Ağır Ceza Mahkemesi

Ağır Ceza Mahkemesi

Dün bir arkadaşımın davası ile ilgili olarak Lefkoşa’daki Mahkeme binasına gittim ve bütün gün Ağır Ceza Mahkemesi salonunda oturarak duruşmaları takip ettim.

Daha evvel hiç görmek veya katılmak olanağımın olmadığı bu dünya ben çok etkiledi.

 

Hukukçu değilim ve bilmiyorum. Belki de mahkemeler ve duruşmalar hakkında yazı yazmak suç ama, ben kesinlikle gözlemlerimi yazmam gerektiğine inanıyorum. Varsa cezama da razıyım.

Toplumun büyük bir kesiminin, yargının bu dünyasını hiç görmediğini düşünüyorum. Pek çok kişi belki de normal dava salonunda yani tek yargıçlı bir salonda bulundu ama üç yargıçlı bir ağır ceza mahkemesi salonunda veya duruşmasında hiç bulunmadı.

Zaten benim de ilk katılımımdı ve bende derin izler bıraktı. O, beş altı saatlik kısacık yarım günde, devleti hissettim ve yargı kavramını yaşadım.

 

Devleti tam manası ile tanıyorum ve devlet ne demek çok iyi biliyorum.

Bürokrasi nasıl çalışıyor, fikirler nasıl oluşuyor, hangi süreçten geçip realiteye dönüşüyor biliyorum. Kendisi bir cisim gibi var olmadığı halde, dokunduğunda hissetmediğin, baktığında görmediğin, kokladığında kokmayan ama hayatımızın en küçük bir diliminde veya gereksiniminde varlığını hissettiğimiz devlet ne demektir bunu yıllar önce yaşayarak ve biçimlendirerek çok iyi öğrenmiştim.

1976 yılında, yirmili yıllarının ortasında hayata atılmış daha gencecik bir bireyken, aday olarak girdiğim Milletvekilliliği seçimi kazanarak  o dönemdeki adı ile “Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi”ne Milletvekili seçilince,  devleti yakından tanımak, kafamın içinde bir türlü şekillendiremediğim devlet olgusunu gerçeğe dönüştürmek fırsatım olmuştu.

Artık devlet benim için bir olgu değil, elle tutulabilir bir gerçeğe dönüşmüştü o günden sonra.  Devlet nasıl nefes alır, nasıl yaşar ve nasıl ölür bunu çok iyi öğrendim.

 

İşte dün Ağır Ceza Mahkemesi ile ilk defa tanışmak fırsatım oldu.

Yıllardır mahkemeler de benim için hep kafamın içinde bir türlü şekillendiremediğim bir olguydu. Hele Ağır Ceza Mahkemesi, kavram olarak vardı da, realite olarak yoktu kafamın içinde.

 

Daha her hangi bir duruşma başlamadan yani salon boş iken, görevli polislerin ve mahkeme personelinin düzeni ve disiplini beni çok etkiledi. Müthiş bir disiplin ve saygı havası var salonda.

Ağır ceza yargıçlarının ikisi erkek bir tanesi bayandı. Oturum başkanı olan yargıcın  cüppesinde kırmızı, sağında ve solunda oturan yargıçların cüppelerinde de üzerlerine simle hukukla ilişkili motifler işlenmiş olduğu yeşil saten yaka vardı. Saten yaka, boyun kısmını dolandıktan sonra aşağıya kadar iniyordu. Cüppenin kollarının ucunda da aynı kumaş ve desende kol ağızları yer alıyordu.

 

Önümdeki sıralarda oturan savcılar ve avukatların büyük çoğunluğu da bayandı.

Hafızam beni çok değil 20-25 yıl gerilere götürdü hemen. O dönem tüm yargı sistemi hep erkeklerden kuruluydu.

Kürsünün arkasında ve önünde oturan kişiler arasında bayanların çoğunlukta olması hemen dikkatimi çekti ve beni çok mutlu etti. Televizyonlarda, yanı başımızdaki Suriye, Filistin, Iran, Irak, Afganistan gibi ülkelerdeki yaşamı ve kadınların sosyal yaşamdaki yerlerini  gördükten sonra, bir anda toplum olarak hiç fark etmeden hangi sosyal engelleri aşmış olduğumuzu gözlemledim. Bize doğal geliyor ama oralarda hiçte öyle değil.

 

Çok gerileri değil elli sene evvelsini düşündüğümde, ne denli büyük adımlar attığımızı, nasıl kadın-erkek ayırımını çoktan gerilerde bırakmış olduğumuzu gördüm, fark ettim aniden.

 

Tanıklar, savcının veya savunma avukatının sorularına yanıt verirken, yargıçların tek tek yüzlerine baktığımda, her üçünün de dikkatinin konuşan kişiye yoğunlaştığını, gözlerinin tanığa kilitlendiğini ve bırakın en ufak bir sözü, en küçük bir mimik hareketini bile kaçırmamaya gayret ettiklerini gözlemledim. Hak yememek için olağan üstü konsantre olmuşlardı konuşan kişiye.

 

O an aklıma hukukun, adaletin terazisi geldi. Adaleti resimsel olarak tanımlayan, elinde terazi tutan genç bayan figürü geldi gözümün önüne. Ne kadar da doğru tanımlanmış.

Atatürk’ümüzün “Adalet Devletin Temelidir” sözleri geldi aklıma. Ne kadar da doğru söylemiş.

Sanırım “Adalet” her şeyin temeli ve bizde de emin ellerde. Bundan hiç şüphem yok.

28 Eylül 2006
Ağır Ceza Mahkemesi için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

AB ile neler oluyor

AB ile neler oluyor

AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Kretschmer, TESEV’in “Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” adlı yayınının tanıtıldığı toplantının açış konuşmasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni eleştirerek, son zamanlarda Brüksel’den yapılan benzer eleştirilerin dozunu iyice arttırdı.

Akıllara, AB-Türkiye müzakerelerinde devamlı olarak haksız duruma düşen AB’nin ipe un sermek için bahaneler yaratıp, sürtüşme çıkarmak ve Türkiye’yi bıktırmak istediği geliyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kretschmer’in saçmalamalarına, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın 2 Ekim’de Harp Okulu’nun açılış töreninde yapacağı konuşma ile yanıt verecek. Yanıtın zehir zemberek olacağı şimdiden kulaklara fıslanıyor.

AB’ye Türkiye Siyasi kanadının yanıtı ise çoktan gitti.

Türkiye’nin rapora yanıtı, 18 Eylül tarihinde Brüksel’e gönderildi ve bu yanıt AB’nin 8 Kasım tarihinde açıklanması programlanan İlerleme Raporu taslağına balyozla vurmakla eşdeğer nitelik ve içerikte.

Yanıt,  Maraş’ın iadesi de dahil olmak üzere Lüksembourg’un başkanlığı döneminde sunulan önerileri net bir biçimde reddediyor. Dahası 36 sayfalık bu yanıt ile Türkiye tarafından Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetinin bazı uluslararası kuruluşlara üye olmasının veto edilmesine devam edileceği ve Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 10 maddelik önerilerinin dikkate alınması, alınmadığı takdirde  de Türkiye’den Kıbrıs konusunda daha başka tavizler beklenmemesi net bir şekilde belirtiliyor.

İşler iyice çıkmaza gireceğe benziyor. Türkiye’de yapılacak 21 Ekim 2007 Milletvekilliği seçimleri şimdiden start almış gibi. “Kıbrıs’ta TAVİZ YOK ve AB’ye REST” gibi cümleleri çok duyup okuyacağız anlaşılan.

   AB’nin bir evvelki başkanı olan Lüksembourg’un Başkanlığı döneminde sunulan öneri paketinin bağlayıcı özelliği zaten yoktu ve hiç olmadı da. Ayrıca Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında Haziran 2005’te gerçekleştirilen görüşmeler, resmi nitelikte değildi ve Papadopulos’un şov yapmasından ve biraz da atıp tutmasından başka hiçbir sonuca da ulaşmamıştı. Hala da öyle. Zaten gönderilen bu yanıt da her iki konuyu bu çerçevede vurguluyor.

 

Yanıtın en önemli bölümü ise “AB’ye çekilin aradan ve Kıbrıs işine müdahale etmeyin” imasında bulunulan kısım. Türkiye bu konuda bayağı ısrarlı ve açıkça Türkiye’nin BM kararları çerçevesinde “iki kesimlilik, siyasi eşitlik ve statü eşitliği ile yeni ortak devlet yapısına dayalı” bütünlüklü bir çözüm istediğini resmen ortaya koyuyor. AB’ye de “Sen karışma bu işe” diyor.

8 Temmuz anlaşmasına da değinilen yanıtta,  Teknik komiteler kurulması amacıyla başlayan görüşmelerin Kıbrıs Rum tarafının tutumundan ötürü başarısız olduğu da vurgulanıyor.

 

Tabiî ki Türkiye’nin deniz ve hava limanlarını Kıbrıs Rum bayraklı gemi ve uçaklara açması konusu ise yanıtın en can alıcı noktası. Türkiye yanıtında açıkça “Ben sözümü yerine getirdim, sıra AB’nin KKTC’den izolasyonları kaldırmasında” diyor.

Türkiye, Ankara anlaşmasının ek protokolünü, Katılım Müzakereleri başlamadan imzalamayı taahhüt ettiği üzere bu taahhüdünü yerine getirdiğini iddia ediyor ve bu nedenle de protokolü tekrar  onaylama ya da uygulamaya koymaya gerek görmediğini hatırlatıyor.  Tüm bu gerçeklere ilaveten bir de protokolün imzalanmasının, Türkiye’nin limanlarını açması ya da “Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ni” tanıması anlamına gelmediğini de açık ve net bir diplomatik dille söylüyor.

 

Türkiye’nin yanıtında ayrıca, Türkiye’nin adada asker bulundurmasının uluslararası anlaşmalardan doğan bir hak olduğu, diğer garantör devletin de (Yunanistan) adada askerinin bulunduğu belirtiliyor ve Annan planına atıfta bulunularak Türkiye’nin asker sayısının azaltılmasına karşı olmadığı da vurgulanıyor.

İşte yanıtın bu bölümünden sonra “Hazır olun asker çekimine”.

Şimdiden yavaş yavaş, gurrin gurrin kabul etmeye başlayın “asker çekme” fikrini. Sonra hazmı zor olacak.

 

İşte bu son cümle, KKTC’de yerel seçimlerden sonra oynanan “Hükümeti bozma” tiyatrosunun çok evvelden yazılmış bir senaryosu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Anlaşılan KKTC’deki hükümet değişikliğinin nedenlerinin ilk adımı, perde arkasından verilen bu mektupla yavaş yavaş resmen ve resmi belgelere dayalı olarak ortaya çıkmaya başladı…

Benim asıl korkutan, “taviz” kelimesi hiç kullanılmadan atılacak diğer “ilerleme” adımları. İnşallah 1955’lerden beridir verdiğimiz mücadeleden başımız eğik, haklarımızı kaybetmiş ve egemenliğimizden yoksun çıkmayız bu ilerlemelerden…

25 Eylül 2006
AB ile neler oluyor için yorumlar kapalı
Okunma 30
bosluk

Yalana Dayalı Rum Propagandası

Yalana Dayalı Rum Propagandası

Evvelki sene Papadopulos biraz ileriye gitmişti ve 1964-74 yılları arasında hiçbir kayıp Türk olmadığından da bahsetmişti. Ona kalsa ortalık süt limandı 1964-74 arasında. İnanmayacaksınız ama, Rumlar 1964-74 yılları arasında hiçbir kayıp Rumun olmadığı da iddiasındalar.

BM raporlarına göre Rum kayıpların 43’ü 1963 olaylarında kayboldu, ancak Rum yönetiminin Kıbrıs sorununun 1974’te başladığına ilişkin resmi politikası nedeniyle kendi resmi raporlarında bu bilgi yer almıyor. Ancak bu yıllar içinde masum Türklerin, Rumlar tarafından yollardan toplanıp hunharca öldürüldükleri de bir Kıbrıs gerçeği.

 

Kayıplar sorununu bugüne kadar istismar eden Rum tarafı son zamanlarda büyük çalkantı geçiriyor. Ölü olduğu bilindiği halde yakınlarına resmen ölü oldukları bildirilmeyip propaganda uğruna ısrarla “kayıp” olduğu ilan edilen kişilerin akıbetleri teker teker ortaya çıkmaya başlayınca, Rum tarafında büyük gürültüler kopmaya, davalar açılmaya başladı. Rum Yönetimi şimdi kendini bu badireden ve sorumsuzca davranıştan kurtarmaya çalışıyor.

Bu güne kadar propaganda uğruna yaptıkları ölü askerleri “kayıp” olarak lanse etmek oldu. Hem de resmi yollardan, resmi açıklamalar ile. Zaman zaman da dedikodu makinesini çalıştırıp “Maria’nın kocasını Türkiye’nin doğu bölgelerindeki bir kasabada görmüşler” türünden yalanlarla acılı kalplere ümit enjekte edip, Türk düşmanlığı pompaladılar.

Neyse Otonom Kayıplar Komitesinin çalışmaları ile Rumlar kendi kurdukları tuzağa kendileri düştüler. Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi’ni yıllarca çalıştırmayan Rumlar, kayıplar konusunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne de taşımışlardı sırf Türkiye’yi suçlamak ve Kıbrıs’ta olayların 1974’de başladığı hikayelerini sağlam bir kazığa bağlayabilmek için. Ama tutmadı tabi.

BM kararıyla 1981 yılında yapılan anlaşma uyarınca kurulan ve 1984 yılından beri de resmen faaliyetlerine başlayan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki resmi rakamlara göre, kayıp Türklerin sayısı 211’i 1963’e ait olmak üzere 500 kişi. Bunların tümü sivil ve aralarında hiç eli silahlı birisi yani asker veya mücahit yok. Kayıpların yüzde 26’sı kadın ve çocuklardan oluşuyor. Açıkçası sivil ve masum Türkler, suçsuz yere evlerinden, işyerlerinden ve yollardan toplanmış, sonra da acımasızca Rumlar tarafından katledilerek kuyulara atılmış. Raporlar öyle söylüyor.

Şimdi de Rumların yıllarca kayıp diye pazarladıkları propagandalarının yalan olduğu, hem Otonom Kayıplar Komitesinin çalışmaları  hem de “Pasias Davası” ile yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı.

1974 Barış Harekatı’nda ölen ve Rum Yönetimi tarafından “kayıp” ilan edilen Hristofis Pasias’ın ailesi tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” aleyhine açılan davanın son oturumunda, Pasias gibi 44 kişinin daha, öldükleri bilindiği halde, “kayıp” olarak listelendikleri ortaya çıktı.

RMMO Genel Kurmaylığı’nın çekmecelerinde 32 yıldır sümen altında yatan 44 kişi, 2000-2003 yılları arasında RMMO 1. Kurmaylık Bürosu’nda görev yapan ve kayıplar konusundan da sorumlu olan 5. Alay Komutanı Yarbay İoannis Papasavvas’ın, söz konusu duruşmada ifade vererek, mahkemeye içinde Pasias’ın da bulunduğu  44 kişinin daha ölümlerine ilişkin belgeleri ibraz etmesi, büyük ve hüzünlü bir kuyruklu yalanı daha ortaya çıkardı.

Dosya, 1974 Barış Harekatı sırasında ölen kişilerin ölüm belgeleri ile nakil ve gömülme karnelerini içeriyordu. Ölen 44 kişinin Lakatamya mezarlığına gömüldüklerini içeren söz konusu belgelerin hepsi, 23 Temmuz-18 Ağustos 1974 tarihlerinde hazırlanmış.

İşin garip ve ilginç yanı RMMO Genel Kurmaylığı’nın bu kişilerin öldüklerini ve gömüldüklerini 1974’ten beridir bildiği halde propaganda uğruna gizli tutması.

 

İşte Rum propagandasının hangi düzeyde olduğu bu olay ile apaçık ortaya çıktı.

yalana dayalı, Ahlaksız, ve acımasız.

 

Bir gerçek daha yakında ortaya çıkacak. Kayıpları büyük çoğunluğunun, 15-20 Temmuz darbesi sırasında EOKA-B’ciler ile Makarios’cular arasında çıkan çarpışmada öldüğü gerçeği. Şimdilik hepsini Türkler öldürdü iddiasındalar ama gerçek hiçte öyle değil.

1460 tane olarak deklere edilen Rum kayıpların 42’si 1964-74 arasında öldürülmüş ama tümü de Türkler tarafından değil. EOKA da Rum toplumu içinde temizlik yapmış. Kayıpların yaklaşık, 600’ü, 15 temmuz ile 20 temmuz arasında yapılan darbede Rumların kendi aralarında gerçekleşen çatışmada ölmüş, 818’i de Barış harekatında hayatını kaybetmiş. (Kaynak; Rum basını ve göz şahidi subaylar ile papazların süreç içinde basında ve kitaplarda yer alan itirafları).

 

Birde unutulmaması gereken bir başka gerçek var ki o da şimdi Rum tarafının Cumhurbaşkanı olan Thasos Nikolaos Papadopulos’un hayatını Türklere borçlu olduğudur.

15 Temmuz darbesi sırasında Makarios’cu olarak yakalanan Papadopulos, icabına bakılmak üzere şimdi Gülseren Eğitim Taburunun bulunduğu RMMO kampında, darbeciler tarafından hücreye hapsedilmişti. Barış Harekatı olmasaydı, bu gün Papadopulos hayatta olmayacaktı ve “koşarken elektrik direğine çarptı öldü” veya “İsyancı Türkler öldürdü” yalanı ile tarihin tozlu sayfalarına “kayıp” diye geçecekti.

21 Eylül 2006
Yalana Dayalı Rum Propagandası için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

Türkiye’nin AB yolu belli oldu

Türkiye’nin AB yolu belli oldu

Türkiye’nin AB Ortaklık müzakerelerinde Limanlar sorunu nedeni ile geldiği kavşakta seçtiği yol artık açık seçik belli oldu. Bu yolun istikameti “İmtiyazlı Ortaklık”.

 

Zaten başka türlüsü de olamazdı. Kıbrıs Rumlarını tanıma konusu veya Limanların Rum bandıralı gemilere açılması konusu, olsa da olmasa da, veya bunlar Müzakere Çerçeve Belgesi içine yazılmamış olsa da olmasa da, yolun sonu belli; İmtiyazlı Ortaklık.

 

Kıbrıs sorunu her ne kadar görüşmelerin seyrini değiştirecek bir etken durumunda gözükse de, 24 Nisan 2004 tarihindeki referandum oylamasında her iki taraftan “EVET” çıkmış ve Annan Planı gereğince “Birleşik Kıbrıs Devleti” kurulmuş ve Kıbrıs sorunu masadan kalkmış olsaydı dahi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılma görüşmeleri ve süreci içinde taraflar, üstesinden gelinemeyecek bitmez sorunlarla boğuşuyor olacaklardı.

 

Sorunun kökeninde Türkiye olduğu kadar AB’nin kendisi de eşit paya sahip. AB’nin genişleme sancıları çektiği gün gibi aşikar. Bunu kimseler inkar edemez. Birliğe son olarak katılmış on yeni devleti dahi daha hazmedememiş gözüküyor Avrupa Birliği. Her giren, kendine has yeni bir sorunu da beraberinde getiriyor. Polonya ve Romanya örnekleri daha çok taze.

 

Avrupa Parlamentosunun ön ve arka bahçesinde konuşulanlar ile, sade Avrupalının evinde söyledikleri tıpa tıp aynı. Yüzyıllardır başlarını ağrıtmış, topraklarının çoğu Asya’da olan büyük ve fakir görünümlü bir Müslüman ülkenin, içlerine girmesine pek de istekli değiller. Bunu dilencisinden, başbakanına kadar hepsi ya fısıltı halinde, yada kelime aralarında söylüyorlar. Üstelik Türk insanına Avrupa’da serbest dolaşım hakkı verileceğini bırakın tartışmayı düşünmek bile istemiyorlar.

 

AB ile Türkiye’nin flört devrinin bitmesinden sonra toplumların düşüncelerinin yavaş yavaş ortaya çıkması ile Türkiye’nin üyeliği konusunda Avrupa’da görülen soğuma ve isteksizlik, “her etki bir tepki doğurur” kuralına uygun olarak Türk halkı üzerinde de bir karşı reaksiyon oluşturdu. Türk halkı da artık eskisi gibi AB üyeliğine çok sempatik bakmıyor.

 

AB’nin 21.ci yüzyıldaki hedefi ortaklık sayısını yirmi yedi ile sınırlamak ve sınırları etrafında alanlar oluşturarak bu ülkeler ile AB ve uluslararası değerler çerçevesinde siyasi, ekonomik, kültürel, enerji, kaçak göçle mücadele gibi alanlarda işbirliği yapmak.

AB’nin sınırlarının şimdiden belirlenmiş olduğu kesin. Türkiye bu sınırların içinde yer almıyor. Türkiye’nin yeri, AB’nin etrafında yer alan “Tampon Bölge” içinde. Ne tam ortak, ne de “Üçüncü Devlet” olarak tanımlanan bir ülke. Hem ortak hem değil.

 

Konuya bu açıdan bakıldığında “İmtiyazlı Ortaklık” tanımının çok kibar bir tanım olduğu kadar “Doğruları da Yansıtan” bir tanım da olduğu ortaya çıkar. Bunun kabullenilmesi zamanı yavaş yavaş geldi ve neredeyse de kapıda. Hazırlıklı olmakta fayda var.

 

Türkiye’nin imtiyazlı olsa da olmasa da, AB’nin bir üyesi olması, İslam dünyası ile Batı arasında gittikçe gerilmekte olan ilişkilerin geliştirilmesinde önemli bir avantaj sağlayacağı kesin. Her Avrupalı bu konuda hemfikir.

Bu nedenle de Türkiye, Avrupa için “Ne atılır ne de satılır” konumunda. Hem istemiyor hem de vazgeçemiyor. Türkiye hükümetlerinin, AB üyeliği hedefinin peşinden gitmenin Türkiye çıkarlarına uygun olduğunu düşündüğü sürece, AB’nin de görüşmeleri koparmadan sürdürmesi Avrupa’nın çıkarına olacağını tüm Avrupalı politikacılar çok iyi biliyor ve bu konuda da hemfikirler.

 

Bu görüşle yola çıkıldığında, AB-Türkiye müzakerelerinin geleceği konusunda kahin olmaya gerek kalmıyor.

Müzakerelerin Türkiye kanadındaki değiştirilemez gerçek, Mart 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimi, 21 Ekim 2007’de de Milletvekilliği seçimleri yapılacağı nedeni ile hiçbir siyasi partinin Kıbrıs konusunda bırakın taviz vermeyi, taviz gibi görünebilecek bir davranışa bile girmesinin düşünülemez olduğudur. AKP’nin tek başına iktidar olamayacağı büyük bir olasılık olarak ortada dururken Kıbrıs ile ilgili herhangi bir taviz söz konusu bile olmayacak.

AB kanadındaki gerçek ise, Katılım Ortaklık Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesinde yer alan Kıbrıs Rum bayraklı gemilere Türkiye limanlarının açılmasının, geri alınamaz bir koşul olması.

 

AB’den limanlar konusunda tükürdüğünü yalaması, Türkiye’den de bu seçim döneminde iktidardaki AKP hükümetinden taviz vermesi beklenmeyeceğine göre ortada iki olasılık bulunmaktadır.

1-      Türkiye’nin Kıbrıs’ta Rumları memnun edecek  bir tavizle Limanların açılmasının başka bir sonbahara ertelenmesi ve müzakerelerin Ulaşım içermeyen bir başlık altında devam ettirilmesi,

2-      Kapalı kapılar ardında “İmtiyazlı Ortaklık”ın kabul edilmesi, iç tribünlere “Asla Taviz Yok” kükremelerinin duyurulması ve görüşmelerin her hangi bir taviz verilmemiş havası ile, hiçbir şey olmamış gibi devam ettirilmesi.

 

Sizin aklınıza hangi seçenek daha mantıklı geliyor.

21 Eylül 2006
Türkiye’nin AB yolu belli oldu için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

KKTC’de Makyavelli Hükümeti

KKTC’de Makyavelli Hükümeti

Ne biçim bir hükümet sistemi bu “Makyavelli”. Yeni mi çıktı da biz duymadık, kitaplarda yazıyor da biz mi okumadık dediğinizi duyar gibi oluyorum.

 

Nicolo Makiavelli, 1469-1527 yıllarında İtalya’da yaşamış olan Floaransa’lı asil bir ailesinin 2.ci çocuğu. 1505 yılında kaleme aldığı, 1515 yılında da basılan (Yöneticinin Oğlu) “Prens” adlı kitabı hala daha güncelliğini korumakta. Bu ünlü kitabın çok kısa bir özeti, 5 kelimelik bir cümle ile tanımlanabilir; “Hedefe giden her yol mübahtır[1]”.

Yani siz bir hükümet mi kurmak istiyorsunuz, Milletvekili ayartmak da, para teklif etmek de, gerekirse ve yasalar izin veriyorsa yılların baryası AKEL ile bu hükümeti kurmak da mübahtır.

Yeter ki hedef hükümet kurmak olsun. Ama doğru, ama yanlış, ama halk desteği var, ama halk desteği yok, hiç önemli değil. Önemli olan hedefe varmaktır.

 

Varlığını hissettiğimiz ama yönünü kestiremediğimiz ve nereden geleceğini daha algılayamadığımız bir tehdit var havada.  Sanırım, acılı yıllar sonrası 1974 Barış Harekatı ile kavuştuğumuz özgürlüğümüzün, yaşamakta olduğumuz güvenli ve onurlu yaşamımızın ve kendi topraklarımız üzerinde sürdürdüğümüz egemenliğimizin üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır.

 

Bir taraftan artık komşu demeye dilimin varmadığı, elinde olsa soluduğumuz havayı bile bizden esirgemeye kararlı olan yanı başımızdaki Rum’un uyguladığı izolasyonlar ve ambargolar acımasızca sürerken, diğer taraftan, nüfusu yaklaşık 1 milyon olan Avustralya’nın kuzeyinde yer alan Hıristiyan Doğu Timor’un, nüfusu 223 milyon olan Müslüman Endonezya’dan tek taraflı ayrılmasına onay veren ve gün sektirmeden devlet olarak tanıyan BM ve AB’nin baskıları üzerimize tufan gibi gelirken, boş iç çekişmeler ve ucuz politikaların bizi hiçbir yere götürmeyeceği gün gibi aşikar.

 

İç politikamızda son 10 gündür gelişen olaylar hiçte iç açıcı değil.

Bir taraftan CTP’ye bakıyorum, diğer taraftan ÖRP’ye bakıyorum, ikisini yan yana koyup oluşacak CTP + ÖRP Koalisyon Hükümetine bakıyorum, bu hükümet CTP + AKP hükümeti mi yoksa CTP + ÖRP hükümeti mi bir türlü karar veremedim.

 

CTP 25 Milletvekili ile koalisyon hükümetinde büyük ortak, ÖRP’de 3 Milletvekili ile küçük ortak gibi gözükse de gerçekte küçük ortak olan CTP bu yeni hükümette.

CTP’nin büyük ortağı ise AKP.

AKP’den ÖRP kanalı ile gelecek hiçbir isteğe veya talimata, CTP’nin artık “Hayır” demek gibi bir lüksü olamayacak. Aslında biraz kibar bir deyim kullandım “Lüksü yok” derken. Gerçekte gelen talimatı beğense de beğenmese de, CTP’nin 36 yıllık  ilkelerine uysa da uymasa da,  Kıbrıs Türkü için uygun olsa da olmasa da illaki “Evet” deyip baş eğmek zorunda artık. Bir kere yakayı hem ÖRP’ye hem de AKP’ye kaptırdı. Bundan kurtuluşu yok.

 

ÖRP ise daha işin başında kuruluş sıkıntılarını atlatamamış. Listeye bakınca 15 kişiyi bile çok zor buldukları gün gibi aşikar. Şampiyonluğa oynayan takımların ekibinde ünlü ve deneyimli sporcular bulunması, maç yaparken tribünleri dolduran taraftarları olması gerekirken, ÖRP’de şimdilik her ikisi de yok ve hiç de olamayacağa benziyor.

Arkalarında halk desteği yok, taraftar yok. Daha “Elinize sağlık” diyen de yok. Destek sadece CTP’den ve nedense de CTP kendisini bu işten sorumlu hissediyor.  Genelde savunma, suçlu psikozudur ve CTP’de şimdilik bu psikoz içinde.

 

ÖRP’nin AKP’den aldığı hayat öpücüğü ancak 21 Ekim 2007’ye kadar götürebilecek gibi gözüküyor kendilerini. Türkiye’de artık seçim tamtamları çalmaya başladı. İçteki seçim saldırılarından ve çekişmelerinden AKP’nin başı iyice ağrımaya başladığı gün, KKTC’de  de ÖRP’nin sonu başlıyor olacak.  Gözüken köy kılavuz istemez.



[1] Mübah = Zorunluluk nedeni ile yapılması durumunda ceza gerektirmeyen eylem. Ana Britannica

 

18 Eylül 2006
KKTC’de Makyavelli Hükümeti için yorumlar kapalı
Okunma 87
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar