RUSYA’NIN KIBRIS POLİTİKASI

RUSYA’NIN KIBRIS POLİTİKASI

Politikanın dolambaçlı sokaklarına girmeden evvel, Köşe yazarı komşum Aysu Basri Akter’e içine yeni adım attığı ilaçları acı, iğneli, serumlu ve ruhunda fırtınalar yaratacak denli zorlu olan mücadelesinde başarılar dilemek istiyorum. Aysu’daki yaşam sevgisi, insani duygular ve mücadele azmi o denli güçlü ki, bu acılı ve sıkıntılı günleri sonunda bir zaferle taçlandıracağına inanıyor, ona şifalar diliyorum. Aramıza çabuk dön Aysu kızımız.

 

Aysu kızımızdan Rusya’ya, Putin’e ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a geçmek çok zor olacak ama konumuz Rusya’nın Kıbrıs politikası ve Lavrov’un Güney Kıbrıs’a yaptığı ziyaret. Ve tabiî ki Lavrov’un bu ziyarette de söyledikleri sözleri ve davranışları.

 

Bayram değil seyran değil, Lavrov Papadopulos’u niye öptü.

Bu ziyaretin püf noktası, yukarıdaki bu cümlede yatıyor aslında.

 

Lavrov adaya gelişini, sanki daha evvel tezgâhlanmamış gibi Ban Ki Moon’un UNFICY Raporuna bağladı. Adaya geldikten sonra da hem esti hem yağdı bu konuda.

En önemli vurgusu da, “BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un raporu önemli değildir, önemli olan BM Güvenlık Konseyinin alacağı karardır” sözleri oldu.

Gören de, duyan da inanacak gerçek olduğuna.

Neler söylemedi, kimleri tehdit etmedi, kimlere posta koymadı ki Lavrov Güney Kıbrıs’taki 2 günlük kısacık ziyareti içinde.

Hem Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a, hem de Kosova sorununun çözümlenmesinin empoze edilmesi ve Kıbrıs sorunu ile ilgili planları nedeniyle, ABD’ye, AB’ye ve üçüncü ülkelere meydan okudu.

Ne kaçan kaldı ne de uçan.

 

Lavrov, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos’un, 8 Temmuz “Anlaşması”nın hayata geçirilmesiyle ilgili girişimine yani Ban’a gönderdiği mektubuna, rapor içerisinde yer verilmediğini söyledi ve Kıbrıs sorununu Güvenlik Konsey’inde ele alacakları bu günlerde, Papadopulos’un önerilerine özellikle dikkat edilmesini önereceklerini söyledi.

Bu günler dediği de, Cuma günü.

Ve Cuma günü de, Güvenlik Konseyinde önüne konacak rapora, tek kelimesi değiştirilmeden kuzu kuzu atacak imzasını.

 

Gerçekte Lavrov’un neler söylediği çok önemli değil. Önemli olan Güney Kıbrıs’a gitmesi ve Papadopulos’un ağzından konuşmasıdır.

Kıbrıs sorununun çözümü konusunda bunaltıcı takvimlerin empoze edilmesine karşı olduğunu ifade etmesi ve Kıbrıslı Türklerin izolasyon konusunun mevcudiyetinden duyduğu kuşkuyu dile getirmesi, sadece ve sadece Papadopulos’a 17 Şubat’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destek vermek ve bu seçimlerde Rusya olarak Padopulos’un yanında olduklarını Rum halkına göstermek için söylenmiş sözlerdir.

Yoksa, eski tabirle  “Hiçbir kıymet-i Harbiyyesi yoktur” bu sözlerinin, yani söylediklerinin Kıbrıs Rum kesimi dışında hiçbir önemi ve geçerliliği yoktur.

 

Lavrov bu ziyaretinde sadece Kıbrıs’lı Rumları memnun eden açıklamalarda bulundu ve Rum yönetimini, Rusya’nın yardımıyla, BM alanında Kıbrıs sorununa ilişkin arzu edilmeyen kararlardan kaçınılacağı konusunda rahatlattı. Hepsi o kadar.

Tabii Kambersiz düğün olamayacağı için, adaya gelmişken Papadopulos’un baryası olan Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2.Hrisostomos’u da ziyaret etti.

 

İşin gerçeği, Rusya Federasyon Konseyinin 2 Mart 2008’i başkanlık seçim tarihi olarak belirlemesi, kararnamenin resmi gazetede yayınlanmış olması ve Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin de resmi olarak başlamış olmasıdır.

Putin’in Rusya anayasasına göre 3 kez arka arkaya Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği için 2000’de ilk kez, 2004’de de 2.ci kez seçildiği Cumhurbaşkanlığına bir ara vermek zor-unda. Bu nedenle de 2 Aralık Rus Parlamento seçimlerinde iktidardaki Birleşik Rusya Partisinden (BRP) Milletvekili adayı oldu ve seçildi.

Birkaç gün evvel de Parlamentoya girmeyi başarmış 4 siyasi partinin destek verdiklerini açıkladıkları Dimitri Anatolyeviç Medvedev’i halefi olarak gösterdi. 8 Mart 2008’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağı güne kadar Başkanlık mevkiinde bir boşluğun yaşanacağı, o güne kadar da Rusya’da bir yetki eksikliği ve inisiyatif yokluğu sorunu olacağı açık. Her ne kadar da ipler Milletvekili Putin’in elinde olsa da, bu dönem içinde Rusya’nın, BM’nin ve de AB’nin kararları aksine tavır takınamayacağı kesin.

Bu nedenle Lavrov’un Güney Kıbrıs’ı ziyareti ve sözleri sadece Papadopulos’a destek vermeye yönelik. Başka hiçbir kıymet-i harbiyyesi yok.

13 Aralık 2007
RUSYA’NIN KIBRIS POLİTİKASI için yorumlar kapalı
Okunma 97
bosluk

DAÜ’YE 18 MİLYON, DİĞERLERİNE NE KADAR

DAÜ’YE 18 MİLYON, DİĞERLERİNE NE KADAR

Sayın Başbakan Ferdi S. Soyer 6 Aralık perşembe günü yaptığı açıklamada DAÜ’deki problemin aşılması için 2008 bütçesinden DAÜ’ye 13 trilyon TL’lik katkı ayrıldığını ve mevcut bütçeden de bir kısım kısıntılara gidilerek yapılacak 5 milyon YTL’lik tasarrufun da bunun üstüne eklenerek, DAÜ’ye 2008 yılı içinde toplam olarak 18 milyon YTL katkı yapılacağını belirtti.

 

DAÜ mali açıdan kocaman bir kara delik veya diğer bir tabirle KKTC halkının sırtında kocaman bir kambur.

Aslında bu bir ilk değil.

Bu güne kadar DAÜ’ye milyonlarca YTL katkıda bulunuldu. Halktan kesilen, esnaftan “Resen Vergi” adı altında adeta “Zorbalıkla” tahsil edilen, adına da kibarca “Gelir Vergisi” denilen ama gerçekte artık “Haraç” olarak tanımlanan paraların bir kısmı DAÜ’ye, hem maaş olarak, hem de bina olarak aktarıldı.

1996-1997’de öğrenci gelirleri 1 trilyon 981 milyar TL (1,981,000 YTL) iken, DAÜ’ye yüzde 23 yani 455,630 YTL devlet katkısı yapıldı. Katkının önemli bir kısmı bina ve laboratuar yapımına harcandı.

1998-1999’da öğrenci gelirleri 8 trilyon 275 milyar TL (8,275,000 YTL) iken, DAÜ’ye 5,213,250 YTL yani yüzde 63 devlet katkısı yapıldı. Katkının önemli bir kısmı bina ve laboratuar yapımına harcandı.

1999-2000’da öğrenci gelirleri 16 trilyon 759 milyar TL (16,759,000 YTL) iken, DAÜ’ye 3,703,250 YTL yani yüzde 22.1 devlet katkısı yapıldı. Katkının önemli bir kısmı bina ve laboratuar yapımına harcandı. Maaş giderlerinin öğrenci gelirine oranı yüzde 89.2 seviyesine çıktı.

2000-2001’da öğrenci gelirleri 22 trilyon 258 milyar TL (22,258,000 YTL) iken, DAÜ’ye 330,000 YTL yani yüzde 1.5 devlet katkısı yapıldı. Katkının önemli bir kısmı bina ve laboratuar yapımına harcandı. Maaş giderlerinin öğrenci gelirine oranı yüzde 87 seviyesinde gerçekleşti.

2002-2003’da öğrenci gelirleri 26 trilyon TL (26,000,000 YTL) iken, DAÜ’ye 786,000 YTL yani yüzde 3 devlet katkısı yapıldı. Maaş giderlerinin öğrenci gelirine oranı yüzde 120 seviyesinde gerçekleşti ve borçlanma başladı. Devletten alınan katkının büyük bir kısmı bina ve laboratuar yapımı yerine personel giderlerine harcandı.

2004-2005’da öğrenci gelirleri 49 trilyon TL (49,000,000 YTL) iken, DAÜ’ye 1,470,000 YTL yani yüzde 3 devlet katkısı yapıldı. Maaş giderlerinin öğrenci gelirine oranı yüzde 132 seviyesinde gerçekleşti ve borçlar yükselmeye devam etti. Devletten alınan katkının tümü bina ve laboratuar yapımı yerine personel giderlerine harcanmaya devam edildi.

2006-2007’da öğrenci gelirleri 79 trilyon TL (79,000,000 YTL) iken, DAÜ’ye 10,270,000 YTL yani yüzde 13 devlet katkısı yapıldı. Maaş giderlerinin öğrenci gelirine oranı yüzde 101 seviyesinde gerçekleşti ve borçlar yükselmeye devam etti. Devletten alınan katkının tümü bina ve laboratuar yapımı yerine personel giderlerine harcanmaya devam edildi.

2007-2008’de devlet katkısının yüzde 30’a çıkması beklenmektedir yani bütçeden 24,000,000 YTL aktarılacaktır. Maaşların gelire oranının da yüzde 104 seviyesinde gerçekleşmesi hesap edilmektedir. Bina veya laboratuar yatırımı gerçekleşmeyecektir.

22 öğretmen 5 yönetsel personel ile faaliyet gösteren DAİ ile 327 öğrenci, 52 (yarı ve tam zamanlı) öğretmen ve 10 yönetsel personel ile faaliyetlerini sürdüren DAK’ın kreşle birlikte verdikleri açık 2004-2005 ders yılında 2,500,000 YTL olup DAÜ bütçesinden karşılanmıştır. (Bakınız DAÜ işletme ve ekonomi bölümü raporu, 05/07/2005).

 

Özetle bu güne kadar DAÜ’ye halkımızın sırtından, öğrencilerden toplanan ücretlere ilaveten sadece son 10 yılda 46,228,130 YTL bütçeden nakit para, yurt yapımı ve diğer giderler için de T.C. Yardım Heyetinden ve çeşitli gider kalemlerinden 50,000,000 YTL hibe para verilmiştir.

DAÜ’nün son 10 yılda, öğrencilerden elde ettiği gelire rağmen verdiği açıkların kapatılması için bu topluma ek maliyeti ortalama yıllık 10,000,000 YTL olmuştur.

Bu ne kadar daha sürecektir?

DAÜ kaç yıl daha bu toplumun sırtında büyük bir kambur olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir.

 

Ülkemizdeki mevcut diğer altı üniversite devletten katkı almadan ve KKTC bütçesinden para yardımı görmeden kendi ayakları üzerinde durmaya çabalarken ve de bu devlete vergi verirken, kaç yıl daha DAÜ’ye bu devletin esnafından ve vergi mükelleflerinden zorla kesilen paralar, DAÜ’deki maaşların ödenmesi için verilecektir.

DAÜ’ye, bütçesinin verdiği açık nedeni ile devletin kendi giderlerini karşılaması için bu halktan dolaylı ve direk olarak “Vergi” adı altında topladığı paralardan karşılıksız olarak parasal yardım ve katkı yapılıyorsa neden diğer üniversitelere de benzeri parasal yardım ve katkı yapılmamaktadır.

Böylesi bir davranış çok büyük bir haksızlık ve ayrımcılık değil midir? Diğer üniversitelerimizin, DAÜ’den ne farkları vardır ki devlet bütçesinden yardım ve katkılar sadece DAÜ’ye yapılmaktadır?

 

Kıbrıs Türk insanını, sendikaların bitmez tükenmez talep ve istekleri sonrasında toplumun cebine insafsızca el atmasına karşı koruyacak bir yasa ne vakit çıkarılacaktır.

Ne vakit hükümet, çalışanların hakları olduğu kadar, vatandaşın da “Hayır” demek hakkı olduğunu anlayacak ve vatandaşı sendikaların bitmeyen isteklerine karşı koruyacak yasayı çıkaracaktır.

10 Aralık 2007
DAÜ’YE 18 MİLYON, DİĞERLERİNE NE KADAR için yorumlar kapalı
Okunma 53
bosluk

IF THE GREEK CYPRIOTS SAID YES TO THE ANNAN PLAN

IF THE GREEK CYPRIOTS SAID YES TO THE ANNAN PLAN

It is now exactly 1,327 days, or three years, seven months and 17 days, since the referendum on the Annan plan, held on April 24, 2004, and still there is no peace on the island nor a sustainable solution to the Cyprus issue due to the 75 percent majority of “No” votes from the Greek Cypriots.
Greek Cypriot leader Tassos Papadopoulos — irrespective of his assurances to EU officials of the “Yes” votes of Greek Cypriots to open up the gates for the annexation to the EU prior to the referendum — unexpectedly changed the direction of the vote by addressing Greek Cypriots on local TV stations a few days before the referendum, oppos-ing the Annan plan and urging Greek Cypriots to vote “No” on the refe-rendum while reinforcing this with genuine tears in his eyes.

The result of the referendum was that 65 percent of the Turkish Cypriots voted in favor of the Annan plan for the formation of a bi-communal, bi-zonal “United Cyprus Republic,” which meant a sus-tainable solution to the Cyprus problem, and 75 percent of the Greek Cypriots voted against.

What if the Greek Cypriots had voted in favor of the Annan plan in the 2004 referendum?
1. The bi-zonal, bi-communal “United Cyprus Republic” would have been officially declared and internationally recognized.
2. In June 13, 2004, the members of the federal parliament, senators representing the people and the members of the European Parlia-ment from both founding states would have been elected.
3. The federal parliament would be formed.
4. Four Greek Cypriots and two Turkish Cypriots with full voting rights, together with two Greek Cypriots and one Turkish Cypriot without voting rights, would form the federal presidential council.
5. The president of the “United Cyprus Republic” would be the Greek Cypriot member of the presidential cabinet until June 2, 2008, the last day of the fifth alternation period, comprising 300 days each. Alternatively, in each odd-numbered period, a Greek Cypriot mem-ber of the presidential cabinet would become president and a Tur-kish Cypriot would take the post in each even-numbered period.
6. The disposition of immovable property would have already been started, and the Turkish Cypriot founding state would have handed over at least 25 villages to the Greek Cypriot founding state in the areas agreed and defined in the Annan plan.
7. Some 25,000 Greek Cypriots would have vacated their pre-1974-owned condominiums and the progressive return of a further 60,000 Greek Cypriots choosing to live in the territories of the Tur-kish Cypriot founding state would be completed. A total of 85,000 Greek Cypriots would now be residing in the north.
8. Turkish visitors from Turkey would need an EU entry visa to visit Cyprus.
9. Some 36,500 Turkish troops would already have left the island ac-cording to the “Progressive Return Plan” as defined in the plan, and the remaining troops would need permission to leave from the UN.
10. The Greek Cypriot pre-1974 land owners would have regained pos-session of one-third of their lands before the end of 2008.
11. The Greek Cypriot pre-1974 land owners would start receiving monetary compensation for the remaining two-thirds of their lands at the beginning of 2009.
12. An “autonomous Greek Cypriot region” consisting of four villages on the Karpaz Peninsula would already be established and all the pre-1974 residents of these villages and their descendants would be living there under their own rule.
13. Demilitarization of both founding states would be completed and the local armed forces of both states, the Greek National Guards and Turkish Armed Forces (TSK), would be demobilized.
14. Some 12,000 Turkish Cypriot civil servants would lose their jobs due to the adaptation of EU rules and regulations.
15. Greek Cypriot bureaucrats would be occupying all the higher offices in the government structure of the United Cyprus Republic, until the necessary training of the Turkish Cypriots was fully completed, taking a minimum of four years.
16. The most important offices in civil aviation, airports, the central bank, land registry, telecommunications, customs, immigration, coast guard and maritime would be administered by the federal government, in which almost 90 percent of the high level bureau-crats would be Greek Cypriots.

These are only some of the benefits the Greek Cypriots would have received if they had voted “Yes” on the referendum. Unfortunately the 1796 “Megalo Idea” of the Hellenic world caused Papadopoulos to dream of establishing a “Unitary Greek State” in Cyprus since 1960 and accordingly led him to reject all proposals paving the way to a sus-tainable peace in Cyprus.

10 Aralık 2007
IF THE GREEK CYPRIOTS SAID YES TO THE ANNAN PLAN için yorumlar kapalı
Okunma 113
bosluk

THE NEW POLITICS OF THE CYPRUS ISSUE

THE NEW POLITICS OF THE CYPRUS ISSUE

Either UN Secretary-General Ban Ki-moon himself took the new initiative on the Cyprus issue into his own hands, or somebody dropped it there.

The developments that took place this week regarding the Cyprus issue were all quite unexpected. Ban’s report, the Babacan-Bakoyannis agreement and British Minister of State for Europe Jim Murphy’s statements all hint at the new policy of the world’s political giants on the Cyprus issue. If you happen to know the political alphabet and understand political language, then you can easily understand what is cooking in the kitchen of politics.

It seems that the giants of politics did not forget the opposition of the Greek Cypriots in 2004’s referendum or the “political lie” told by Tassos Papadopoulos, the president of the Greek Cypriot administra-tion. During the Annan plan negotiations the strategy of the giants of politics was based entirely upon overcoming the problem of the opposi-tion of the Turkish Cypriots, due to the false promise given by Papado-poulos, who had guaranteed the support of the Greek Cypriots.

Unexpectedly, Mr. Papadopoulos ruined the operation by ad-dressing Greek Cypriots on all the local TV channels a couple of days before the referendum, opposing the Annan plan and urging Greek Cypriots to vote “No” on the referendum, backed up by the genuine tears in his eyes.

Since 1955, the Cyprus problem has been harming global political relations. It seems that the giants of politics have once again decided to solve the Cyprus problem, aiming for a solution in 2008. This time it is quite obvious that all the necessary measures have already been taken against the dirty political tricks of Mr. Papadopoulos aimed at destroying the road towards a sustainable and fair solution to the Cyprus problem. Preparations to start a new round of negotiations towards a settlement of the Cyprus issue have already begun.

The first step was taken by Ban, with a message sent to the Greek Cypriots in a language they understand. The inhuman embargoes will be lifted from the Turkish Cypriots and the economy of the north will be placed on the same level as the south. If the Greek Cypriots once again block the road towards a solution and insist on keeping the false title of “the only recognized government of Cyprus,” the Turkish Republic of Northern Cyprus (KKTC) — or the Turkish Cypriots as an independent entity — will be annexed to the EU.

A supportive step towards this strategy was taken by the British weeks before in a strategic partnership document signed between Tur-key and the UK. The document includes a reference to northern Cyprus as the KKTC and mentions continued help for KKTC authorities and universities in their attempts to engage with the Bologna process.

British officials stressed in their statement their support for re-ducing the isolation of northern Cyprus and for working towards that end in the EU. Efforts at direct trade with KKTC and possible direct flights from the UK to northern Cyprus’s Ercan Airport may also be initiated if the Greek Cypriots keep blocking the negotiations towards a sustainable solution in the Cyprus issue.

If the political process towards solving the Cyprus problem is blocked by the Greek Cypriots from advancing as planned by the giants of politics, the consequence would be to raise the political level of the Turkish Cypriots to the same level as the Greek Cypriots.

The elimination of presidential candidate Mr. Papadopoulos and his permanent removal from Greek Cypriot politics is also on the agenda. It seems that he will not be allowed to be re-elected as presi-dent of the Greek Cypriot administration a second time. Every possible precaution will be put into effect to block his way to the presidency. Papadopoulos’ efforts and tears on screen to build up “No” votes during the April 24, 2004 referendum irrespective of his phony assurance of the “Yes” votes to open up the gates for the annexation to the EU, seem now to have helped dig his grave.

8 Aralık 2007
THE NEW POLITICS OF THE CYPRUS ISSUE için yorumlar kapalı
Okunma 112
bosluk

KIBRISTAKİ SİYASİ GİDİŞATIN YÖNÜ BELLİ OLDU

KIBRISTAKİ SİYASİ GİDİŞATIN YÖNÜ BELLİ OLDU

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Kıbrıs konusunda ya inisiyatifi ele aldı, ya da bu güç eline tutuşturuldu.

 

Son iki gün içinde yaşanan Kıbrıs ile ilgili gelişmeler, politik açıdan baş döndürücü hızda ve içerikte.

Ban Ki Moon’un raporu, Babacan-Bakoyanni anlaşması ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Jim Murphy’nin açıklamaları, dünya devlerinin Kıbrıs konusundaki yeni stratejilerini ortaya koyuyor.

Politik alfabeyi ve dili biliyorsanız, nelerin söylenmek istendiğini anlamak çok kolay oluyor.

Anlaşılan dünya politikasını belirleyen “Siyasi Devler”, Kıbrıs’lı Rumların 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan Annan Planı referandumunda “Hayır” demeleri nedeni ile yedikleri kazığı, Rumların AB’ye girmek uğruna verdikleri “Yalan Söz”ü ve Papadopulos’un “Üniter Rum Devleti” kurmak rüyaları uğruna kendilerinin ortaya koyduğu Kıbrıs politikasını bozmasını hiç unutmamış.

O dönemde Kıbrıs sorununu bir daha baş ağrısı olmamak üzere çözmek için dünya siyaset devlerinin yaptıkları tüm hesaplar “Kıbrıs’lı Türklerin Hayır diyecekleri” varsayımına dayanmaktaydı. Hiç akla gelmeyecek bir şekilde Papadopulos bu hesabı bozdu ve Kıbrıs konusu gene dünya gündemini işgal etmeye başladı. Hem de o günden beridir etrafına zarar verecek bir şekilde gündemin içinde oyunbozanlık yapıyor.

 

Şimdi “Dünyanın Siyasi Devleri” tarafından bunun tedbirini daha ilk baştan alarak Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm getirmek için görüşmeleri tekrar başlatmanın hazırlığı yapılıyor. Hem de birkaç koldan birden.

 

İlk girişim Ban Ki Moon tarafından yapıldı ve Rumlara anlayacakları dilden mesaj verildi.

KKTC üzerinden izolasyonlar kaldırılacak ve ekonomisi Rum ekonomisi ile aynı düzeye getirilecek. Rumlar masaya oturup önlerine konan çözümü kabul etmezlerse KKTC ayrı bir birim olarak AB’ye alınacak.

 

İkinci girişim İngiltere tarafından yapılmıştı.

Türkiye ile imzalanan “İşbirliği Protokolü” içinde Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların ve ambargoların kaldırılması, gizli sözcüklerle tanımlanmıştı. KKTC’deki üniversitelerin Bologna süreci içine alınacağı bu niyetin başlangıcını oluşturmaktaydı.

Arkasından direk ticaretin yapılacağı, belki de Ercan’a direk uçuşların İngiltere’den başlayacağı da bu anlaşma çerçevesinde büyük bir olasılık.

Kıbrıs ile ilgili Politik süreç, İngiltere’nin de içinde olduğu “Dünya Siyasi Devleri”nin istediği yolda gitmezse artık nelerin olacağı ve Rumları nelerin beklediği ortaya çıktı. Tamamen KKTC’nin düzeyini yükseltmeye ve Rumlara rakip yapmaya yönelik bir strateji belirlemişler.

 

4 Aralık Salı günü T.C. Dış İşleri Bakanı Babacan ile Yunanistan Dış İşleri Bakanı Bakoyanni’nin imzaladığı 5 maddelik “Güven Arttırıcı Önlemler” paketi ise bu süreç içinde yer alan çok önemli bir gelişme. Gerçekte beklenmeyen bir gelişme.

Türkiye ve Yunanistan’ın Ekonomik, Politik ve Askeri işbirliğini ilk defa ciddi bir şekilde ortaya koyan bir anlaşma. Buna tarafların uyup saygı göstereceği kesin gözüküyor.

Özellikle 2.ci madde, içinde Kıbrıs kelimesi olmasa da, Kıbrıs’ın kaderi ile derinden ilgili.

2.ci madde aynen şu kelimelerden oluşuyor: “2- NATO çerçevesinde barışı destekleme harekâtlarına katılmak üzere birleşik müşterek bir hareket birliği kurulacak.”

Türk ve Yunan subay, astsubay ve askerlerinden eşit sayıda katılım ile karma olarak oluşacak bu birliğin kuruluş amacı dünya üzerinde karmaşanın olduğu Afganistan ve Sudan benzeri ülkelerde ortak bir komuta altında görev yapmak.

Kıbrıs’la ilgisi ise, öncelikle 1960 Anayasasında yer alan 900 kişilik Yunan alayının ve 650 kişilik Türk alayının adadan geri çekilmesi ve bu birliğin Kıbrıs’ta görev yapması şeklinde olabilir.

İkinci adım ise, Kıbrıs’lı Rumları, Türk ordusunun saldırması korkusundan arındırmak ve Kıbrıs’lı Türkleri de RMMO, ELDIK (Yunan Alayı) ve Paralı Yunan Askerlerinin (Mercenaries)  saldırısı çekincesinden arındırmak için bu karma birliğin sayısının arttırılarak RMMO’nun tasfiyesi ile Türk Barış Kuvvetlerinin de geri gitmesi alternatifi ortaya konabilir.

Bu nedenle, söz konusu anlaşmadaki 2.ci madde çok önemli.

Böylesi bir gelişme, Türkiye-AB katılım müzakerelerindeki bir çok engeli ve “Veto”ları ortadan kaldıracak ve katılım sürecini kısaltarak, büyük bir olasılıkla 2015’den evvel “Tam Üyelik”in gerçekleştirilmesini sağlayacaktır.

 

17 Şubat 2008, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonra Kıbrıs konusundaki politik gelişmelerin “Baş döndürücü” bir hız kazanacağı ve bu sefer sürecin kaderi konusunda Kıbrıslı Rumlara ve eğer seçilmeyi tekrar başarabilirse ki, tasfiye edilmesi için elden gelenin yapılacağı şimdiden çok açık olarak ortaya çıkmıştır, Papadopulos’a her hangi bir yetki veya şansın verilmeyeceği kesin.

Kıbrıs Türk halkı olarak, Kıbrıs konusunda yeni, yepyeni gelişmelere şimdiden hazır olmakta büyük fayda vardır. Birçok alışkanlıklarımızın ve yaşam tarzımızın alt üst olacak şekilde değişeceği yeni gelişmeler bizi beklemektedir.

6 Aralık 2007
KIBRISTAKİ SİYASİ GİDİŞATIN YÖNÜ BELLİ OLDU için yorumlar kapalı
Okunma 60
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar