Rumlardan suçlama atağı

Rumlardan suçlama atağı

Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun ve Müzakere Heyeti’nin Eylül ayında sundukları Mülkiyet başlığındaki önerilerinin uluslararası camia tarafından olumlu karşılanmasının ardından 18 Kasım’da New York’ta BM Genel Sekreteri’nin de katılımı ile yapılan görüşmede Hristofyas, ciddi taktik hatalar yapınca çok zor durumda kaldı.


New York görüşmesi Rumlar açısından pek işe yaramadı ve bu nedenle de şimdi Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas, Ocak sonu veya mart başında Cenevre’de gerçekleştirilecek üçlü görüşmeden, Kıbrıs sorununda ilerleme kaydedilmemesinin sorumluluğu Rum yönetiminin üzerinde kalmadan çıkabilmenin hesaplarını yapmaya ve stratejisini saptamaya başladı.


İlk etaptaki ilk adım, Rum basını kanalı ile hayali senaryoları piyasaya sürmek ve Cenevre’ye daha gidilmeden Kıbrıs Türk tarafını sistematik bir şekilde suçlamaya başlamak olacak.


Sonraki adım da doğal olarak Türkiye’ye çamur atmak ve AB’deki dostları kanalı ile baskı uygulamaya çalışmak olacak.


Daha dünden, ilk suçlama piyasaya sürüldü bile.


Rum basınına göre Türk tarafı özlü bir görüşmeye girmeye hazır değilmiş ve takiyye yapıyormuş yani istermiş gibi gözüküyormuş ama istemiyormuş.


Üstelik kendilerine gelen bir bilgiye göre de, ki bu bilginin doğru olup olmadığı ve kaynağının da kim olduğu belli değilmiş, bir olasılıkla da bu kaynak bir çamur makinesidir, Ankara Hükümeti’nin Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’na ve çalışma arkadaşlarına yani bizlere ilettiği, Cenevre’ye kadar Türk tarafının bütün başlıklara ilişkin tezlerinin sunulması, ancak bunların asla tartışılmaması imiş.


Güya görüşler sunulacakmış, yorumlar yapılacakmış ama ileriye doğru başka bir adım atılmayacakmış.


Yalanın iftiranın bu kadarına da pes doğrusu.


Bunları uydurmak için üstat ve stratejist olmak gerekiyor.


Öylesine güzel bir çamur ki, bir taşla hem Kıbrıslı Türkleri suçluyorlar hem de Türkiye Hükümetini. Tam “bir taşla iki kuş vurmak” deyiminde olduğu gibi.


Rum tarafının üzerinde çözüm yönünde baskılar arttıkça Rumlar ne yapacaklarını şaşırdılar ve bunalmaya başladılar.


1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda Makarios giydiği cüppenin gücü ile Birleşmiş Milletlerdeki Bağlantısızlar grubunu arkasına alarak adanın tanınan tek hükümeti olmak da dahil olmak üzere istediği kararları çıkarttırmayı başarmıştı.


Bizler, yani doğrucu Kıbrıslı Türkler de, BM’den sırtı olanın değil haklı olanın hakkını alacağını sanarak uğradığımız saldırının ve haksızlığın ı hesabının Rumlardan sorulacağını sanmıştık.


BM’nin 4 Mart 1964 tarihindeki 186 No.lu kararı ile bırakın haklı çıkmayı, azınlık olarak tanımlandık ve üstüne de on yıl müddetle soykırıma uğratıldık.


Makarios ölünce aynı gücü halefleri de tepe tepe kullandılar ve 18 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıslı Türkleri ambargolara mahkum eden 541 No.lu kararı ve benzerlerini BM Güvenlik Konseyi’nden çıkarttırmayı başardılar.


1 Mayıs 2004 tarihinde de Avrupa Birliğine girerek tüm Avrupa’yı arkalarına alarak adaya tekrardan sahip olabileceklerinin hayaline kapıldılar.


Ama artık o eski Bağlantısızlar destekli günler çok gerilerde kaldı.


Rumlar için gidişat pek de parlak değil.


Arkalarında da o eski günlerdeki güçlü grup yok.


AB ise yaka silkiyor Rumlardan ama bir kere içlerine almak hatasını işlediklerinden dışarı da atamıyorlar.


Türkiye’nin Rumlar üzerindeki direkt ve dolaylı baskısı her gün biraz daha artıyor.


Müzakere sürecini istedikleri kadar uzatmak amacı ile “Takvim istemeyiz” ve Kıbrıslı Türkleri de devlete eşit ortak etmemek için “Hakemlik kabul etmeyiz” diyorlar ama artık deniz bitti.


Cenevre sonrası Kıbrıs’ın kaderi daha da belirginleşecek ve müzakerelerin devam edip etmeyeceği de iyice ortaya çıkacak.


Devam edecekse de hem Hakem olacak hem de Takvim.


Bence Hristofyas en şanssız Rum lider.


Tarih boyunca Helen ırkı tarafından lanetlenecek.

20 Aralık 2010
Rumlardan suçlama atağı için yorumlar kapalı
Okunma 21
bosluk

Belçika nereye sürükleniyor?

Belçika nereye sürükleniyor?

Avrupa’nın yapay ülkesi Belçika’da çanlar yüksek perdeden çalmaya başladı.


Hem ayrılık çanları çalıyor hem de iflas çanları.


Zaman zaman Kıbrıs’taki soruna da çare ve örnek olarak gösterilen “Belçika Federasyonu” uzun zamandır içten içe çatlıyordu, şimdi çatlamadan da öteye yıkılmanın eşiğine geldi.


1831 yılında yapay olarak kurulmuş olan Belçika devleti de “Üç Bölgeli, Üç Toplumlu, siyasi olarak eşit iki kurucu devlet veya eyaletten oluşmuş” bir Federasyon.


Üstelik kurucu halklar olan Valonların ve Flamanların geçmişleri ortak, dinleri ortak, tarihleri ortak.


Felemenkçe’nin resmi dil olduğu Flaman Bölgesi kuzeyde, Fransızca’nın resmi dil olduğu Valon Bölgesi güneyde, her iki dilin de resmi dil sıfatını taşıdıkları Brüksel Başkent Bölgesi de ortalara yakın bir konumda.


Valon bölgesinin güney doğusunda da Almanca konuşulan bir bölge daha var.


Belçika Federasyonu, Flaman ve Valon’ların gerçek iradelerine rağmen uzlaşı temelinde inşa edilmiş.


Bu yapı, görüş ayrılıkları ortaya çıktığı zamanlarda yeni uzlaşılar gerektirdiğinden devletin normal işleyişi bir türlü güvence altına alınamıyor.


Bu tür federasyonlarda oluşturulan birlik, ortak paydalar üzerine değil ayrılık noktaları üzerine kurulduğundan, zaman içinde parçalanma kaçınılmaz oluyor.


1988 yılında ikiye ayrılmış olan Çekoslovakya bunun en güzel bir örneği.


Belçika’daki anlaşmazlık sadece kültürel düzeyde ve lisana dayanıyordu şimdi işin içine ekonomi de girdi.


“En Borçlu Ülkeler” listesinde Belçika 10. sırada.


Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası yaklaşık 460 Milyon Dolar olan Belçika’nın toplam borcu “Bir Trilyon 252 Milyar” dolar.


Belçika’nın borcu, milli gelirine oranla yüzde 271.5 ve kişi başına düşen borç miktarı da 115 bin 604 Dolar.


Uluslar arası kredi derecelendirme kuruluşu olan ünlü Standart and Poor’s (S&P) şirketi Belçika’nın not görünümünü “Durağan”dan “Negatif”e çevirdi.


Buna ilaveten bir de ülkedeki politik belirsizliğin Belçika’nın borç ödeme gücüne zarar verdiği gerekçesi ile 6 ay içinde notunu bir basamak daha aşağıya indirebileceğini belirtince, Belçika’yı batmanın eşiğinde olan Yunanistan’dan bile daha alt sıralara düşüverdi.


Avrupa Birliği içinde şimdi gözler Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya yerine Belçika’ya çevrildi.


Ülkedeki bütçe açığı, Avrupa Birliği’nin bütçe açığını Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın yüzde 3’ü ile sınırlandıran kriterinden çok uzakta.


Yakınlaşması söz konusu bile değil.


Ülkede çoğunluğu oluşturan Flaman’ların Belçika’ya taktıkları ad “Hasta adam” ve bu hasta adamdan kurtulmanın yollarını arıyorlar.


Belçika devleti vatandaşları, Avrupa Birliği içinde AB Kriterlerine rağmen, Kıbrıs sorununa kıyasla çok daha basit düzeyde olan sorunlarını yıllar içinde çözemediler ise ve artık hem ayrılığın hem de batmanın eşiğine gelmişlerse, Kıbrıs’ta birbirine adeta yabancı ve ayrılık noktaları çok fazla olan iki halkın ırksal, kültürel, dinsel, ekonomik ve tarihsel farklılıkları üzerine kurulacak bir Federasyonun ne denli sürdürülebilir olabileceğinin sorgulanması gerekmektedir.


Belçika yok olmanın eşiğine gelmişse, Kıbrıs’ta kurulacak olası bir federasyonun da uzun ömürlü olamayacağı göz önüne alınmalı ve adaya barış getirecek daha değişik bir çözüm yolu bulunmalıdır.


Minareleri gözüken köy kılavuz istemiyor.

17 Aralık 2010
Belçika nereye sürükleniyor? için yorumlar kapalı
Okunma 32
bosluk

AB’nin Türkiye değerlendirmesi

AB’nin Türkiye değerlendirmesi

16-17 Aralıkta yapılacak olan AB Devlet Başkanları Konsey toplantısı için hazırlanan AB’nin Türkiye raporu yavaş yavaş şekil almaya başladı.


AB dönem başkanlığını yürüten Belçika, AB Dışişleri Bakanları Konseyi çerçevesinde dün, üye 26 ülke ile birlikte Türkiye’nin katılım müzakerelerinin değerlendirilmesi sonrasında üçüncü sonuç bildirgesi taslağını sundu.


Bu taslağın içinde “Rekabet” başlığının açılması konusu var.


Söz konusu başlık, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek tarafı bloke ettiği Türkiye’nin altı başlığı içerisinde değil.


Ve Rum tarafı bu başlığın da açılmaması için elden geleni yapıyor, perde arkasından da her tür dümeni çeviriyor.


Rum Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu, “Kıbrıs Rum Cumhuriyeti”nin Türkiye tarafından tanınması gerekliliğine ilişkin açık ve net bir cümleyi kararın içine koydurtmaya çalışıyor.


Bu cümlenin veya bu konunun “Rekabet” başlığı ile uzaktan yakından pek bir ilgisi ve bağı yok ama bu yönde ikili görüşmeklerini tüm ülkelerle sürdürüyor.


“Kandırabilirsem ne ala, kandıramazsam seneye” niyeti ile bıkmadan usanmadan tüm üye devletlerin dış işleri bakanları ile görüşüyor.


Rumlar belli ki adaya hâkim olmak, adanın mutlak idaresini ele geçirmek ve Türk askeri Türkiye’ye geri göndertmek için tüm umutlarını Türkiye-AB müzakerelerine bağlamışlar.


Bu süreç içinde Türkiye’yi köşeye sıkıştırmayı ve ileriye doğru atılacak her adımda Türkiye’den Kıbrıs konusunda, mülkiyet, toprak düzenlemesi, Yönetim, Garantiler gibi sürdürülmekte olan müzakerelerin en hassas ana başlıklarında tavizler koparmayı hedeflemişler.


Rumların bu tür girişimlerini, Lizbon Anlaşmasının yürürlüğe gireceği 1 Kasım 2014 tarihine kadar gittikçe artan bir dozda sürdürecekleri kesin.


“1 Kasım 2014’ten sonra ellerine hiçbir koz kalmayacak, AB içinde esameleri bile okunmayacak. Ne başlıkların açılmasını tek başlarına “Veto” edebilecekler ne de her istediklerini Avrupa Birliğine yaptırabilecekler. Belli ki bunun telaşı sarmış kendilerini.


Madalyonun bir de öbür yüzü var.


Buraya kadar yazdıklarım madalyonun Avrupa Birliği tarafına dönük yüzüydü.


Bir de Türkiye’ye dönük yüzü var bu madalyonun.


Türkiye’nin siyasileri ve Türk halkı, Avrupa Birliği’ne eskisi kadar sıcak bakmıyor artık.


Türkiye, AB’nin içinde bulunduğu bu koşullar altında AB’ye girmeye çok da arzulu değil. Dünyanın geri kalan dört kıtasında iflas eden ve batan ülkeler bulunmazken Avrupa Birliği içinde bir tanesi moratoryum ilan etmiş, biri batmış, üç tanesi batmak üzere olan ve geri kalanlarda da işsizliğin tavan yaptığı sıkıntılı bir durum var.


Geleceği pek de parlak gözükmüyor AB’nin.


Türkiye ise Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu üçgeninin ekonomik ve politik lideri.


Bu bölgelerde AB’nin etkisi neredeyse Türkiye’ninkinin dörtte birinden bile az.


Bu bölgeler girebilmek için AB Türkiye’ye gerek ekonomik, gerekse de politik olarak muhtaç.


Bu gerçekleri İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini, İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ve Finlandiya Dışişleri Bakanı Alexander Stubb, International Herald Tribune ve New York Times gazeteleri için yazdıkları makale dün dile getirdiler.


Makalede “Türkiye’nin, başka hiçbir ülkeye benzemeyen şekilde, Avrupa’nın, Uzak Doğu’dan Akdeniz’e kadar yayılan güvenlik, ticaret ve enerji ağlarındaki çıkarlarını ilerletme yeteneğine sahip olduğu gerçeğini hatırlamamız gerek” denilerek, Türkiye’nin dünya sahnesinde etkili bir aktör olarak önemli düzeyde “yumuşak ve güvenilir bir güce” sahip olduğu, ekonomisinin bu yıl yüzde 5’den fazla oranda büyümesinin beklendiği vurgulandı ve Avrupa bölgesindeki ekonomik büyüme ortalamasının ise yüzde 1 olduğu hatırlatıldı.
Daha da önemlisi söz konusu makalede OECD’nin tahminine göre Türkiye’nin 2050 yılında Avrupa’nın en büyük ikinci ekonomisi olacağı da dile getirildi.


Madalyonun bir yüzünde, Rumların fırsat düşkünlüğü ve AB’yi kendi çıkarları için tepe tepe kullanma niyetleri görülürken, diğer yüzünde de çok değil, birkaç on sene sonra aynı Rumların Türkiye’nin kulu kölesi olacakları görülmekte.


Kıbrıs konusunda üç sene daha beklemek, geriye dönüp 42 yıldır sürdürülen müzakerelere baktığımızda, önemli bir kayıp olmayacaktır.

15 Aralık 2010
AB’nin Türkiye değerlendirmesi için yorumlar kapalı
Okunma 25
bosluk

Cenevre ve sonrası

Cenevre ve sonrası

Kıbrıs’ta büyük çözüm mü, dolaylı çözüm mü, çözümsüzlük mü yoksa çözüm krizi mi?


Bunların hepsi olası bir çözümün ana başlıkları.


Alt başlıklar ise ana başlığın neler içerdiğini ortaya koyacak.


Cenevre çözüme doğru gidilecek yolda bir köşe taşı görünümünde.


BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’la 2011 Ocak sonunda Cenevre’de yapacağı ortak görüşmeden sonra Kıbrıs doğrudan müzakereler prosedürünün şekil değiştireceği kesin.


Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin Kıbrıs sorununa kendi çıkarları doğrultusunda çözüm bulmak amacı ile Avrupa Birliğinin tüm parasal ve siyasi olanaklarını Yunanistan ile birlikte sonuna kadar kullanmasının sonuna gelindi artık.


Rumların ve Yunanlıların bazen tek tek, bazen de birlikte çıkardıkları tüm engellere rağmen gerek Türkiye’nin gerekse de Kıbrıslı Türklerin pes etmedikleri apaçık ortada ve ne pahasına olursa olsun pes etmeyeceklerini de tüm taraflar artık anlamış durumda.


Avrupa Birliği’nin tüm karar mekanizmalarında Lizbon Anlaşmasının yürürlüğe gireceği tarih olan 1 Kasım 2014 bir taş atımı uzakta.


Lizbon Anlaşmasına göre kararlar 1 Kasım 2014’ten sonra “Nitelikli Çoğunluk”la alınacak ve üye ülkelerin tek başlarına “Veto” oyu kullanma hakları tarihe gömülecek.


Rumların adanın tümünü ele geçirmek ve Türk silahlı Kuvvetlerini de adadan uzaklaştırmak arzuları doğrultusunda AB içinde çıkardıkları sorunlar, yarattıkları karmaşa ve Türkiye-AB Katılım Müzakerelerinde yapay olarak yarattıkları engeller sadece ve sadece son on yılın boşa geçmesine neden olacak.


Hepsi o kadar ama itibar ve güven kayıpları da kendilerine kalacak ve yıllarca da alınlarına yapışık yaşayacaklar bu utanç verici mirasla.


19. yüzyılda Yunanistan, Osmanlı Devleti “Hasta Adam” olarak tanınmasına rağmen bu utancı hep alnında taşımış ve Avrupa’nın da yaka silktiği baş belası bir ülke olmuştu.


Günümüzde de bu rolü bir başka Helen devleti olan Kıbrıs Rum Cumhuriyeti üstlendi.


2004 yılından beri Avrupa Birliğine verdiği zarar çok büyük boyutlarda ve birkaç önyargılı devlet hariç geri kalanlar hem Kıbrıs Rum Cumhuriyetini Birliğe aldıkları için pişman, hem de artık Kıbrıslı Rumlardan yaka silkiyorlar.
Tarih tekerrürden ibaret.


1950’li yıllardan itibaren 21.ci yüzyılın başına kadar Rumlar ve Yunanlılar ellerindeki kozları ve siyasi gücü Kıbrıs adasını yutmak için tepe tepe kullandılar.


Başarıya çok yaklaşmışken hırsları mantıklarının önüne geçti bu şanslarını yitirdiler.


Şimdi artık roller değişti ve “Hasta Adam” yaftası Yunanlıların ve Rumların boynuna asıldı. 


25-26 Ocak Cenevre müzakeresinin arkasından büyük bir olasılıkla izlek değişecek ve Mart 2011’e kadar uzanan 60 günlük zaman dilimi programlayan bir takvim masaya konacak.


Bu takvimde, içinde hakemlerin de yer alacağı bir görüşmeler maratonu olması büyük bir olasılıktır.


Böylesi bir gelişmeye Birleşmiş Milletler sıcak bakıyor.


Türk tarafı daha başından beri hakemlik koşulunun kurallarının tartışılmasına olumlu baktığını açıklamış ve Hakemliğe de destek verdiğini belirtmiş durumda.


Cenevre sonrasında baskıların Rum tarafına yönelik olacağı, Kıbrıslı Türklere de havuç gösterme politikasının yürürlüğe konacağı, su götürmez bir gerçek.


Bir taraftan Rumlara sopa gösterilirken, Türklerin kulağına da dünyaca tanınmayan devletlerinin siyasi açıdan yükseltilmesi ve Tayvanlaştırılmasına dair çeşitli senaryoların yürürlüğe konacağı fısıldanacak.


Rum tarafını, tanınmış ve AB’ye üye bir devlet olmalarına rağmen gerek ekonomik gerekse de siyaseten sıkıntılı günlerin beklediği bir gerçek.


Şimdi top böyle bir olasılığa karşı olduğunu alenen daha müzakerelerin başında ortaya koymuş olan Kıbrıs Rum tarafının kucağında.


Eski çamlar çoktan bardak oldu.

13 Aralık 2010
Cenevre ve sonrası için yorumlar kapalı
Okunma 33
bosluk

Mevduatlarımız nerede?

Mevduatlarımız nerede?

2002, 2003 ve 2004 Annan Planı yıllarında Kıbrıslı Türklerin üzerinde oynanan oyunlar gene tezgaha kondu.


Piyasaya çirkin insanlar çıktı ve gene aynı yöntemler uygulamaya konmaya çalışılıyor.


Annan Planı döneminde Anavatan Türkiye ile bağlarımızın zayıflatılması veya koparılması için elden gelen yapılmıştı.


Türkiye düşmanlığını yaymak için her yol denenmişti.


Gene aynı kıpırtılar başladı.


Geçmişte bu işe ön ayak olan kişilerin bazıları gerilerde kaldı ama yerlerini aynı gommadan (grup veya parti) yeni yüzler aldı.


Aynı türdeki faaliyetler bu sefer biraz daha farklı yöntemlerle aynı doğrultuda, gene piyasaya sürülme yolunda.


Son zamanlarda Türkiye karşıtı hareket ve eylemlere, bankacılık sektörü da dahil edilmeye çalışılıyor.


Özellikle Türkiye merkezli bankaların Kıbrıs’ta açtıkları şubelere karşı acımasızca davranılıyor ve hiçbir rakam veya veri ortaya konmadan kafadan atma fikirler, fısıltı gazetesi kanalı ile yayılmaya çalışılıyor.


Çok çirkin bir yöntem bu.


Maliye Bakanımız Sayın Tatar etti edemedi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve  bir gazetede yayımlanan KKTC vatandaşlarının Türkiye bankalarında 2 milyar TL mevduatı olduğuna ilişkin haberin doğru olmadığını, ülkedeki mevduatın 6 milyar TL olduğunu ve vatandaşın da parasını ülkedeki bankalarda tuttuğunu dile getirdi.


Geçenlerde adamızda şubeleri bulunan Türkiye’nin saygın bir bankasının Antalya’da bir üst düzey toplantısı yapıldı.


Banka Yönetiminin iznini almadığım için banka ismini açıklamamın doğru olmadığı inancındayım.


Bankanın kendi içindeki gelişmelerin tartışıldığı olağan bir toplantıydı bu. Bir tanıdığım kanalı ile üst düzey bir yöneticiden KKTC ile ilgili bilgiler rica ettim.


Bankanın ana prensiplerine aykırı olmayan ve genel kapsamda, gizlilik kuralını ihlal etmeyen bilgilerdi bunlar.


Bu ana başlıklar halindeki bilgiler, bana genel çerçeveyi görebilmeme ve mevduatların nerede olduğuna dair bilgi sahibi olmama yetti arttı bile.


Söz konusu Türkiye merkezli bu bankanın yaklaşık 850 şubesi var.


KKTC’dekiler de bunlardan biri konumunda.


Personel sayısı ise 17 bin.


Neredeyse KKTC’deki memur sayısına eşit.


Türkiye’de il sayısı 81.


En fazla ilçesi ve nüfusu olan İstanbul. 41 ilçesi ve 12,915,158 nüfusu bulunmakta.


En az olan da Bayburt. 2 ilçesi ve 74,710 nüfusu bulunuyor.


En varlıklı yer ve en çok paranın piyasada sirküle ettiği yer olarak İstanbul’u ele alırsak, ortalama her 50 bin kişiye bir şube düşmekte, köyler hariç.


KKTC’nin nüfusunu da 280 bin olarak kabul edersek, her 70 bin kişiye bir şubesi düşmektedir bu bankanın.


Ama konu iş hacmine ve sıralamaya gelince, bütün bu bilgiler alt üst olmakta.


KKTC’deki şubeler, mevcut 850 şube arasında iş hacmine göre çok üst sıralarda.


Banka şubelerinin bulundukları ilde verdikleri kredilere göre KKTC şubeleri;


Oto kredisinde 2. sırada,


Konut kredisinde 134. sırada,


Tüketici kredisinde 4. sırada,


Ve para hacmi olarak 30. sırada.


Ben bu tablodan ve bu verilerden farklı bir değerlendirme çıkarıyorum.


Bu verilere göre, KKTC’den toplanan mevduat Türkiye’ye gitmiyor.


Tam tersine söz konusu bankanın Türkiye’den topladığı mevduat ile yurt dışından bulduğu ucuz kredinin dikkate değer bir kısmı KKTC’ye aktarılıyor ve KKTC insanına ve KKTC’li şirketler kredi olarak veriliyor.


KKTC’nin içinde bulunduğu özel siyasi konumdan dolayı bazı operasyonel sıkıntılar ve engeller mevcut.


Bunlar da olmasa, KKTC şubelerinin kredi miktarında ve elleçlenen para hacminde en üst sıralara yerleşeceği kesin.


Kim mevduatlar Türkiye’ye gidiyor diyorsa, bilin ki kafadan atıyor.


Rakamlar, sessizce kendi başlarına konuşuyorlar.


Tabii araştırana ve anlayana.


Gerisi eskilerin deyimi ile “Laf-ı Güzaf”

10 Aralık 2010
Mevduatlarımız nerede? için yorumlar kapalı
Okunma 29
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar