Gerçek Bir Barış Harekatı Anısı

Prof. Dr. Ata ATUN

 
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

  
 20 Temmuz 2008 Saat : 12:12


 

İKİ ÇİPİL GÖZDEN ANILARIMDA KALAN 


    Mehmetçiğin Mağusa’ya ulaştığı 15 Ağustos gününün ertesinde gittiğimiz Karpaz’daki Rum köylerine teslim deklarasyonlarını tek tek resmi olarak bildirdikten sonra akşam vakti, Mağusa’ya, kale içine dönmüştük. Asker de bizim arkamızdan Karpaz yarımadasının en uç noktasına kadar ilerlemeye ve güvenliği sağlamaya başlamıştı.


    Kaleye girişte, kapıda bizi durdurmuşlar ve Sancaktarımızın vermiş olduğu genel emir uyarınca, kaleye giren her kişinin arandığı gibi bizler de, askeri üniforma içinde olmamıza rağmen aranmıştık. Hem üstümüz başımız hem de aracımız.


    Sancaktarımız olan Kemal komutanımız, yağma yapılmasını ve haksız kazanç elde edilmesini istemiyordu ve bunu önlemek için de bu konuda çok sıkı tedbirler almıştı.


    Karargaha gidip tekmil verdikten sonra Sancaktarımız beni tekrar çağırttı ve ertesi gün ile ilgili yeni emirlerini bildirdi.


    Rumların ikamet ettiği Maraş bölgesinde, bir kısım Rum askerlerinin sokak savaşına hazırlandığını, evlere ve sokaklara bubi tuzakları kurduklarını ve Barış Gücü ile birlikte gelen İngiliz heyetinin verdiği bilgiye göre de Maraş’ta ikamet eden bir kısım İngiliz üslerinde çalışan İngiliz askerlerinin ailelerinin, evlerinde mahsur kaldıklarını söyleyerek onları bulmamız talimatını verdi.


    Ben mücahitlikten terhis olduktan sonraki dönemde, mesleğim icabı Maraş’taki bir çok inşaatta çalıştığım için Maraş’ı avucumun içi gibi biliyordum. Komutanımız bana hem İngiliz ailelerin kaldıkları evlerin adres listesini verdi, hem de bu ailelerin kapılarına, kağıttan yapılmış (Union Jack dediğimiz tipdeki) İngiliz Bayrağını asacaklarını söyledi.


    Benim için bu İngiliz ailelerin evlerini bulmak çocuk oyuncağı idi. Normal zamanda olsa en fazla bir, bir buçuk saat içinde hepsini dolaşabilirdim.


    Ama şimdi koşullar farklı ve savaş dönemiydi. Gelen istihbarat bilgisine göre de Rum askerleri sokak çatışması için mevzilenmişlerdi, etrafı da bubi tuzakları ile donatmışlardı.


    2.ci Barış Harekatından sonra Birlemiş Milletler “Ateş Kes” çağrısı yaptığı için, harekat sona erdirilmiş ve çatışma da durmuştu.


    Komutanımız, Rum askerlerle karşılaşırsak onları teslim olmaya davet etmemizi ve zorunlu olmadıkça da çatışmaya girmememizi, hele hele de ilk kurşunu katiyen sıkmamamızı sıkı sıkıya tembih etmişti. Zaten tembihe de gerek yoktu. Ağzından çıkan her kelime bizim için bir emirdi.


   Karpaz köylerine beraberce gittiğim ekip arkadaşlarımı topladım ve verilen emri tebliğ ettikten sonra hepsinden ayrı ayrı görüş aldım ve ertesi sabah buluşmak üzere dağıldık.


    Zaten hurda gibiydik. Dağılmasak, her birimiz Sancak binasının önündeki yol içinde, Polisin bahçesi içindeki ağaçların altında veya içinde 25 gün geçirdiğimiz savaş dönemindeki mevzilerimizde kıvrılıp uyuyacaktık.


    Kale içindeki hayat, savaş düzeninden barış düzenine daha yeni yeni geçmeye başlamıştı. Kaymakamlık, Elektrik Dairesi, Su dairesi, Planlama İnşaat Dairesi ve Belediye gibi sivil idari birimler de yeni yeni toparlanıp işler hale getirilmeye çalışılıyordu. Ne de olsa şehirde, sığınaklarda geçirilmiş 25 günün sıkıntısı, pisliği düzensizliği ve harabiyeti vardı.


    Yollar, evler ve bahçeler, Rumların çarpışmalar süresince ortalama olarak bir dakikada attıkları 45-50 havan mermisi nedeni ile delik deşik olmuş, adeta sürülmüş tarlaya dönmüştü. Kopuk elektrik telleri, patlamış su boruları, devrilmiş ağaçlar, ölmüş köpekler, kediler ve tavuklar ortalığa saçılmıştı. Yıkılmış evler, damları çökmüş binalar ve ağır hasar görmüş yapılar onlarla değil yüzlerle ifade ediliyordu. Sivil hayata tekrar dönebilmek için kale içinde tam bir seferberlik başlatılmıştı. Sivil Savunma Merkezi, rahmetlik Binbaşı Aydemir Erdoğan komutasında İkiz Kiliselerde kurulmuştu.


          


    Ben dosdoğru eve gittim ve şimdi boyu beni geçmiş olan minicik oğlumu öpüp kokladıktan sonra yattım. Yatmak ne kelime, göçtüm gittim. Sabah gün ağarırken uyandım ve müthiş bir kahvaltı yaptım.


    Kahvaltı kelimenin tam manası ile müthişti. 25 gün zaten kahvaltı yüzü görmemiştik. Bir gün evvel, komutanımız bizlere ödül olarak yumurta tozu dağıtmıştı. Daha evvel hiç görmemiştim yumurta tozunu, ne olduğunu bile bilmiyordum.


    Söz konusu yumurta tozu, teneke bir kutu içindeydi ve üzerinde “Egg Powder” yani “Yumurta Tozu” yazıyordu. Tarifesi de altındaydı. Yoğun bir gece çatışmasından sonra limana giren ve limanı ele geçiren mücahitlerin, liman ambarlarının bir tanesinde buldukları gıda malzemelerinin içinden çıkmıştı bu yumurta tozları.


    Eşim Suna, etiketteki tarife yazısını okumuş ve aynen tatbik ederek bana sabahleyin bir yumurta ziyafeti çekmişti. Tanrım!, ne kadar da lezzetliydi. Tadı hala damağımda. 26 günlük savaştan sonra, aklınıza gelebilecek herhangi bir hayvanın etini bile yemiş olsaydım, eminim bana kuzu eti gibi enfes ve lezzetli gelecekti.    


    Yumurta ziyafetinden sonra hemen çıktım ve Canbulat sahası önünde arkadaşlarla toplandık. Hepimiz yeni göreve hazırdık.


    Ağustos’un asfaltı bile erittiği sıcağında susuz kalmamak için mataralarımızı ağzına kadar doldurduk. İnsan açlığa dayanabiliyor ve ağza atabilecek ne olursa olsun gıdaya benzer bir şeyle açlığını idare edebiliyor ama susuzluk çok farklı. İçecek su olmayınca vücut isyan ediyor ve aynen otomobillerde olduğu gibi su kaynatıp, güçten düşüyor.


    Olası bir çatışmaya karşı silahlarımızı birer kez daha kontrol ettik. Aracımızın damına bir tane Bren tipi otomatik silah monte ettik. Ağustos sıcağına rağmen miğferlerimizi taktık, el bombalarını saydık ve her kes eşit sayıda alarak beline taktı. Benim silahım, her zamanki gibi sağ tarafımda asılı tabancam ve dört adet mermi dolu şarjörümdü.


    Toparlandık ve yola çıktık.


    Maraş’ı ilk defa böyle tenha, sokakları bomboş ve insansız görüyordum. Kapılar, pencereler ve kepenkler sıkı sıkıya kapalı, yollardaki tek tük arabalar bir köşeye adeta fırlatılmış şekilde duruyordu. Zaman durmuş ve yavaş çekimdeydi sanki.


    Elimizdeki adres listesine göre ilk gideceğimiz ev telefon dairesinin (CYTA) yanındaki Edison sokaktaydı.


    Evin yerini çok iyi bilmeme rağmen tereddütlerim da had safhadaydı. Evin bulunduğu mahalle, Fasıl 96, Yollar ve Binalar Yasasına göre bitişik nizam yapılaşma bölgesi içindeydi. Yani evlerin arasındaki olağan 6.10 m. lik bahçe aralığı yoktu ve evler aralıksız olarak birbirlerine bitişik olarak inşa edilmişlerdi. Evlerin bitişik nizam olması demek, pusu olasılığının yüksek, çatışmada da, mevzilenecek hiçbir yer olmadığından, zayiatın da kaçınılmaz olarak çok fazla olması demekti.


    Bölgeye Anexartisias (Bağımsızlık) caddesinden gitmek yerine, bir alt paraleldeki Evagoras Caddesinden gitmeye ve Edison sokağına, CYTA’nın bulunduğu güney uç yerine kuzey uçtan girmeye karar verdim. Sokağın kuzey tarafı, güney tarafa kıyasla daha yeni yapılaşma içindeydi ve evlerin arasında da yeni yapılaşma sistemine uygun 6.10 m. lik aralar vardı.


     Yeni kapıdan çıktık, Âşıklar yolundan surların etrafını dolaşarak, trafik çemberine, oradan da liman yolunu alıp, yolun sonunda sağa Constantia Otele (şimdiki Palm Beach Otel) doğru dönerek, Gümrük Müdürlüğü binasını geçtik ve Evagoras Caddesine girdik.


    Etraf bomboştu. Ortalıkta Kıbrıs’a, güya görev yapmak ve iki halk arasındaki çatışmaları önlemek için gönderilmiş olan ama gerçekte Kıbrıs’ın altın kumlu sahillerinde güzel bir tatil geçiren Barış Gücü askerleri de yoktu.


    Yavaş ve son derece dikkatli ilerlemeye başladık. Artık Maraş’a girmiştik. Evagoras Caddesinden onu dikey kesen Gladstone caddesine döndük. Amacımız bir blok sonra sola dönerek Edison sokağına girmek ve listemizdeki ilk İngiliz evine ulaşmaktı.


    Sağa, Gladstone sokağına girer girmez, Rumca bir emir duyduk. Yakınlardan gelen “Stamada, Stamada”, “Durun, durun” diyen bir ses bizi uyarıyordu. Hemen arabayı durdurduk ve arabadan fırladık. Bren’i kullanan arkadaşımız namluya mermi sürdü ve mümkün mertebe boy hedefini küçülterek benden emir beklemeye başladı. Ben yolun solunda ve kaldırımın üstündeki ağacın arkasına geçip siper alırken diğer arkadaşlar da dağılarak hemen sokağın başında yeni sisteme göre yapılmış evlerin ön bahçe duvarlarının arkasına geçip mevzilerini aldılar. Daha çatışma başlamamıştı ve şimdilik zayiatımız yoktu ama pusuya düştüğümüz de kesindi. Karşımızdaki Rum birliği, ateş kes antlaşmasına uyarak bize uyarıda bulunuyordu. Uyarıyı almıştık ama nerede yuvalandıklarını, telaştan, açık hedef olmak endişesinden ve çatışma psikolojisi içine girmemizden dolayı algılayamamıştık.


    Bana saatler gibi uzun gelen ama gerçekte birkaç saniye süren mevzilenme hareketinden sonra ben de onlara Türkçe, Rumca ve İngilizce seslendim; “Etrafınız sarılı. Teslim olun. Ellerinizi kaldırın ve dışarı çıkın” diye. Bir hareket olmadı ama arkasından aynı ses gene bizi uyardı. Stamada! Stamada!.


    Bu defa sesin yönü belli olmuştu. Yolun sağında, bizden iki ilerdeki evden geliyordu. Hemen namlular hedefe yönetildi ve mermiler sürüldü. Çatışmaya hazırdık. Ben bir daha teslim çağrısı yaptım ve öne fırlayıp yolu zig zag çizip geçerek karşı evin ön bahçe duvarının arkasına sindim.  Ateş yağmuru bekliyordum ama ateş eden olmadı.


    Öne, hedefe doğru bir hamle daha yapabilmek için arkadaşlarımdan birini, beni ateş desteği ile koruması için yanıma çağırdım. Yolu bir kaldırımdan diğerine zigzag çizerek geçip yanıma gelen silah arkadaşıma da ateş edilmemişti. Bir gariplik vardı bu işte ya!


    Herhalde bizi topluca ve canlı yakalamak istiyorlardı ki, iyice ve kaçamayacak şekilde pusuya düşmemizi bekliyorlardı.


    Kafamı kaldırıp hedefe doğru baktığımda, bahçenin sağ arka köşesindeki ağacın arkasında birini fark ettim. Ve yerini kafama yazdım. Diğer Rum askerlerini gözlerimle aramaya başladım. Hedef göstermeden, oynayan, kımıldayan, renk değiştiren her şeye çok dikkatli bakmaya çalışıyordum. Etrafı iyice süzdükten sonra hedefin bulunduğu evin yanındaki evin yan bahçesine fırladım ve iki evi ayıran duvarın arkasına sindim. Düşmanla aramızda sadece bir tek duvar kalmıştı artık.


    Karşımdaki Rum askeri bana bu defa “Puine baderamu”, “Babacığım neredesin” diye seslendi. Seslenmeye seslendi de, bu ses yetişkin bir erkek sesine de hiç benzemiyordu.     


    Hedefin olduğu yere kadar duvarın arkasında çömeli ilerledim ve tabancamı doğrultarak aniden ayağa kalktım.


    Aman tanrım!


    Karşımda çipil çipil iki göz, bana bakıyordu. Down sendromlu, on onbir yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu. Elinden ağaca zincirlenmişti ve hemen yanında da sanırım içinde kaldığı kümese benzer bir kulübe vardı. Üstü başı berbat bir haldeydi. Köşedeki kova devrilmiş, elbiseleri paramparça, yüzü gözü pislik içinde ve zincirin bağlı olduğu bileğinden de zincirin üstüne kanlar damlamış ve pıhtılaşmıştı.


    Bana baktı ve “Pu ine baderamu, epinasa para bolla”, “Neredesin babacığım, çok acıktım” dedi.


    Tanrım! o an beynimden vurulmuşa döndüm. Minnacık bir çocuk, ağaca zincirlenmiş ve ölüme terk edilmişti.


    Bana hiç durmadan konuşuyordu. “Dipsasa”, “Susadım”, “Thelo nero”, “Su isterim”, “Eman beribado”, “Gezmek isterim”, “Thelo bagodo”, “Dondurma isterim”… 


    Bu çocuk büyük bir tuzağın yemi olabilirdi ama gördüğüm manzaradan çok etkilendiğim için bu olasılığı düşünecek durumdan çoktan uzaklaşmış, genç bir baba olduğumu hatırlayarak, baba kimliğine bürünmüştüm. Hele de bu evlatçık bana “Baderamu”, “Babacığım” diye hitap edince de, iyice yelkenleri indirmiştim.   


    Hemen arkadaşlarımı çağırdım. Önce küçüğe su verdik. Sonra da binbir zorlukla zinciri, bağlı olduğu ağaçtan koparabildik. Çocuğu araca koyup hemen kaleye döndüm. Komutanımıza bilgi vererek kendi evime götürdüm ve rahmetlik, nur içinde yatsın kayın valideme teslim ettim. Kayınvalidem onu yıkamış, nerden bulduysa bulmuş, boyuna göre elbiseler giydirmiş ve sonra da karnını doyurmuş. Gece eve geldiğimde bizimki mışıl mışıl, keyifli bir şekilde uyuyordu. 


    O gün yakalanan Rum sivil esirler bir bir Anaokuluna getirilmiş ve orada kayıtlara geçirilmeye başlanmışlardı. Rum askerler de Polis karakolunun içindeki hapishaneye konmuşlardı. Ertesi gün bizimkini elinden tutup, Anaokuluna götürdüm ve oradaki görevliye teslim ettim.


    Aynı gün Barış Gücü sivil esirleri aldı ve Kızıl Haç’a teslim etti.


    İsmi neydi o çocuğun hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım iki tane bana bakan çipil göz ve masumca gülümseyen bir ağızdı. O kadar.

Prof. Dr. Ata ATUN Son 10 Yazı                                                                                  Yazarın Tüm Yazıları



  • Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hakları
  • KKTC’ye inanmak, Özgürlük ve Egemenlik yolunda uğraşı vermek böyle bir şey
  • “KIBRIS SORUNUNUN BAŞLANGIÇ NOKTASI YUNANİSTAN’DAKİ EKONOMİK KRİZ”
  • KKTC Üniversiteleri üzerinde oynanan oyunlar … Dr. Yurdagül ATUN
  • Yabancı Büyükelçiliklere Kıbrıs dersi
  • 6301
  • Vatandaşlık uygulaması gözden geçirilmeli
  • Rumların Doğalgaz hikayesi
  • KKTC’ye Hocalı Soykırım Anıtı dikilmeli
  • Ata Atun-Odak Noktası Programı-20 Şubat 2019
  • Okunma 43
    Gerçek Bir Barış Harekatı Anısı için yorumlar kapalı

    Yorumlara kapalı.

    Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
    Samtay Vakfı
    kıbrıs haberleri
    kibris 1974
    atun ltd

    Gallery

    kktc-tc-bayrak- kktc-bayrak Şehitlerimiz-amblem kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-4 kktc-tc-bayrak-3

    Arşivler

    Son Yorumlar