AP’deki iki sandalyemiz

AP’deki iki sandalyemiz

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin 6 Haziranda yapılacağı neredeyse kesinleşti.


1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında temsiliyetin belli oranlarda müşterek olacağına dair bir koşul olmasına ve AB’nin de 6 sandalyelik temsiliyetin 4 Rum, 2 Türk şeklinde olacağına dair yıllar öncesine giden kuralına rağmen, yıllardır Rumlar önce AKPM’deki 2 sandalyelerimizi işgal ettiler sonra da 1 Mayıs 2004 tarihinde de Avrupa Birliğine girince Avrupa Parlamentosundaki sandalyelerimizi de hakları olmadığı halde gasp ettiler.


Hala daha da gasp etmeye devam ediyorlar.


Bize ait sandalyelerde yıllardır sıkı sıkıya oturuyorlar ve sandalyelerimizi de bize vermemek için elden gelen her yolu deniyorlar.


Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, içinde benim de ismimin yer aldığı yaklaşık 100,000 Kıbrıslı Türk’ün ismini sınır kapılarına asarak oy kullanabileceklerini ve Avrupa Parlamentosu Milletvekilliği seçimlerinde aday olabileceklerini söylüyor ama bunun gerçekleşmemesi için de uzun arayışlardan sonra dâhiyane denilebilecek küçücük bir de koşul yaratmışlar. 


Bu küçücük ve önemsiz koşul da, oy verecek veya adaylığını koyacak olan Kıbrıslı Türklerin Rum kesiminde ikamet etmesi. 


Bu tabii gerçekte, Rum’un Türkler aday olmasın diye uydurduğu yapay ve AB’de benzeri olmayan bir kural.


Ne kadar geçerli olduğu da tartışma kaldırır.


Konuya Cumhurbaşkanlığının itiraz etmesi ve AB’nin sorunu çözebilecek ve bu konuda karar verebilecek ilgili birimlerine resmen taşıması gerekmekte.


Seçmen veya aday Rum ise, nerede ikamet ettiği çok önemli değil. Ama Kıbrıslı Türk ise illaki Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin borusunun öttüğü topraklarda ikamet etmesi gerekmekte.


Rum İçişleri Bakanı Neoklis Silikiotis önceki gün Rum Meclisi İçişleri Komitesi’nden, yurt dışında sandıkların kurulması ve seçimlere ilişkin diğer dört yasa değişikliğini bir an önce onaylamaları talebinde bulundu. Arkasından da “Hak sahibi AB vatandaşları”nın seçmen kütüklerine kayıtlarını kolaylaştıracak bir yasa önerisi hazırladı ve onu da Rum Bakanlar Kurulu’na sundu.


Sunulan tasarıya göre yurt dışında, başta Yunanistan ve İngiltere olmak üzere, ABD, Rusya, Avustralya, Kanada, Fransa, Lübnan, Katar, Dubai gibi toplamı 30’u bulan çeşitli ülkelerde kurulacak sandıklarda Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşları Kıbrıs’ta ikamet etmemelerine rağmen oy kullanabilecekler.


Onların nerede ikamet ettikleri veya Kıbrıs’ta yaşayıp yaşamadıkları çok önemli değil. Yeter ki Rum olsunlar. Yaşadıkları ülkede sandıklar açılır ve oyları kabul edilir. Ama iş Kıbrıslı Türklerin oy kullanmasına gelince, illaki Rum tarafında ikamet etmeleri birinci koşul olur.
Ne gerekçe ve ne ayırım ama. Tam da Rum kafasına uygun.


Hani Kıbrıslı Türklerin politik eşitliği.


Nerede vatandaşların eşit olduğu.


Hristofyas, Cumhurbaşkanı Talat ile yaptığı müzakerelerde vatandaşlık haklarından ve siyasi eşitlikten bahsederken ağzı doluyor ama iş uygulamaya gelince Kıbrıslı Türkleri aniden ikinci sınıf vatandaş konumuna veya adada yaşayan Maronitler, Latinler ve Ermeniler gibi azınlık sınıfına dahil ediyor.


İnsan haklarına saygılı, “Adaleti” AB’nin kuruluş ilkesinin temeli sayan Avrupa Birliği ne vakit Rumların bu tür tek yanlı ve Kıbrıslı Türkleri dışlayıcı yöntemlerine dur diyecek veya müdahale edecek, gerçekten çok merak ediyorum.


Sonra da bize soruyorlar niye AB’ye karşıyız diye.


Niye olmayalım ki.


AB bu güne kadar haklarımızı mı savundu, yoksa anavatan Türkiye gibi bize gerçek bir hami ve haklarımızı sonuna kadar savunan bir garantör mü oldu.


1974 öncesi, Kıbrıslı bir Rum ile mahkemelik bir davası olan Kıbrıslı bir Türk’ün Rum Mahkemelerinde dava kazandığını hiç görmemiş ve hiç duymamıştık.


Şimdi de boyutları ve konusu değişik ama gene aynısı oluyor.


Kıbrıslı Türklere herhangi bir hak tanımamak için elden gelen yapılıyor. Yasal veya değil. Yeter ki Kıbrıslı Türklere herhangi bir çıkar sağlamasın. Aynen 1974 öncesinde olduğu gibi.

14 Şubat 2009
AP’deki iki sandalyemiz için yorumlar kapalı
Okunma 44
bosluk

Rumların Bitmeyen Yalanları

Rumların Bitmeyen Yalanları

Gün geçmiyor ki, Rumların yalana dayalı bir propagandası ortaya çıkmasın.


Adamların işi, yalana dayalı propaganda yapmak ve kendilerini ya mazlum konumuna sokmak, ya da haksız oldukları halde, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıp, haklı olduklarını herkese inandırmak.


İnanılır gibi değil.


Hiç kimse yalanı Rumlar gibi söyleyemez, sonra da söylediğine kendi de inanmaz.
 
Bu uygulamaya 1960’da Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra ilk kez,  21 Aralık gecesi Türklere Tahtakala’da ateş açıp, Türkler isyan etti diye yaygarayı koparmakla başladılar. Sonra da Kıbrıs sorununun her aşamasında bu taktiği başarı ile uyguladılar.


En büyük yalanları da, Türk Milletvekillerini Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisinden “ölüm tehdidi” ile attıktan sonra, (Bakınız Glafkos Kleridis’in My Depositions adlı kitabı) “Ayrılıkçı Türkler adayı taksim etmek için Kıbrıs Cumhuriyetindeki görevlerinden ayrıldılar” diye kopardıkları yaygara oldu. Hala daha 1960 sonrası doğan Rumlar, 1963’de olayları Türklerin başlattığına ve Devlet dairelerinden de Kıbrıs’ı taksim etmek için ayrıldıklarına inanmaktadırlar.  Hem kilisede, hem evde, hem de okulda bu bilgiler beyinlerine devamlı olarak işlendiği için zaten başka seçenekleri de olamazdı.


Yalan üstüne kurulu politika, 21.ci yüzyılda yalanla yıkanan beyinler.  


İnanması gerçekten çok zor. 


Son 4.5 yıldır her ay Slovak Elçiliğinin organizasyonu ile ara bölge içinde yer alan Ledra Palas’ta yapılan Türk ve Rum Siyasi Parti Liderleri toplantısına katılmaktayım. Geçmişten gelen iki tane de prensip kararı veya yazılı olmayan kural var.


Birincisi, geçmişte yaşananlardan dolayı bitmeyen münakaşalar ve suçlamalar içine girmemek.


İkincisi de konuşulanları dışarı taşımamak.


Biz Türk Siyasi Parti temsilcileri, her koşulda bu yazılı olmayan kurallara hep uyduk. Rumlar geçmişe dönüp bizi suçlamaya çalıştıkları vakit biz de eteğimizdeki taşları onlara fırlattık, Rumlar dışarı çıkıp konuştukları vakitte, biz de konuşmaya başladık ve doğruları söyledik. 
 
Aslında bu bilgileri, Rum siyasiler ile atamızdaki yazılmayan kurala sadık kalıp açıklamayacaktım ama artık vacip oldu.


Politis gazetesinin 7 Şubat 2009 tarihli sayısında, 21 Ocak 2009 Çarşamba günü yaptığımız toplantıda, adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNFICYP) bana göre “Komutanı”, İngilizce çeviri kurallarına göre de “Kurmay Başkanı” olan Albay G.A.C. Hughes’un yaptığı sunu formatındaki konuşması yer aldı ve Rum tarafında fırtınalar koptu.


Doğal olarak da benden günah gitti.


Artık ben de konudan bahsedebilir, üzerinde yorum yapabilirim.



Bu görsel sunu şeklindeki konuşma içinde Albay Hughes, adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNFICYP) görev, sorumluluk ve geçmişte yaptıklarından bahsederken adadaki Türk Barış Kuvvetlerinin (TSK), Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerinin (Mücahit Ordusu), Rum Milli Muhafız Ordusunun (RMMO) ve Yunan Alayının (ELDYK) sayısından da bahsetti.  


Albay Hughes’un verdiği resmi rakamlar bir bomba gibi düştü toplantının ortasına. Ben de elimde olmayarak fotoğraf makinem ile üzerinde birliklerin sayılarının bulunduğu perdenin resmi çektim, çünkü gözlerime inanamamıştım.


Yılların yalan Rum propagandası, güya kendimi titiz bir araştırmacı olarak addeden beni bile yanıltmış.


Albay Hughes’un verdiği bilgiye göre adada tarafların mevcut asker sayısı;
Türk Barış Kuvvetleri (Turkish Troops kelimesini kullanmıştır) 21,000
Güvenlik Kuvvetleri (Turkish Cypriot local Army kelimesini kullanmıştır) 3,000
Komutanların (Commanders kelimesini kullanmıştır) çoğu Türkiye’dendir. General Zorlu çok ünlü bir askerdir. ISAF ve Bulgaristan’da Barış Koruyucu (Peace Keeper kelimesini kullanmıştır) olarak şöhreti vardır. General Recep, NATO Kuzey VA’dan geldi ve o da ünlü bir generaldir.


Rum Milli Muhafız Ordusu ise;
Rum Milli Muhafız Ordusu 12,500
Kıbrıs Yunan Alayı (ELDYK) 1200-1500
RMMO İhtiyat askerleri 60,000 kişidir.
Subayların (Officers kelimesini kullanmıştır) tümü Yunanistan’dan gelmektedir.


Görüldüğü gibi, yıllardır Rumların ağzındaki yalan sakızı, Kıbrıs’ta 40 bin Türk askerinin olduğu şeklindeydi ve maalesef herkesi de inandırmışlardı. Üstüne üstlük, kendi Rum birliklerinin sayısından da, yani 74 bin kişilik bir Rum ordusundan da hiç bahsetmiyorlardı.


Şimdi takke düştü kel göründü.


Artık adadaki Rum ordusunun sayısının 74 bin kişi olduğu resmi bir açıklama kazandı.


Şimdi bir BM veya AB yetkilisi çıksın ve yıllardır “Türk askeri giderse adaya barış gelecek” diyen Rumların bu 74 bin kişilik ordusunun nereye gideceğini bize söylesin.


74 bin kişilik Rum ordusu adada mevcut iken bu barış adaya nerden ve nasıl gelecek?.


74 bin kişinin elindeki ve evindeki silahlar ne olacak.


Türk asker adadan giderse, 1963-1974 yılları arasında yaşadığımız gibi bu 74 bin silahlı Rum’un katliamından bizi kim kurtaracak. 

11 Şubat 2009
Rumların Bitmeyen Yalanları için yorumlar kapalı
Okunma 56
bosluk

Şartlı Tahliye Ve Suç Patlaması

Şartlı Tahliye Ve Suç Patlaması

Nerden çıktı bu “Şartlı Tahliye” ile ilgili Tüzük hiç anlamadım.


Ya bu hükümet ayda yaşıyor ya da insanımızın isteklerinin ve düşüncelerinin farkında değil.


İnsanımız, bu dünya güzeli küçücük ülkemizde işlenen ve yeni yeni duymaya başladığı yüz karası suçlardan ürkmüş ve bıkmış durumda.


Yargıçlardan verdikleri cezaları arttırmasını beklerken, ayda yaşayan hükümet aniden bir “Şartlı Tahliye” kararı çıkartıverdi.


Bu kaçıncı indirim.


Bu kaçıncı cezaları düşürtme.


Mahkemelerimizin verdiği cezalar azaltılacağına, suç işlemeyi caydırmak için arttırılması gerekmektedir.


Bu güne kadar biz hiç üniversitenin bahçesinde yürüyen bir kıza, tecavüz edildiğini mi duymuştuk.


Kendi öz kızına tecavüz edeni mi görmüştük.


Yoksa küçücük erkek çocuklarına tecavüz eden sapıklar mı yetiştirmiştik yüzyıllardır da haberimiz olmadı.


Sinemaya gider gibi adaya sabah feribotla gelip, evleri soyup soğana çevirdikten sonra akşam kaçmaya yeltenen mi istersin, 30-40 yıl çalışıp biriktirdikleri ile hayatlarının son yıllarında rahat etmek ve huzur içinde yaşamak için KKTC’de ev alıp yerleşen yabancıları hem öldürüp hem de evlerini talan edeni mi istersin, her gün artış eğilimi gösteren uyuşturucu kullanımı ve satışını mı istersin, yoksa namusu ile çalışan bir dövizciyi parası için öldüren, yanında çalışıp ekmeğini yiyen nankörleri mi istersin.


Hangi birini sayayım. Bunların benzeri onlarca değişik ve bu güne kadar hiç  duymadığımız suçlar ve bu suçları işleyenler türedi aniden.


Yakalananların hepsi de hapishanede.


Kıbrıslı Türkler artık bu canilerden ve suç makinelerinden nefret etmektedirler.


İçinde olduğumuz ekonomik felaketten dolayı da suç işleme sayısının artış göstereceği kesin. Bunun tedbiri de cezaları artırmakla ve mahkumiyet süresini de uzatmakla alınabilir ancak. 


Zaten bu suçlular daha mahkemede cezaları kendilerine yargıçlar tarafından okunurken, kafalarında “CEZA İNFAZ YASASI”na göre cezalarından kaç gün bağışlanacağını hesap etmektedirler.


Mahkeme tarafından 10 yıl hapis cezasına çarptırılan bir suçlunun cezası, daha ilk günden “İyi hal ve tavır” göstermesi karşılığında “CEZA İNFAZ YASASI”na göre altıda bir (1/6) oranında indirime uğrar.


Yani 10 yıl (120 ay) ceza alan mahkumun cezası neredeyse otomatikman 1 yıl 8 ay (20 ay) indirime uğrar ve daha ilk günden 10 yıllık ceza, 8 yıl 4 aya düşer.


Arkasından mahkumun hapishanedeki tavırları göz önüne alınır ve “TERAKKİ BAĞIŞ”ı veya “ÖZEL BAĞIŞ” adı altında bir indirim daha yapılır. Mahkumiyetin uzunluğuna bağlı olarak ortalama her bir yıllık mahkumiyete 1 aylık indirim de buradan verilir ve Mahkeme tarafından 10 yıl (120 ay) hapislik cezası ile cezalandırılan bu mahkumun cezası kendi başına “2 yıl 8 ay”lık bir indirim sonrasında, yedi yıl dört aya düşer (88 ay). 
 
Zaten insanımız yıllardır bu “CEZA İNFAZ YASA”sına ve mahkemelerimizin verdiği düşük cezalara karşıydı ve artırılmasını istemekteydi.


Her sene “ADLİ YIL” başlangıcında yapılan törenlerde Yüksek Mahkeme Reisi yaptığı konuşmasında Meclisten yardım ister ve işlenen suçların sayısının ve çeşitliliğinin artmış olmasını vurgulayarak, cezaların arttırılmasını, mahkumiyetlerin de ağırlaştırılmasını talep eder. Ama siyasiler bunu duymaz ve üstünden de çıkarak “Yetki onlarda. Arttırsınlar cezaları” diyerek bu isteği yerine getirmezler.   
     
Şimdi bir de, “CEZA İNFAZ YASA”sı ile indirilen mahkumiyet sürelerine “ŞARTLI TAHLİYE” eklendi.


 “ŞARTLI TAHLİYE”, Cinsel saldırı veya tecavüz, Silahlı soygun, Taammüden adam öldürme ve Uyuşturucu satıcılığı ve kullanımı suçlarından mahkum olanlara uygulanmaması kaydı ile yürürlüğe girdi ama, CEZA İNFAZ YASA”sı ile zaten “2 yıl 8 ay” indirilmiş mahkumiyet süresine bu ŞARTLI TAHLİYE, 2 yıl 4 ay daha indirim sağlayarak, mahkumun mahkemede 10 sene mahkumiyet cezası almış olmasına rağmen, toplam 5 yıl yani 60 ay hapiste yattıktan sonra tahliye edilmesini sağlayacaktır.
 
KKTC halkının vicdanına bu ŞARTLI TAHLİYE uygulaması ile büyük bir sızı girmiştir. Cezaların ağırlaştırılması beklenirken, tam tersine mahkumiyet süresinin kısaltılmasını hiç kimse tasvip etmemiştir.


Türkiye’de yıllar önce çıkarılan RAHŞAN AFFI’nın olumsuz sonuçları ortadadır.       


Umarım bizde de, “Nasıl olsa Mahkemenin verdiği cezanın yarısını yatacağım” mantığı ile suç patlaması yaşanmaz. Yaşanırsa, bunun hesabı bu kararı alan kişilere ahrette de olsa sorulmalıdır.

8 Şubat 2009
Şartlı Tahliye Ve Suç Patlaması için yorumlar kapalı
Okunma 89
bosluk

Kasımda Anlaşma Varmış

Kasımda Anlaşma Varmış

“Aç tavuk kendini arpa ambarında zannedermiş” ya işte “Kasımda Anlaşma var” diyene de verilecek en güzel ve en doğru yanıt, sadece bu güzel ve anlamlı atasözüdür.
 
Üstelik bu sözün arkasında bir de şantaj var.


Kıbrıs’ta Kasım’a kadar bir anlaşma olmazsa Türkiye AB’ye alınmayacakmış!


Rum’un aklı fikri, bir oldu bittiye getirip adanın tümünü ele geçirmek ve Kıbrıslı Türklere yaşam hakkı tanınamamak. Aynen Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızı 1936 yılından 1996 yılına kadar kocaman bir yasak bölge içine hapsettikleri gibi.


Yunanistan AB’ye girdi de ne oldu.


Yasak Bölge tümden mi kalktı, yoksa adlarına Türk denilmesi bile yasaklanmış soydaşlarımız, insanca yaşama mı kavuştu? Hala daha seyahat özgürlükleri bile kısıtlı.


Hristofyas Kıbrıs’ta “Serbest dolaşım, mülk edinme ve yerleşim” başlıklı gazeller okurken, Batı Trakya’daki soydaşlarımız AB’ye rağmen bu hakların hiç birine sahip değil. Kendi müftülerini bile özgür iradeleri ile seçemiyorlar.


Kıbrıs’ta çözüm isteyen Helenler önce Batı Trakya’daki soydaşlarımıza tanıdıkları haklarla bize örnek olsunlar sonra buyursunlar çözümü konuşalım. 


Rumlara göre, çok gizli bir toplantı sonrasında doğrudan müzakerelerin Kasım 2009’a kadar tamamlanması, müdahil bütün taraflarca kabul edilmiş. Aksi takdirde çözüm prosedürü çok kötü bir şekilde etkilenecekmiş.


Rum siyasilerin ağızlarına kadar düşmüş olan bu toplantı ne kadar gizliydi, gerçekten de anlayamadım. 


Talat, Nisan 2010’da seçimi kaybedebilirmiş ve bu gerçekleşirse de adada kalıcı bir çözüme ebediyen veda edilecekmiş.


Aslında bu cümlenin Türkçe çevirisi “Çözümü Talat’la bulduk bulduk aksi takdirde CTP’nin kuzeyde iktidarı kaybetmesinden sonra bir CTP’li olan Talat’da giderse, yerine gelecek olan CTP’li olmayacak ve çözüm de hayal olacak” dır. (Çözüm kelimesinden sonraki metnin çevirisi biraz kaba ve aşağılayıcı olduğundan onu yazmak istemedim.) 


İşin şantaj kısmına gelince,  Türkiye-AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi konusu, yani 6 Kasım 2009’da sunulacak “Türkiye-AB Katılım Müzakereleri 2008 yılı İlerleme Raporu”, Kıbrıs sorununun çözümüne zaman sınırı getiriyormuş ve de çok önemliymiş.


Kasım ayına kadar anlaşmanın Kıbrıs’ta parafe edilememesi halinde, Brüksel Türkiye’nin üyelik sürecine ciddi engeller koyacakmış ve bu da Kıbrıs’taki müzakereleri kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyecekmiş.


Kıbrıs müzakerelerinin belirtilen tarihin ötesine sarkması halinde ise Mehmet Ali Talat’ın Cumhurbaşkanlığı’na yeniden seçilmemesi ihtimali olabilirmiş ve böyle bir gelişme de (gerek uluslararası camiada gerekse Kıbrıs’ta) müzakerelerde halen sürmekte olan çıkmazı resmileştirecekmiş.


Rum siyasi açıkça bir şantaja yelteniyor ve Türkiye’ye “ya Kıbrıs’ı verirsin ya da AB’yi unutursun” demeye getiriyor.


Aslında bu iddiaların hiçbir tutar tarafı yok.


Üstelik her hangi bir gizliliği de yok.


Kıbrıs konusuna müdahil taraflar böyle bir mutabakata imzayı da hiçbir zaman atmadılar.


Tüm bunları iddia eden Rum siyasi, kendini arpa ambarında, Kıbrıs’ı AB’nin merkezi, AB’yi de dünyanın merkezi sanıyor. Türkiye’nin AB’ye girmek için Kıbrıs’ı feda edebileceği rüyalarını görüyor. Rüyadan da öteye pembe hayaller içinde yüzüyor.
 
Göstergeler, 6 Kasım 2009 raporunun olumsuz çıkması halinde Brüksel’in Türkiye’ye değil Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetine yaptırımlar uygulayacağı, “Yeter artık boyuna posuna bakmadan çıkardığın sorunlara. Çekil artık ayaklarımızın içinden” diyeceği yönünde.
 
Türkiye Kıbrıs’taki haklarını kaybetmek karşılığında, sonucunun ne olacağı belli olmayan AB’ye katılım müzakerelerini devam ettirmek niyetinde değil. Bunun deneyimlerini hem 19.cu yüzyılda Girit’te, hem de 5-10 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde acı bir şekilde kendi içinde yaşadı. MGK’yı sivilleştirirse, CMUK’u çıkarırsa, AB’ye uyum yasalarını geçirirse, falanı yaparsa, filanı kabul ederse AB’ye katılabilir yalanlarını yuttu ama hiçbir şey olmadı. Artık karnı bu tür elma şekerlerine tok.


Üstelik bir de BBC’nin yaptığı bir araştırma var.
BBC’nin dünya genelinde düzenlediği son anketin sonuçlarına göre,  katılımcı 21 ülke içinde AB’nin dünyadaki etkisine olumsuz bakanların çoğunlukta olduğu tek ülke Türkiye.


Türkiye’de yaşayan Türk vatandaşlarının AB’ye olan “Güvenleri” bir sene evvelki %44 oranından bu sene %34’e düşmüş. AB’ye “Olumsuz” bakanların oranı ise yüzde 40’tan 44’e yükselmiş.


Yani Türkiye vatandaşları için, Rum siyasinin hayal ettiği gibi “Kıbrıs AB’nin merkezi, AB de dünyanın merkezi” değil.


Türkiye aniden AB’siz de yaşayabileceğini, böğründe bir Orta Doğu, doğusunda da koskoca bir Asya olduğunu fark etmiş.


Gelecekte Türkiye’nin, Orta Doğu ve Asya’da oluşacak Yeni Dünya’nın  önemli bir aktörü olacağı kesin. Rumlar ise hala daha Kıbrıs’ın tümüne sahip olmak hayali görmeye devam edecekler, taa ki başlarına saksı düşüp uyanana kadar.

7 Şubat 2009
Kasımda Anlaşma Varmış için yorumlar kapalı
Okunma 36
bosluk

Hillary, Türkiye Ve KKTC

Hillary, Türkiye Ve KKTC

Demokrat Parti içindeki başkan adaylığı yarışında 18 milyon oy toplamasına rağmen Barack Obama’ya yenilen New York Senatörü Hillary Clinton’un, ABD’nin Dışişleri Bakanlığına getirilmesi yeni Başkan Obama’nın kalitesini ortaya koydu.


Bizde olsa, Bayan Hillary’nin siyasi hayatı son bulmuş, hayatı bile kaymıştı şimdiye.


Rakibi ile birlikte çalışmayı tercih eden ve ona ABD’nin “Dünya Siyaseti”ni teslim eden Obama, bence dünyaya ABD’nin bundan sonra uygulayacağı “Dış Siyaseti”nin ne olacağının mesajını da verdi. 


Rakiplerini ezmek yerine yücelten bir başkan, aynı politikasını belli ki, dünya siyasetinde de uygulayacak.


Bush döneminin agresif dış siyasetine karşın bundan böyle Obama’nın daha yumuşak ve agresif olmayan bir siyaset uygulayacağını, Obama iktidarının daha bu ilk aylarında söylemek için kahin olmaya gerek yok.


Hillary Clinton’un, ABD’nin Dışişleri Bakanlığına getirilmesi önerisinin Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde 1’e karşı 16 oyla onaylanması, ve bu bir adet “Hayır” oyunun da Hillary Clinton’un kişiliği ile ilgili olmayıp, Dış İşleri Bakanının maaşı ile ilgili olarak yıllar önce kullandığı olumlu oydan kaynaklanması, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin de Obama’nın bu kararının arkasında olduğunu göstermekte. Komitede üyelerin tümü Demokrat Partiden değil. 


Gene bizden örnek verirsek, Bayan Hillary komiteden, iktidar partisinin komitedeki üyelerinin sayısı kadar oy alabilirdi ancak. 


Hillary Clinton’un iki tane de ayrıcalığı var.


Hem de bana göre çok önemli iki ayrıcalık.


Birincisi eşinin sekiz yıl Amerika Birleşik Devletleri başkanı olması.


İkincisi kendisinin ABD Senatosunda, New York senatörü olarak görev yapması.
 
Eski ABD Başkanı Bill Clinton’un eşi olarak sekiz yıl “First Lady” görevi yapması, Türkiye’yi ve dolayısı ile de bizleri ilgilendiren konuları derinlemesine çok iyi bildiğini ve konulara, kırmızı çizgilerin de ötesinde derin bir şekilde vakıf olduğunu göstermektedir.


Bu bilgilerinin sekiz yıl evvelsine ait olup, 20.ci yüzyılın son on yılını kapsamasına rağmen, “First Lady”likten sonra New York senatörü olarak da görev yapması bilgilerini güncelleştirmesine olanak sağladı.
 
Niye bu kadar önemli!


Orta Doğu’da gelişen olaylar ve Rusya’nın, son bir hamleyle, ABD’nin Avrasya bölgesindeki en önemli üslerinden birisi olan Kırgızistan’ın Bişkek kentindeki Afganistan operasyonlarında ABD ile NATO birliklerinin kullandığı askeri üssü kapattırmayı başarması, Türkiye’nin bir anda müttefik olarak önemini, veya buna “Olmazsa olmaz konumu” da diyebiliriz, yukarı fırlattı.


Rusya’nın Kırgızistan’ın180 milyon dolarlık borcunu silmek, 2 milyar dolar tutarında düşük faizli kredi sağlamak ve 150 milyon dolar karşılıksız mali yardımda bulunmak taahhüdü üzerine kapatılan Bişkek üssünü, doğal olarak diğer ülkelere yapılacak mali destek vaatleri ve karşılığında da Amerika’ya sırt dönme girişimleri takip edecek.


George W. Bush döneminin saldırgan politikaları, Asya’da ve Orta Doğu’da bir çok kalpleri kırdı, ABD’ye olan güveni sarstı. 


ABD’nin Orta Doğu’da güvenebileceği stratejik dostu neredeyse artık yok gibi. Mevcut olanlar askeri bakımdan güçsüz ülkeler. Belki zenginler ama her hangi bir operasyona veya bölgede barışı sağlamaya etkileri olamayacak ülkeler bunlar.


Türkiye ile daha derinden ve sıkı bir dostluk kurması ABD için kaçınılmaz bir yaklaşım hatta kader oldu artık. 


Bu konjonktürün ucu doğal olarak bize de dokunacak.


ABD Kıbrıs konusunda, bakış açısını yenilemek zorunda.


Özellikle de Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyesi olması bu ilişkiyi daha da sağlamlaştıracak.


Yıllardır “Hasta Aslan” konumunda olan Rusya’nın, iyi bir tedavi gördüğü ve aldığı ilaçların kendisine yaradığı bu dönemde, ABD’nin hem bölgede hem de Güvenlik Konseyinde güvenebileceği dostlarına gereksinimi olacağı kesin. Aksi takdirde, yıllarca bölgeye yaptığı yatırımı bir gecede siyasi kumar masasında kaybedebilir.


Türkiye, bu son durumu çok iyi değerlendirmeli ve PKK sorunu ile Kıbrıs konusundaki gelişmeleri kendi lehine çevirmeli. Tam zamanıdır.


ABD’nin ise UNDP-ACT ve USAID kanalı ile Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Büyük Hamam’ın restore edilmesine katkı koyması, her ne kadar bu daha evvelden hazırlanmış bir proje olsa da, bence daha bir çok yeni siyasi gelişmelere gebe olan bu dönemde yeni dostluklara ve yeni oluşumlara, yepyeni kapılar açabilecek bir yaklaşıma dönüşebilir veya dönüştürülebilir.

4 Şubat 2009
Hillary, Türkiye Ve KKTC için yorumlar kapalı
Okunma 48
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar