KKTC’de ABD deniz üssü mü

KKTC’de ABD deniz üssü mü

Amerika Birleşik Devletleri nerede, ne tip bir deniz üssü yapacağına çoktan karar verdi.  Bu karar paketi içinde KKTC, deniz üssü olarak yer almıyor.

KKTC ve deniz konusu, yer alsa alsa, bölgedeki Amerikan askerleri için, denizi ile, yıllık 300 günlük güneşi ile, altın kumlu sahilleri ile doğal kalmış tatil beldesi olarak yer alır.

 

Amerika, daha BOP’a (Büyük Orta Doğu Projesi) son şeklini vermeden önce lojistik desteğini nereden en kolay, en güvenli ve en sağlıklı bir biçimde alacağını saptayarak Doğu Akdeniz’de nerede Deniz Üssü kuracağına çoktan karar vermişti.

 

Amerika’nın Kıbrıs adasının ne güney kıyılarında, ne de kuzey kıyılarında bir deniz üssüne gereksinimi yok.

 

Doğu Akdeniz, tarihte Fenikeliler, Roma İmparatorluğu, eski Mısır devleti olan Ptolemiler, Araplar, İranlılar, Venedikliler ve Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok büyük medeniyetin egemen olduğu ve bu uygarlıkların kesiştiği bölgedir.

 

Aynı zamanda Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan en önemli ticaret ağının kalbinin bulunduğu yerdir. Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler arasındaki ticaret, tarihin her safhasında bölgenin önemini artırmıştır. Buna ilaveten Doğu Akdeniz üç kıtayı birbirinden ayrıma özelliğine sahiptir ve bu bölgede tarihte pek çok siyasi ve jeopolitik oyunlar oynanmıştır. Halen de oynanmaktadır.

 

İşte şimdi dahi, 21.ci asrın ilk on yıllık dilimi içinde, Doğu Akdeniz’in kalbi olan Kıbrıs’ta Amerikan Deniz üsleri kurulacağı dedikoduları yapılmaktadır.

 

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsüsü Sean McCormack, dün yaptığı açıklamada Amerika’nın KKTC’de bir deniz üssü inşa etmekte olduğu ya da inşa etmek istediği yolunda ortaya atılan iddiaları tümüyle yalanladı ve ABD’nin, Kıbrıs’ta herhangi bir üs inşa etmediğini veya uzun vadede dahi böyle bir planı olmadığını açıkça belirtti.

Ben olsam bende aynısını söylerdim.

Doğu Akdenizin en batı kenarında Girit diye bir ada var.

İngiltere’nin dahi başbakanı ve iki dünya harbinde de İngiltere’nin en kritik yönetim mevkilerinde görev yapmış olan Winston Churchill, bu Girit adasını “Akdeniz’in çivisi” veya “Akdenizin kazığı” olarak tanımlamıştır. Churchill hiç boş konuşmamış bir politkacıdır.

 

Girit’in konumuna bakın.

Girit, Akdeniz’in stratejik bir bölgesinde, Ege Denizi’nin güneyinde, Türkiye’ye sadece 180 kilometre uzaklıkta olan en büyük Yunan Adasıdır. Kıbrıs’tan sonra Akdeniz’deki ikinci en büyük ada olan Girit Adası, Doğu Akdeniz’in en önemli limanlarından biridir. Ada, stratejik açıdan Ege denizinin güney kilidi olarak tanımlanmaktadır.

 

Yunanistan’ın, Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte uyguladığı “Ortak Savunma Doktrini”ne göre Girit adası, Yunanistan’ın en son savunma hattıdır.

 

Girit Adası Türkiye açısından da stratejik öneme sahiptir. Askeri açıdan Girit ve civarındaki adalara sahip olan bir güç, ilk aşamada Türkiye’nin kuzey ve batı kıyılarının Akdeniz’le bağlantısını keserek Çanakkale Boğazı önünde bulunan Limni adasından İskenderun Körfezi’ne kadar uzanan stratejik konumdaki bu adalar kuşağıyla Türkiye’yi çevreleyerek, Anadolu’nun ikmal yollarım kontrol altına alabilir.

 

Tüm bunları okuduktan sonra sizce Amerikan hükümeti deniz üssünü Kıbrıs’a mı kurar yoksa Girit’e mi?

Tabiî ki Girit’e kurar. Ve zaten yıllar önce kurdu da.

 

Yıllar önce Amerika Birleşik Devletlerinin Girit’in Chania bölgesinde kurduğu tam teşekküllü Amerikan Deniz Üssü, ABD deniz kuvvetlerinin ve özellikle de 6.cı filonun  tahliye ve intikal üssü olarak kullanılmaktadır. Souda Körfezi’ndeki hava-deniz üssü ise Amerikan 6. Filosu’nun lojistik destek tesisidir. Amerika Birleşik Devletleri, Souda Üssü sayesinde bir dönem “terörist” ilan ettiği Libya hava sahasını ve Libya körfezini de kontrol altında tutmaktadır.

5 Şubat 2006
KKTC’de ABD deniz üssü mü için yorumlar kapalı
Okunma 70
bosluk

Kıbrıs konusunda gelişme yokmuş

Kıbrıs konusunda gelişme yokmuş

Papadopulos’a bakarsanız Kıbrıs konusunda hiçbir gelişme yok. Halen el elde baş başta imiş.

 

Birleşmiş Milletler Genel sekreteri Kofi Annan, tarafların hazır olması ve anlaşmayı kafalarına koymuş olmaları şartı ile yeni bir girişim yapabileceğini söylüyor veya öyle söylediğini iddia ediyorlar.

 

Yani güya her ikisi de isteksiz. Daha doğrusu biri isteksiz diğeri de umutsuz.

 

Ama kazın ayağı hiçte öyle değil. Bakın neler neler olmuş.

 

28 Aralık gecesi Annan  rüyasından aniden Kıbrıs’ı görüyor ve ertesi gün yani 29 Aralıkta Papadopulos’a bir mektup gönderiyor. Bu mektubunda Kıbrıs Rum Meclisi Milletvekilliği seçimlerinden sonra, Kıbrıs’a özel temsilci göndereceği hakkında bilgi veriyor. Aynı mektubu Cumhurbaşkanı Talat’a da gönderiyor ama nedense bu mektup yerine ulaşmıyor veya öyle deniyor.

İngiltere, Kıbrıs Rum yönetiminin ve halkının yoğun protestosuna rağmen Dış İşleri bakanı Jacques Straw’ı adaya gönderiyor. Adaya gelen Straw, KKTC Cumhurbaşkanı M. A. Talat’ı, politik krize rağmen makamında ziyaret ediyor ve Kıbrıs’tan sonra önce Ankara2ya sonra da Atina2ya gidiyor.

 

Tesadüfe bakın ki, tam bu sırada Türkiye Dış İşleri bir eylem planı hazırlamış oluyor ve Dış İşleri Bakanı Gül, Straw’ın ziyaretinin hemen arkasından 11 maddelik bir “Eylem Planı” hazırlıyor.

Bu planın içinde,  Mayıs sonu veya Haziran başında Kıbrıs ile ilgili, Türkiye, Yunanistan, KKTC ve Rum Yönetimi olmak üzere dörtlü bir toplantı önerisi var.

 

Gül’ün eylem planı ikinci bir fırtına koparıyor ve sular durulmadan, ABD, İngiltere ve AB Komisyonu, Türk girişimini önce takdirle karşılıyorlar, sonra da selamladıklarını açıklayarak, böylesi bir girişime hazırlıklı olduklarını belirtip, bildiriler yayımlıyorlar.

ABD Dış İşleri bakanı Bayan Condoleezza Rice, Dış İşleri Bakanı Gül ile Londra’da görüşüyor, önerdiği plana destek veriyor ve Ankara’yı ziyaret etmeyi programına alıp açıklıyor.

Arkasından Türkiye Başbakanı R. T. Erdoğan, Davos’taki ekonomik Foruma katılıyor ve Gül’ün sunduğu eylem planının incelediğini ve beğendiğini belirten Annan ile Kıbrıs konusunu görüşüyor. Erdoğan, Annan’dan yeni bir görüşme için mutabakata varıyor.

 

Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü misali Rusya Federasyonu Başkanı Putin, Halkına yaptığı yıllık seslenişte, KKTC’ye destekten ve Rus turistlerin tercih nedeni olabileceğinden bahsediyor.

Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller Grubu, Elmar Brok’un Dış Siyaset ve Güvenlik Politikası raporuyla ilgili olarak sunduğu değişiklik tasarısının içerisine Kıbrıslı Türklerle ilgili tüzük değişiklikleri koyuyor.

 

Brüksel’de TÜSİAD heyetiyle görüşen AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, KKTC’ye yönelik izolasyonun verilen söze rağmen hala kaldırılmaması nedeniyle mahçup olduğunun altını çiziyor ve  KKTC konusunda mahcubum” diyor.

Kıbrıs Rum tarafında işlerin iyi gitmediğini fark eden DİSY, ısrarla Ulusal Konsey’in acilen toplanmasını istiyor.

 

Bu yaşadığımız son haftalarda,  dünya kamu oyu tarafından Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papdopulos “Kıbrıs’ın yeniden birleşmesinin düşmanı” olarak lanse ediliyor ve Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik diyalog olmamasının ağır sorumluluğu Kıbrıs Rum tarafına yükleniyor.

 

Ve, Fransa Dışişleri Bakanı Pihlip Doust-Blazi, aniden plansız ve programsız olarak  Türkiye’yi ziyaret ediyor ve eylem Planına destek veriyor.

 

Şimdi siz bana söyleyin, 1 Ocak 2006’dan beri Kıbrıs konusunda gelişme var mı, yok mu?

4 Şubat 2006
Kıbrıs konusunda gelişme yokmuş için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

Maraş’ı artık kimse veremez

Maraş’ı artık kimse veremez

Bunu ben söylemiyorum. Mağusa Kaza Mahkemesi söylüyor.

 

Maraş’ın Türk Vakıf Malı olduğu, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin, KKTC Başsavcısına, dolayısı ile KKTC devletine karşı açtığı 271/2000 ve 272/2000 No.lu davaların sonucunda açıklanan Mahkeme kararında belirtiliyor.

 

Abdullah Paşa Vakfı, 1761 yılında Halep Beylerbeyi iken ölen Abdullah Paşa tarafından kurulmuş. Abdullah Paşa, sahibi bulunduğu Maraş-Mağusa bölgesinde bulunan 60,000 dönüm, yanlış okumadınız tam altmış bin dönüm, araziyi vakfetmek sureti ile adı “Abdullah Paşa Vakfı” olan “MÜLHAK” bir Vakıf kurmuş.

Söz konusu Vakfın vakfiyesi bizzat Abdullah Paşa’nın kendisinin hazır olduğu 24.7.1748 tarihinde Şer-i Meclis’te yazılmış ve tescil edilmiş.

Lala Mustafa Paşa Vakfı ise 1571 yılında Kıbrıs’ı fetheden Osmanlı Ordusunun baş komutanı olan Lala Mustafa Paşa tarafından kurulmuş. Söz konusu mülk kendisine Padişah II.ci Selim tarafından bahşedilmiştir. Otağını Derinya civarında kuran Lala Mustafa Paşa’nın kurduğu Vakfın sahip olduğu mülk, Otağından Maraş’a kadar uzanmakta olup yaklaşık 30,000 (Otuz bin) dönümdür.

 

Mülhak” kelimesini büyük harflerle yazdım. Nedeni de Mülhak olan taşınmaz mallar asla satılamaz. Bu konuda yasa çıkarılsa bile satılamaz. Mülhak ilan edilen mallar, dünya durdukça Abdullah Paşa Vakfına aittir ve ya varisleri ya da mütevelli heyeti tarafından sadece idare edilebilir ve gelirleri vakıf vakfiyesi uyarınca kullanılabilir.

Vakıfların iptal edilemez ve süresiz olmalarına bağlı olarak kaideten gelir getiren Vakıf Malları istibdal dahi edilemez, yani takas bile edilemezler.

 

Ancak İngiliz Sömürge Yönetimi döneminde, İngiliz Sömürge Yönetimi Ahkam ül Evkaf’ı ihlal ederek, 1913-1930 yılları arasında yaptığı icraatlarla anılan Vakıf arazilerini ve emlakı 3.cü kişilere devretti ve bu kişilerin adına Koçan (tapu) çıkarıldı. Bu  yasal olmayan yöntemle Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa Vakıflarına ait taşınmaz mallar yağmalandı ve gaspedildi.

 

4.6.1878 tarihinde İngiltere ile Osmanlı devleti arasında yapılan ve Kıbrıs adasının İngiltere’ye kiralanmasını da içeren anlaşma ekindeki 1.7.1878 tarihli protokolün 2.ci maddesi “Ahkam ül Evkaf”ı yürürlükte tutmaktadır.

1914’de İngilizler, 1.ci dünya savaşını bahane ederek Kıbrıs’ı ilhak ederken Ahkam ül Evkaf’ı ilga eden bir düzenleme de yapmadılar. Tam tersine 1915 Kıbrıs (Müslüman Dini taşınmaz Mallar) İmparatorluk emirnamesi Ahkam ül Evkaf’ın yürürlükte olduğunu teyit etmektedir.

Lozan Anlaşmasının 20.ci maddesi ile Kıbrıs İngiltere’ye resmen devredilirken Ahkam ül Evkaf ile ilgili aksi bir düzenleme veya karar da yok.

 

Bu nedenle, basında çıkan haberlere göre, Sn. Mehmet A. Talat’ın Başbakanlığı döneminde, Brüksel’de yapılan perde arkası görüşmelerde sözcü Raşit Pertev tarafından ilk defa resmen “Ambargoların kaldırılmasına karşı Maraş’ın verilmesi teklif edilmiş” olsa da, sonradan da, resmi olarak gerek Papadopulos, gerek AB Komisyon sözcüleri gerekse de KKTC yetkilileri tarafından yapılan önerilerin içinde Maraş’ın iadesi yer almış olsa da, Gazimağusa Kaza Mahkemesinin bu kararlarından sonra hiçbir kişi veya merci veya yetkili makam Maraş’ı Rumlara veremez.

Ancak Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin kararı ve izni ile kiralayabilir. Bence Maraş’ın Rumlara iadesi konusu bir daha açılamamak kaydı ile kapanmıştır.

3 Şubat 2006
Maraş’ı artık kimse veremez için yorumlar kapalı
Okunma 75
bosluk

Güney Kıbrıs’taki Rum yerleşikler

Güney Kıbrıs’taki Rum yerleşikler

Rumların yıllardır ağızlarına doladıkları “yerleşikler” tabiri var. 1974 Barış harekatından sonra Anavatan Türkiye’den gelip topraklarımıza yerleşen ve vatandaşımız olan, kız alıp kız veren, Kıbrıs’lı Türklerle hısımlıklarını pekiştiren kardeşlerimiz, Rumların gözünde “yerleşik”.

 

Onları bir türlü vatandaşlarımız olarak kabul etmiyorlar veya etmek istemiyorlar. Eğer bu kardeşlerimiz Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetine kayıtlı kişiler olsalardı, Kıbrıs’lı Rumlara göre isimleri veya tanımları “vatandaş” olacaktı ama KKTC’ye kayıtlı KKTC vatandaşı oldukları için vatandaş değiller ve adları da “yerleşik”.

 

Tabi Kıbrıslı Rumlar gözlerindeki merteğe bakmadan, bizim gözümüzdeki çapağa dikkat çekmeye çalışıyorlar ve bu çapağı eleştiriyorlar. Hiç durmadan ve hiç bıkmadan.

 

Dün, 1 Mart Perşembe günü, Ledra Palas Barikatındaki Birleşmiş Milletler denetiminde olan Ledra Palas Otelde Kıbrıs Türk ve Rum siyasi partilerinin ortak toplantısı vardı. Bende mensubu olduğum Demokrat Parti adına, DP Parti Başkanı Serdar Denktaş tarafından toplantıya katılmakla görevlendirildim, ve saat 10:30 da başlayan toplantıya katıldım.

 

Bu aylık, Türk ve Rum siyasi partileri arasındaki siyasi temas ve bilgi alış verişi toplantıları Slovak Elçiliği organizasyonunda yapıldığı için ilk sözü Slovak elçisi aldı. Sonra da her ay bir siyasi partinin ev sahipliği yapması nedeni ile, de ikinci sözü ev sahipliği yapan partinin başkanı yaptı ve genel görüşme başladı.

Son bir kaç toplantıdır, ADIK (Kıbrıs’ın Savaşcı Demokrat Hareketi) temsilcisi Edwin Iosifides, devamlı olarak kuzeydeki Türk yerleşikler konusuna hırslı bir şekilde girmekte ve eleştirmekteydi. Yerleşikler diye tanımladığı kardeşlerimizin hemen ve derhal geri gitmelerini yüksek sesle dile getirmekteydi. Son toplantıda biraz daha ileri giderek KKTC Cumhurbaşkanı M. A. Talat’ın seçimlerine dil uzatarak, Türk yerleşiklerin oy kullanması nedeni ile M. A. Talat’ın Cumhurbaşkanlığının ne kadar yasal olduğunu, geçerli sayılıp sayılamayacağını ve Kıbrıs’lı Türkleri temsil edip etmediğinin şaibeli olduğuna dair sözler söylemişti.

 

Bu defa da aynı sözleri söyleyeceğinden yüzde yüz emin olduğumdan, sıkı bir çalışma yaparak son 42 sene içerisinde, yani hem 1963-1974 ve hem de 1974-2006 yılları arasında Güney Kıbrıs’a kaç tane, kökeni Kıbrıs’lı Rum olamayan kişinin yerleştiğini çok yaklaşık sayılarla tespit ettim ve cebime koyarak toplantıya katıldım.

 

Güney Kıbrıs’taki “Yerleşik” olarak tanımlanacak kişilerin dökümü şöyle;

 

a) Pontus Rumları : 60,000 -70,000

b) Eski SSCB vatandaşları : 30,000

c) Lübnan’dan kaçan Hristiyanlar : 15,000 -20,000

d) Yunanistan’dan göç edenler : 100,000

e) İltica eden Kürtler : 2,500-3,000

f) İltica eden 3.cü ülke vatandaşları : 9,500

 

Toplam “Rum Yerleşikler”in sayısı yaklaşık olarak 230,000. Bunların arasındaki seçme ve seçilme hakkına sahip olanların sayısı ise 160,000.

Yerel seçimlerdeki seçmen listesine ilave olarak tamı tamına 30 bin kişi daha seçmen listesine yeni kayıt yaptırdıktan sonra seçmen sayısı 470 binden 500 bine çıktı. Bu 500,000 seçmen arasında 160,000 tanesi, yani %32’si “Rum yerleşik”.

 

Bu rakamları verdikten sonra sorularımı da sordum.

21 Mayıs seçimlerinde alınacak sonuçlar, ne dereceye kadar Kıbrıs’lı Rumların iradesini  ortaya koyacak?. Papadopulos, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Klerides’e karşı %2 oyla, yani sadece 7-8,000 oyla kazandığına göre, bu oylar kimindi?.

Kıbrıs’lı Rumların mı, yoksa Rum yerleşiklerin mi?. Papadopulos gerçekten Kıbrıs’lı Rumların oyları ile seçilmiş Cumhurbaşkanı mı, yoksa Rum yerleşiklerin oyları ile mi seçilmiş Cumhurbaşkanıdır?

 

Ve tahmin ettiğiniz gibi sonrasında çıngar çıktı. Sanki ortaya bir bomba düştü. Rumlar, oturum başkanlığı yapan Slovak Elçisinden, konunun görüşülmesini yasaklamasını istediler. Büyükelçi, nazikçe bunu reddetti ve ben kimsenin konuşmasını kısıtlayamam yanıtını verdi.

 

Yıllardır ağızlarından düşürmedikleri “Türk yerleşikleri” konuşurken harman isteyenler, söz Rum yerleşiklere gelince hemen yasaklama istediler. Yıllardır bu hep böyle oldu. Benzer olayları hala daha günümüzde her ortamda yaşıyoruz. İşte bu da, en son örneği.

2 Şubat 2006
Güney Kıbrıs’taki Rum yerleşikler için yorumlar kapalı
Okunma 57
bosluk

G8’e karşı KKTC

G8’e karşı KKTC

Bu başlık tam bir beyin jimnastiği sorusu gibi oldu. İlk bakışta, TV’lerdeki bilgi yarışması programlarından birinde, baraj sorusu bile olabilecek karmaşıklıkta gibi gözüküyor, ama hiçte öyle değil.

 

Dünyan nasıl yöneltildiğini, küresel hâkimiyetin nasıl kurulduğunu ve devletlerin birbirleri ile aynı insanlar gibi, bir al-ver ilişkisi içinde olduğunu gözler önüne seren bir gelişmenin kısaltılmışı bu başlık.

 

Geçen haftadan başlamak üzere iç ve dış kaynaklı haber ve yazıların satır aralarında rastladığım küçük bilgileri bir araya koyunca bakın nasıl bir tablo çıktı karşıma. Adeta büyük bir bilmecenin küçük parçaları gibi birbirine hatasız kenetleniyor bu bilgiler.

 

30 Ocak’ta tarihli yazımda, ki bu yazı 29 Ocak’ta kalem alındı,  “Amerikalılar ve İngiltere inisiyatifi ele aldılar ve Türk önerilerini benimsemekle kalmayıp, bunları kabul etmesi için Kıbrıs Rum tarafına ve Atina’ya baskı yapıyorlar. Güvenlik Konseyinde Annan raporunun görüşülmesine ilişkin engellerin kalkacağı şantajı ile Rusya’yı kullanarak, Rum Yönetimine baskı yapmak eğilimindedirler.” diye yazmıştım.

Bir gün evvel edindiğim bilgi ABD ile Rusya’nın G8 konusunu görüştüğü ve gündemin içinde Kıbrıs konusunun da olduğu idi. Pek ilişkilendirememiştim G8 ile Kıbrıs’ı ama gene de dikkatimi çekti bu küçük haber ve bir şekilde Rusya’nın Rumlara karşı kullanılacağını hissettim.

 

Gelelim G8’in ne olduğuna.

1975 yılında Fransa’nın çağrısı ile demokrasi ile idare edilen gelişmiş sanayi sahibi altı ülke, Fransa, ABD, İngiltere, Almanya, Japonya ve İtalya, belli başlı ekonomik ve politik konuları görüşmek üzere ilk defa Fransa’nın Rambouillet kentinde bir araya geldiler ve Grup 6’yı oluşturdular. Bu gruba 1976 Porto Rico zirve toplantısında Kanada, 1977 Londra zirve toplantısında da Avrupa Birliği katıldı. 1989 yılına kadar G7’ye hiçbir katılım olmadı. 1989 yılındaki Paris zirvesinde, gelişmekte olan 15 sanayi ülkesi ile ortak toplantı yapıldı. 1991  yılında Rusya ile katılım görüşmeleri başladı. 1994 Napoli zirvesinde başlamak üzere G7 Rusya ile her zirve toplantısında görüşmeye başladı.  Denver zirvesinde, mali ve belirli ekonomik  konuların dışında Rusya’nın gruba katılımı onaylandı ve Grup adını G8 olarak değiştirdi. 2002 Kanada zirvesinde Rusya’nın G8 zirvesine ev sahipliği yaparak tam üyelik prosedürünü tamamlaması kararlaştırıldı.

 

ABD, 24 Nisan 2004’de Kıbrıs’ta yapılan referandum sonrası BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı ve Güvenlik Konseyinde sunduğu “Kıbrıs Raporu”nu, onaylamaması nedeni ile Rusya’ya  bozuk çalıyor ve bu nedenle de Rusya’nın G8 üyeliğine takoz koydu.  Rusya’nın G8’e tam üye olması aniden tehlikeye girdi. Bu yüzden G8 üyeliği konusu Rusya’nın bir müddettir canını sıkıyor.

 

Aradan 2 gün geçtikten sonra, Salı günü yani 31 Ocak günü Rusya Devlet Başkanı Putin’in Kremlin’de yaptığı bir basın toplantısı var.  Bu aslında bir basın toplantısı değil. Tam 3.5 saat sürdüğü için bir rekor olarak da nitelendirilen, Rusya Federasyonu Başkanının Rus halkına yıllık hitap konuşması.

 

Putin konuşmasında Rusya’nın, başlıca sanayi ülkelerinden kurulu G8’de yer almasını savundu ve Moskova’nın bu yıl G-8 içinde bulunmaya uygun olmadığını ileri sürenleri de eleştirdi.

Arkasından Kıbrıs konusuna değindi ve Rusya’nın dış politik yaşamında ilk defa olarak  “Kıbrıs’ın kuzey kesimi de sorunun çözümü için açık bir çaba sergiliyor. Bu takdire şayandır.” diyerek,  “dengeleri etkilemeyecek şekilde Kıbrıs Türk toplumuna ekonomik yardımda bulunmaya hazır olduğunu” ifade etti.

Bu arada, Kıbrıs’lı Rumlara aba altından sopa göstererek Rus turistlere uyguladığı vize zorunluluğunu kaldırmadığı takdirde Rus turistlerin, tatilleri için Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ı tercih edebilecekleri uyarısını yaptı.

 

Bu sözler batı dünyasında şok etkisi yarattı.  Tabii, taptıkları Cumhurbaşkanlarının bu sözleri üzerine, tatil yapmaya niyetli Ruslar da hemen haritalarını çıkarıp ilk defa adını duydukları  “KKTC”nin nerede olduğunu bulmaya başladılar.

 

G8 ve Kıbrıs. Nereden nereye.

ABD’nin büyüklüğünü hissediyordum ve algılıyordum ama bu kadarına da pes doğrusu. Buna sadece şapka çıkarılır.

2 Şubat 2006
G8’e karşı KKTC için yorumlar kapalı
Okunma 49
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar