Türkiye’nin durdurulamayan yükselişi

Türkiye’nin durdurulamayan yükselişi

Grivas’ın 15 Kasım 1967 tarihinde Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldırması ve kahramanca çarpışıp, mermileri bittiği için çaresizce teslim olan 32 tane Kıbrıslı Türkü hunharca, bazıların da üzerlerine mazot döküp yakarak şehit etmesi üzerine Türkiye’nin Yunanistan’a verdiği çok ağır nota, Kıbrıs olaylarının seyrini değiştirmişti.


Kıbrıslı Türkleri silah zoru ile adadan atamayacağını anlayan lanet papaz Makarios,  “Türkiye’nin zayıf bir anını bekleyeceğiz ve kıçına tekmeyi vurup, adayı Yunanistan’a ilhak edeceğiz” sözü ile yeni taktiğini açıklamış, adanın yüzde üçbuçuğu gibi küçük bir alan içindeki bölük pörçük gettolara sıkıştırdığı Kıbrıslı Türkler üzerinde de olağan üstü bir “Ekonomik ambargo” uygulamasını başlatmıştı. Amacı Kıbrıslı Türkleri yaşamdan bezdirmek ve adayı terk etmeye zorlamaktı. Böylece ada süreç içinde Kıbrıslı Türklerden temizlenecek ve bir Rum adası olacaktı.



Lanet papaz Makarios’tan sonra gelen Rum Cumhurbaşkanları (Kyprianou, Vaisiliu, Klerides , Papadopulos ve Hristofyas) bu ana hedeften hiç sapmadılar.  Zaman kazanmak ve Türkiye’nin bir zayıf anını yakalamak için hep müzakereleri yürütüyor ve adaya barış getirmek istiyor gözüktüler. Perde arkasından da Türkiye’yi zayıflatmak için her tür entrikayı çevirirken, güney Kıbrıs’ta ASALA ve PKK militanlarını eğitmek için kamplar açıp, Helen dünyasından da bu teröristlere silah alımı için paralar topladılar.



1970’li yıllarda organize olarak başlattıkları bu süreç bir müddet beklenildiği gibi gitmiş olsa da 2000’li yıllarda Rumların beklentilerinin aksine ters dönüverdi ve Rumlar adaya el koymak ve Yunanistan’la birleşmek için Türkiye’nin zayıflamasını beklerlerken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı zayıflamaya başladı. Günümüzde Yunanistan neredeyse batmanın eşiğine kadar geldi ve 4 Ekim’de yapılacak erken seçimler bile kurtaramayacak Yunanistan’daki bu kötü gidişi. 



Türkiye ise artık diplomaside sözünü geçiren, ekonomik ağırlığı olan, G20 (Grup 20) üyesi ve ordusu aksamasız lojistik destek kabiliyeti ile ülke sınırları dışına harekat yapabilen 4 güçlü ülkeden birisi. Orta Doğu’nun lider ülkesi konumunda şu anda Türkiye.   



Afganistan Cumhurbaşkanı Karzai ile Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari, aralarındaki sorunlara Türkiye’de çare arıyorlar.


İsrail Cumhurbaşknı Şimon Perez ile Filistin Devleti Başkanı Mahmut Abbas önemli görüşmeleri Türkiye’de yapıyorlar. Türkiye artık Gazze’ye yönelik son saldırıdan sonra İsrail’i açıkça kınayabilecek konumda, ve kınadı da. 



Türkiye, Irak ve Suriye arasında arabuluculuk yapmaya başladı ve iki ülke arasındaki 26 yıllık küslüğe, önerdiği üçlü pakt ile son vermek aşamasında. Davutoğlu, Şam’a ve Bağdat’a yaptığı ziyaretler sonrasında Kahire’de Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ve Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile dörtlü bir toplantı yaptı. Eylül’ün 17’sinde de Türkiye’de bir başka dörtlü toplantıya da başkanlık etti.


Orta Doğu’da Arap ülkeleri arasındaki bölünmüşlüğün derinleşmesi bu ülkelerin genel dünya siyaseti içindeki yerlerinin küçülmesine yol açtığından Türkiye’nin bölgedeki rolü ve liderlik konumu daha da kaçınılmaz oldu. 



Türk “Dış Politikası”, komşularının siyasi sorunlarını dikkate almaya ve bu sorunların çözülmesi yolunda da bir lidere yakışır şekilde hakça tutumlar izlenmesi için girişimler yapmaya ve çaba göstermeye başladı.


Türkiye, uluslararası alanda ve özellikle Batı’ya yönelik siyasi ağırlığının artması açısından, bölge ve uluslararası düzeydeki “Ağırlığını arttırması”nın ve Orta Doğu’da da “Merkez Rolü” oynamasının gerekliliğinin artık farkında.


“Farkında”dan da öte artık rakipsiz olarak bu konumda. 


Orta Doğu’da hal böyle iken Avrupa’da da pek farklı değil.


Yıllık yüzelli milyon ton kapasiteli Ceyhan petrol musluğu ile avrupa’nın enerji can damarı olan Nabucco Doğal Gaz Terminali ve dağıtım sistemi, Türkiye’yi olmazsa olmaz bir konuma yüksellti Avrupa için.



AB Dış Politika Sorumlusu Javier Solana’nın, Belçika’nın başkenti Brüksel’den Türkiye’nin İran nükleer dosyası etrafındaki görüşmelerin karargahı olacağını açıklaması, bu konuma güzel bir örnek. Alakasız ama çok alakalı. 



Kıbrıs konusu ve sürdürülen müzakerelerin artık Türkiye’nin dümen suyunda gideceği kesin. Bunu değiştirmeye ne Yunanistan’ın ne de Kıbrıs Rum Yönetiminin ve de destekçilerinin gücü yetemeyecek artık.


Kıbrıs adası hiçbir zaman Rumların hayallerinde yaşattıkları gibi “Bir Helen adası” olmayacak ve de olamayacak.
 

29 Eylül 2009
Türkiye’nin durdurulamayan yükselişi için yorumlar kapalı
Okunma 43
bosluk

Müzakereler kopuyor mu

Müzakereler kopuyor mu

Bu sefer Cumhurbaşkanı Talat’ın, Hristofyas’ı New York’ta yalnız bırakmaması belli ki Hristofyas’ı bayağı ürkütmüş. İstediği gibi at oynatamadığı bir kenara, Talat’ın yapacağı görüşmelere de mani olamadı.  “Ben tanınmış bir ülkenin Cumhurbaşkanıyım, O değil” söylemleri de bir işe yaramadı.  


T.C. Dış İşleri Bakanlığının, T.C. BM Daimi Temsilciliğinin, T.C. Washington Büyükelçiliğinin ve KKTC’nin New York temsilciliğinin bu sefer her zamankinden çok daha fazla çalıştıkları ve Cumhurbaşkanı Talat’a gerekli tüm kapıların açılmasını sağladıkları da kesin.
 
Hristofyas zaten Rum Ulusal Konsey kararlarının çok dışında bir anlaşmaya doğru gitmekte olan ve geri dönüşü bulunmayan bir yolun içine hapsolduğunun farkına varıverdi.


Görüşmeler ve gelişmeler adanın “Üniter bir Rum Devleti” olamayacağını gösterdiğinden, müthiş bir kurtuluş çırpınışına girdi aniden, aynen oltaya yakalanmış bir balık gibi. Habire çırpınıyor şimdi kurtulmak için.


Müzakerelerin gidişat sürecini yavaşlatmak ve müzakerelere gölge düşürmek için önce  BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer’e “Türkiye’de kar amaçlı iş ortaklığı bulunduğu” yönünde çamur atmayı denedi.  Amacı, attığı çamur tutarsa Downer’in yerine yeni bir “Özel Danışman”ın atanması en az altı ay alacağından, müzakereler kesilmiş olacaktı. Çamur tutmazsa da artık Downer şaibeli ve zan altında olan bir kişi konumuna düşecekti ve istediği anda da masadan Downer’i suçlayıp kalkabilecekti.


Kıbrıs’ta görevli BM Barış Gücü (UNFCYP) sözcüsü Jose Luis Diaz, bu çirkin planı derhal fark ederek anında bozdu ve Hristoafyas’ın güvendiği dağlara karlar yağdı. Şimdi Downer’i bahane edip masadan kalkamayacak konuma düştü.


Bu stratejinin devamı olarak BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, önümüzdeki aylarda masadan kaçışının alt yapısını oluşturmaya çalıştı. 


Konuşmasında, müzakerelerde ilerleme olmasına karşın bunun “Kıbrıs sorununun nihai çözümüne yakın olunduğu şeklinde iyimserlik yaratmadığını” söyleyerek müzakerelerin geleceği hakkında sağlam ipuçları verdi.


Hristofyas’ın BM Genel Kurulundaki konuşması içindeki kelimeleri matematiksel bir yöntemle alt alta koyup topladığınızda, ortaya iki otonom bölgeli (Rum) Üniter bir devlet çıkmakta. Aynen Rum Ulusal Konseyinin geçen hafta aldığı kararlarla Hristofyas’a dikte ettirdiği gibi. Zaten bu kararlar 1977 Denktaş-Makarios arasından gerçekleşen 1.ci Doruk Anlaşmasından evvel 1976 yılında yapılan Rum Ulusal Konseyinde alınan kararlardan bir milim bile farklı değil. Hedefleri ve stratejileri 1955 yılından beri hiç değişmedi.


Hristofyas’ın takiyye yaptığı ve göstermelik olarak müzakerelere devam ettiği çok açık bir gerçek. Amacı1967 yılında Makarios’un çizdiği hedef olan “Türkiye’nin zayıf bir anını bekleyeceğiz ve kıçına tekmeyi vurup, adayı Yunanistan’a ilhak edeceğiz” yolunda sağa sola bakmadan ileri doğru yürümek.
İşin gerçeği ise biraz farklı. Türkiye zayıflayacağına, bölgenin en güçlü devleti olma yolunda dev adımlarla ilerlediğinden, Rumların daha çok bekleyecek olmaları. İşin ucunda “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da var”.


Yunanistan bu gün AB’nin en büyük bütçe açığına sahip olan devletlerden biri. Ekonomisi batmış durumda ve sayıları milyonlarla belirtilen büyük bir işsizler ordusu başına bela olmuş durumda. Adaya tümüyle el koymak ve Yunanistan’a bağlamak için Türkiye’nin batmasını beklerlerken, ana vatanları Yunanistan su almaya başladı bile.


Minareleri görünen köy kılavuz istemiyor artık. Bırakın minareleri, köydeki evler gözükmeye başladı bile yolun ucunda.


Rum tarafında bir süre sonra siyasi bir karmaşanın çıkacağını şimdiden söylemek için kahin olmaya gerek yok. Siyasi karmaşa demek, Hristofyas’ın görüşmeciliğinin ve müzakerelerde söyledikleri ile kabul ettiklerinin pek de geçerli olamayacağı demektir.


Müzakerelerin 2010 KKTC cumhurbaşkanlığı seçimleri dönemine kadar çıkmaza gireceğini şimdiden rahatlıkla söyleyebilirim.


Rumların anlaşma gibi bir niyetleri yok.


İşin sonunda adanın tümü değilse bile “Üçte ikisi bizim olsun ama tam olsun” fikrini benimsemek zorunda kalacaklar.  Belki de benimsediler de cesaret edip dile getiremiyorlar tarihe “ Vatan Haini” olarak geçmemek için.  

27 Eylül 2009
Müzakereler kopuyor mu için yorumlar kapalı
Okunma 27
bosluk

Müzakerelerin bundan sonrası

Müzakerelerin bundan sonrası

Müzakerelerin ikinci aşamasının çok sıkıntılı geçeceği artık iyice belli oldu.


Rum Ulusal Konseyinin kararları, ki geçen haftaki toplantıda alınan son kararların 1977 Denktaş-Makarios 1. Doruk anlaşmasından evvel alınan karardan en ufak bir farkı bile yoktur, müzakerelerin çıkmaza girmesi için kendi başına bile yeterlidir.


Hristofyas’ın Rum Ulusal Konseyi’nin kararlarına karşı gelebilmek gibi ne bir gücü vardır ne de yetkisi.


Bu kararlardan sonra Hristofyas’ın uluslararası platformlardaki girişimleri iyice arttı. BM’nin Genel Kurul toplantısını fırsat bilerek çeşitli devlet başkanları ile yaptığı ikili görüşmelerin tümü BM Genel Kurulunun ana toplanma teması olan Çevre’den ziyade Kıbrıs konusu ve Türkiye’ye baskı yapılması odaklı oldu.


Cumhurbaşkanı Talat’ın ise BM Genel Kurulunun yapıldığı ABD’ye Hristofyas’la aynı günlerde gitmesi, Hristofyas’ın tüm girişimlerini sıfırlama hedefli. Belli ki Talat artık, uluslar arası tanınmışlığı tepe tepe kullanan Rum Cumhurbaşkanlarının yıllardır tek taraflı olarak dünyaya Rum tezlerini ve Kıbrıs konusundaki Rum görüşlerini anlatmalarına bir alternatif yaratmak ve Türk tezlerinin de dile getirilmesinin kapılarını açmak çabasında.


Talat’ın son günlerde Rum Yönetimi ve Hristofyas’la ilgili söylediği sözler, yıllardır takındığı kibar tavırlardan ve kullandığı yumuşak kelimelerden çok ötede ve belli bir sertlik ile suçlamalar içeriyor.


Bu değişim, Hristofyas’ın, seçildiği günden beri çizdiği “Adaya barış ve çözüm getirecek Rum lider” tavırlarının arkasındaki katı ve hiçbir şekilde Kıbrıslı Türklerle  işbirliği yapmak istemeyen tutumunu fark etmesinden ve yakınlaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden kaynaklanıyor.


Cumhurbaşkanı Talat, baş başa görüşmeler yapabilecek ve “Naban be Dimitri” diyebilecek kadar yakın dostluk kurduğu Hristofyas’ın, hiçte göründüğü gibi olmadığının farkına vardı.


AKEL’in iktidarda olmadığı yıllarda Hristoftas’ın AKEL’in Genel Sekreteri olarak adeta cevizcinin çuvalından ceviz oynarmış gibi Kıbrıs konusunda vereceğini taahhüt ettiği tavizlerden ve Kıbrıslı Türklere tanınacak haklardan bahsederken, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra bunları unutmuş olması ve müzakerelerden sonra kurulacak devletin sadece bir Rum Üniter devleti olması için çaba göstermesi, anlaşılan Cumhurbaşkanı Talat’ı düş kırıklığına uğratmış.


Artık ok yayadan çıktı.


Bu gidişle ve her iki liderdeki zihniyet ile müzakerelerin, bırakın iki tarafça kabul edilebilecek ve yıllarca sürdürülebilecek bir anlaşma ile sonuçlanmasını,  2. aşamasının bile sağ salim bitebileceği şüpheli.
    
Başbakan Eroğlu’nun, KKTC vatandaşlarının nabzını iyi tutuyor olması, halkın ne istediğini ve müzakerelerden nasıl bir sonuç beklediğini çok iyi bilmesi, Cumhurbaşkanı ve müzakereye yetkili Kıbrıs Türk halkı lideri konumundaki Talat’ı önümüzdeki aylarda bayağı zor durumda bırakacağı kesin.


Aslında Cumhurbaşkanı Talat’ta yavaş yavaş görülmeye başlanan tavır değişikliğinin kökeninde de bu gerçek yatıyor.


19 Nisan iradesini yok sayması olanaksız. Var sayması ise 2000 yılından beri sürdürdüğü Kıbrıs politikalarına ve Cumhurbaşkanı seçilmeden önce Genel Başkanı olduğu CTP’nin ilkelerine ve tabanına ters bir davranış olacak.


Cumhurbaşkanı Talat, tam bir ikilemin ortasında şimdi.


Gelişmeler ve liderlerin günümüzdeki tavırları, önümüzdeki aylarda iki lider arasından sürdürülmekte olan “Kıbrıs Müzakereleri”nde sertliklerin olacağının ve kopmaların eşiğine gelinecek günlerin yaşanacağının sinyallerini veriyor. 

25 Eylül 2009
Müzakerelerin bundan sonrası için yorumlar kapalı
Okunma 33
bosluk

Talat’ın kaderi AB’nin elinde

Talat’ın kaderi AB’nin elinde

Avrupa Birliği bence tam bir çıkmazın içine düştü.


Kıbrıs’ta kalıcı bir barışa yönelik Talat ile Hristofyas arasında sürdürülen müzakerelerde, Türkiye-AB Katılım Müzakereleri sürecinde ve KKTC’de 2010 Nisan’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Avrupa Birliği Komisyonunun 14 Ekim’de yayınlayacağı “AB-Türkiye İlerleme Raporu” ve 10-11 Aralık’ta toplanacak AB Devlet Başkanları Konseyi’nin bu rapor ile ilgili alacağı karar, hem Müzakerelerin gidişatına, hem Türkiye-AB ilişkilerine, hem de KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucuna çok etki edecek.


Avrupa Birliği tam yerel tabirle “Üste tükürse bıyık, alta tükürse sakal” konumunda şu anda. Kucağında bir çok top atılmış durumda.


Kıbrıs Müzakereleri sürecinde Kıbrıslı Türklerin talebi olan “Kalıcı aykırılıklar” yani “Derogasyonlar” konusu bunlardan bir tanesi.


Rum Ulusal Konseyi’nin, varılacak bir anlaşmanın Avrupa hukukuna tabii olması gerektiğini ve “Derogasyonları” kabul etmeyecekleri kararını alırken,  AB Komisyonu’nun yani AB Bakanlar Kurulu’nun İrlanda’ya, Lizbon anlaşmasını onaylamak için vergi ve kürtaj yasağı konusunda Avrupa hukukuna uymayacağına dair “Derogasyon” güvencesi vermesi, Kıbrıs müzakerelerinin sonuçlanmasına yakın çıkacak yeni bir sorunun habercisi. 


Yani Kıbrıslı Türklerin istekleri, “Rumların  iddia ettikleri gibi” yerine getirilemez değil. Kalıcı Derogasyonların örneği var artık. Zaten daha evvelden de yürürlüğe konmuş başka kalıcı derogasyonlar da vardı, her ne kadar yoktu dense de.


Avrupa Birliği konularında ise, Kıbrıs Türk tarafının itirazlarının, AB teknokratları tarafından AB’de nelerin geçerli olduğu konusunda tam olarak sonuçlandırılmasının ardından da, Kıbrıs Rum tarafının bir başka hırçınlık içine gireceği kesin.


Özellikle Rumların yıllardır “Yerleşik” diye tanımladıkları Türkiye’den gelerek KKTC vatandaşı olmuş kardeşlerimizi, AB komisyonunun “Kıbrıs’ın Kuzey kesiminde yaşayan Türk vatandaşları” diye tanımlaması, Rumları düş kırıklığına uğrattığı ve geri adım atılamayacak bir konuma soktuğu da bir başka gerçek. Artık “yerleşik” konusu yok, “Kıbrıs’ın Kuzey kesiminde yaşayan Türk vatandaşları” konusu var.


Rumların gittikçe hırçınlaştığı ve AB’den Türkiye’ye karşı bekledikleri arka çıkmayı sağlayamadıkları için Ekim, Kasım ve Aralık aylarında Türkiye aleyhine kararlar çıkarttırmak için her yolu deneyecekleri artık su götürmez bir gerçek.


Avrupa Birliği bu aşamada, 14 Ekim’de yayınlanacak ve olumsuzluklar da içerebilecek Komisyon raporuna rağmen Türkiye-AB Katılım Müzakereleri sürecini olumsuz etkileyebilecek bir karar almayacak.


Almayacak almasına da, gene de içeriği belirsiz ve gergin bir dönemin başlayacağının sinyalleri de gelmeye başladı. Kıbrıs Rum Hükümeti, Türkiye hava ve deniz limanlarının Rum gemi ve uçaklarına açılmaması durumunda Türkiye’nin AB üyelik sürecine takoz koyacağını Ulusal Konsey Kararı olarak açıkladı. Rum tarafında hiçbir Rum siyasetçi, Konseyin kararlarına aykırı davranamaz. Aksi “Aforoz”dur. Bu da gergin bir sürecin başlayacağının en belirgin işareti.


10-11 Aralık’ta toplanacak AB Devlet Başkanları Konseyinde Türkiye ile ilgili alınacak karar çok önemli.


Türkiye ile ilgili alınacak olumsuz bir karar, hem Türkiye kamuoyu hem de Kıbrıs Türk kamuoyu üzerinde doğrudan etkili olacak. AB, ya sempati toplayacak ya da sayıları gittikçe artacak karşıtlar edinecek bu kararla, her iki kamuoyunda. 


Bu kararın KKTC’de 2010 Nisan’ında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerini de etkileyeceği kesin. Olumsuz bir karar, KKTC halkını üzecek bir karar, Talat’a olan desteği de aşağılara çekecek.


Tam bir “Üstü bıyık, altı sakal” durumu.


AB ya Rumları memnun edecek, ya da Türkiye ve KKTC halkını. İkisinin ortasını bulmak zor olacak bu defa.

22 Eylül 2009
Talat’ın kaderi AB’nin elinde için yorumlar kapalı
Okunma 33
bosluk

Rumların Müzakerelerdeki Hedefleri

Rumların Müzakerelerdeki Hedefleri

Bu gün Ramazan Bayramı ve tüm okuyucularımın Bayramını candan kutlar, hepsine ayrı ayrı mutluluk, sağlık ve başarılar dolu nice Bayramlar dilerim


Bu gün değineceğim konu ciddi mi ciddi.


Rum Ulusal Konseyinin son kararları ve müzakerelere yönelik belirledikleri hedefler ile ilgili.
 
Cumhurbaşkanımız Talat ile Hristofyas arasında 21 Mart 2008 tarihinde başlayan görüşmelerin 2. aşamasına geldiğimiz bu günlerde, Rumların “Kıbrıs” siyasetinde uzun vadeli hedefler belirleyip yön veren Rum Ulusal Konseyi dört gün süren çok önemli bir toplantı yaptı.


Bu toplantıda Rum halkını temsil eden siyasi partilerin temsilcileri müzakereler sürecini temelinden etkileyecek söylemler yaptılar, öneriler sundular ve toplantının sonunda da çok ciddi sayılacak kararlar alarak, müzakerelere yönelik yeni tezler ve ilkeler geliştirdiler, milli hedeflerine yönelik stratejilerini de iyice somutlaştırdılar.
 
Rum liderler bu toplantıda Kıbrıs sorununu çözmeye yönelik yedi ana ilke belirlediler. Buna ilaveten müzakerelerin gidişatına ilişkin Rum siyasi partilerin de katılımıyla Hristofyas’a yardımcı olacak bir alt komite veya “Danışma Kurulu” kurulmasına karar verdiler.  Son olarak da Türkiye-AB müzakereleri sürecinde, Kıbrıs konusunu işin içine sokacak ve Türkiye’ye baskı unsuru oluşturabilecek üç yeni temel ilke saptadılar.
   
Bu yeni yedi karar ve üç yeni ilke, gelecekte Hristofyas’ın Cumhurbaşkanı Talat’tan neler isteyeceğini, nasıl davranacağını, neler yapacağını ve müzakerelerde hangi stratejiyi takip edeceğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
 
Tek tek tüm kararları tarafsız ve objektif olarak gözden geçirdiğimde, algıladıklarım bana gelecekte ne olacağını ve Rumların Talat’dan neleri talep edeceklerini açık ve net olarak ortaya koydu.


Birincil önemdeki stratejileri, ne pahasına olursa olsun Türkiye’nin garantörlüğünü ve ada üzerindeki garantisini kabul etmemek ve içinde Türkiye’nin garantisi ve ada üzerinde garantörlüğü olacak olan bir anlaşmaya da asla “Evet” oyu vermemek.


Bu elde bir.


Biz Kıbrıslı Türkler ne kadar da Türkiye’nin garantisini ve ada üzerindeki garantörlüğünü istesek, ne kadar da olmazsa olmaz desek, dinlemeye ve dikkate almaya niyetleri asla olmayacak. Hiçbir Türk lider bu koşuldan vazgeçemeyeceğine göre, müzakerelerin bir noktadan sonra çıkmaza gireceği kesin.   


Bir başka birincil önemdeki kararları da, müzakereler adadaki her iki halkın kabul edeceği şekilde sonuçlanıp referandumda “Evet”lendikten sonra kurulacak olan “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”nde tek bir egemenliğin, uluslar arası temsiliyetin ve vatandaşlığın olmasına ilaveten yapısının da mevcut Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’nin devamı olacağı kararı.


Yani müzakereler sonrasında KKTC lav edilecek ve Kıbrıs Türk Halkı da, 1963-1974 yılları arasında kendisine “Soykırım” uygulamış olan Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ne bazı haklarla katılacak ve kerhen yönetimine de ortak olacak.


Bunlara ilaveten Kıbrıs sorununa getirilecek çözüm Uluslar Arası Hukuka, Avrupa ilke ve değerlerine, Avrupa Hukuku’na ve insan haklarıyla ilgili uluslar arası sözleşmelere uygun olacak.
Yani KKTC’nin şimdi bulunduğu topraklara yaklaşık üçyüzbin Rum geri dönecek ve yerleşecek.


Türk Ordu’sunun ve Türkiye’den gelen kardeşlerimizin, yani KKTC vatandaşlarının belli bir kısmının geri gönderilmeleri koşulu da müzakerelerin olumlu sonuçlanması yönünde bir başka olamazsa olmazı Rum Ulusal Konseyi’nin.


Ve birde şantaj var bu kararların içinde, “Türkiye Kıbrıs Rum Cumhuriyetine yönelik yükümlülüklerini yerine getirmezse AB üyeliğine karşı çıkılacak”.


Belli ki Rumlar, bu ada bir Helen adasıdır ve bizimdir, Kıbrıslı Türklerin de adanın yönetimi üzerinde herhangi bir hakları yoktur. Müzakereler Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlüğünü kaldırmadığı, garantisini iptal etmediği, Türk ordusunun geri gitmesini sağlamadığı ve Türkiye’den gelenlerin geri gitmesini kesinleştirmediği takdirde, Rumlar herhangi bir anlaşmayı kabul etmeyeceklerdir demektedir bu kararlar, saptanan prosedürler ve ilkeler.


KKTC Meclisine görev düşmektedir.


19 Nisan iradesi ile Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs’a kalıcı bir barış getirilmesi yönündeki belirleyici düşünceleri ile yeniden oluşturduğu KKTC Meclisi, Kıbrıs Türk Halkı’nın düşüncelerini içeren bir karar almalı ve çözümün içinde olmasını istediği kırmızı çizgilerini KKTC Meclisi Kararı olarak müzakere masasına koymalıdır.

20 Eylül 2009
Rumların Müzakerelerdeki Hedefleri için yorumlar kapalı
Okunma 26
bosluk
  • Sayfa 1 ile 2
  • 1
  • 2
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2

Arşivler

Son Yorumlar