Rumların Yeni Mülkiyet Sahtekarlığı

Rumların Yeni Mülkiyet Sahtekarlığı

Rumlar “Mülkiyet konusunda” gene bir oldu bitti yaratmanın peşinde.


Sistematik bir şekilde çalışıyorlar ve geleceğe yatırım yapıyorlar.


Hazırladıkları belgeler yalan ve çarpıtılmış bilgiler de içerse, bir devlet belgesi olduğu için birkaç jenerasyon sonra gerçekmiş gibi işlem görecek, aynen Maraş’taki Osmanlı Vakıf topraklarının 1913-1930 yılları arasında tapu kayıtlarında yapılan sahtecilik sonucunda Rumların mülkiyetine geçirilmelerinin günümüzde yasal addedildiği gibi.


Şimdi de bunların tapu kayıtlarında yapılan sahtecilikle el değiştirdiğini ispatlamak için canla başla çalışıyoruz ve iğneyle kuyu kazıp araştırmalar yapıyoruz. Kendi insanımızı bile bu gerçeğe inandırmamız yıllarımızı aldı. Cumhurbaşkanı Talat bile buna inanmamış, önümüze İngilizlerin 1960 yılında Evkaf İdaresine verdiği bir buçuk milyon sterlinlik anlaşmayı koymuştu, konuyu kendisine açtığımızda ve önüne ilgili belgeleri koyduğumuzda. Vakıflar İdaremize başvurduğumuzda da o dönemin müdiresi bizi kapı dışarı etmişti, Cumhurbaşkanının has adamı olduğundan.


Neyse ki artık bu konunun gerçekliğine inanan yöneticiler çoğunlukta ve çalışmalara mani olacak birileri de yok.


Şimdi de Rum Yönetimi, Rumların KKTC sınırları içinde, Türklerin de Kıbrıs Rum Cumhuriyeti sınırları içinde bıraktıkları malların değerlerini hesaplamış ve kayda geçirmiş.


Tamamen hayali bir hesaplama.


Dünkü Kathimerini gazetesinde yer alan habere göre Rumlar ada üzerinde toplam 3,875,000 dönüm, Türkler de 792,000 dönüm araziye sahipmiş.


Yalanın başı burada başlıyor.  


Rumlar iyice çarpıtmışlar mülkiyet ile ilgili rakamları.


KKTC Haritacılık Dairesi verilerine göre, İngiliz üsleri de dahil olmak üzere, Kilise malları da içinde olarak özel kişilere ait Rum mülklerinin toplamı 3,624,754 dönüm, toprağın %52.0’si, mevcut Evkaf malları da içinde olarak özel kişilere ait Türk mülklerinin toplamı 1,352,792 dönüm, toprağın %19.5’u, diğer azınlıklara ait özel mülklerin toplamı 90,026 dönüm toprağın %1.3’u ve Hazine malları da 1,847,820 dönüm, toprağın %26.7’i etmektedir.  


Ada genelindeki Türk mülklerinin toplamı 1,352,792 dönüm iken, Rumlar bunu gene hilekarlıklar yarı yarıya azaltmışlar ve 792,000 dönüme indirgemişler.


Üstelik Türk mallarının büyük bir kısmı halen daha “Zincir Dönümü” dür ve IS sistemine göre metrik ölçülerle kayıtlara işlenmemiştir.


Zincir dönümü, 14400 ayak kare veya metrik sistemde 1337.79 metre kare olan Kıbrıs dönümünün neredeyse bir buçuk katıdır.


Sahtekarlığın boyutları çok açık.


Zincir dönümünü, kağıt üzerinde eşit değerlerle Kıbrıs dönümüne dönüştürmüşler sonra da yarı yarıya azaltmışlar.


Üstelik bir de parasal hesaplama yapmışlar.


Kıbrıslı Türklerin Güney’de kalan mallarının (şahıs ve EVKAF malları) değerinin 2,1 milyar, Rumların Kuzey’de kalan mallarının (şahıs ve kilise malları) değerinin de 21 milyar olarak hesaplamışlar.


Bu hesabı da Rum yönetiminin 2004 yılında BM’ye verdiği tapu kayıtlarına dayandırmışlar.


1913-1930 yılları arasında tapu kayıtlarında yapılan sahtekarlıkla Osmanlı Vakıf Mallarını mülkiyetlerine geçiren Rumlar aleyhine, tüm başvurularımıza rağmen, herhangi bir işlem başlatmayan zihniyetin 2004 yılında Rumların BM’ye verdiği tapu kayıtlarına itiraz etmiş olduklarından açıkça büyük şüphelerim var.


Bizlerin de mülkiyet konusunda hemen bir çalışma başlatması gerekmektedir…

22 Mart 2010
Rumların Yeni Mülkiyet Sahtekarlığı için yorumlar kapalı
Okunma 34
bosluk

AB’nin Rumlara Açtığı Kapı

AB’nin Rumlara Açtığı Kapı

8 Mart tarihli ve “ABAD mı, AİHM mi” başlıklı yazımın son iki paragrafı aynen aşağıdaki gibiydi.


“AİHM 8 pilot mülkiyet davası ile ilgili yeni bir yargı yolunu açarken, bir başka tehlikeli kapıyı da beraberinde açtı. Rumların Kıbrıs konusunda muhataplarının artık KKTC değil Türkiye olduğunu, endirekt olarak bu karar ile ortaya koydu.


Cani papaz Makarios’tan başlamak üzere tüm Rum Cumhurbaşkanları, Türkiye’yi muhatap alıp, Kıbrıs konusunu Türkiye ile görüşmek için her yolu deneyip reddedilmişlerken, şimdi AİHM bu kapıyı bu kararı ile aralamış oldu.”


Bu öngörümden dolayı da bazı kesimler tarafından bayağı eleştirilmiştim. Aralarında bana “çapsız” diyenler bile olmuştu, kendi çaplarının ne kadar olduğundan hiç bahsetmeden.


Ama gelin görün ki zaman ve gelişmeler beni haklı çıkardı.


Zaten bekliyordum da bu gelişmeyi, Rumları çok iyi tanıdığım için.


17 Mart günü Rum basınının önde gelen gazetelerinden Fileleftheros gazetesinde çıkan bir haber, “Siakolas Holdingi” altında faaliyet gösteren şirketlerin, KKTC’de Lefkoşa, Girne ve Mağusa ilçelerinde taşınmaz mülk sahibi olduklarından ve Kıbrıslı Rum avukatlar Andis Triandafillidis ile Ahilleas Dimitriadis’in 16 Mart tarihinde Lefkoşa Rum mahkemesinde Türkiye aleyhinde dava açtıklarından bahsediyordu.


Davanın özü “söz konusu taşınmaz mülkün Siakolas Holdingi şirketlerinin özel mülkü olduğu, Türkiye’nin bu taşınmazlarda hiçbir hakkı olmadığı ve Türkiye’nin 1974 yılından bu yana yasal sahipleri, mülkleri kullanma ve bunları değerlendirme konusunda yasadışı bir şekilde engellediği” savı üzerine kurulu.


Dava avukatı  Andis Triandafillidis’e göre mülklerin sahipliliği Türkiye tarafından kabul edilmediği sürece, davacıların Rum mahkemelerine başvurmaları da meşruiyet kazanacakmış.


ABAD ve AİHM’in, KKTC sınırları içindeki taşınmazların Rumlara iadesini hedefleyen ana stratejinin birbirini tamamlayan parçaları olarak aldıkları bu son kararlardan sonra Rumların takip edeceği yol ve içine düşürüldüğümüz tuzak belli oldu.


Orams davası ile ilgili olarak taraflı Yunan hakim Vasilios’un aldığı ABAD kararının içeriği doğrultusunda Rum Mahkemelerinde Türkiye aleyhine davalar açılacak ve KKTC sınırları içindeki Rum mülklerinin Rum mal sahipleri adına kaydının Türkiye tarafından kabulü ve iadesi istenecek. 


Kabul edilmezse, tazminat olarak AB sınırları içindeki Türkiye’ye ait taşınmaz mallar üzerine ipotek konması kararı çıkartılacak ve uygulamaya konacak.


Kabul edilirse, bu sefer de AİHM’in sekiz pilot dava ile ilgili aldığı son karar içeriğinde Taşınmaz Mal Komisyonu’nun Türkiye’nin bir alt idari kuruluşu olarak kabul edilmesi nedeni ile de, Taşınmaz Mal Komisyonu’ndan bu malların iadesi istenecek.   


Gerçekte hem Türkiye hem de KKTC, mülkler konusunda ABAD ve AİHM tarafından alınan bağlayıcı kararlarla kaçış alternatifi olmayan bir tuzağa düşürüldü….


Bana bu öngörümden dolayı gene saldıracaklar ama olsun.


Doğru doğrudur.

19 Mart 2010
AB’nin Rumlara Açtığı Kapı için yorumlar kapalı
Okunma 32
bosluk

Adadaki Türk Koçanlı Mallar

Adadaki Türk Koçanlı Mallar

Dün bana gelen mesajlardan bir tanesi değerli ve dikkate alınması gereken bilgilerle doluydu.


Sizlerle paylaşmamanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum.


Bana mail gönderen kişinin iznini almadığım için ismini açık olarak yazmayacağım ama baş harflerini yazmamda hiçbir sorun yok.


Bu dikkatli ve kalbi Kıbrıs Türklüğü ile dolu okurumun adının baş harfleri “O.Ş.”  1974 güney göçmeni.


Bana gönderdiği yazının önemli kısımları aynen aşağıdaki gibi.


“Türklerin güneydeki malları koçanlar üzerindeki rakamlar üzerinden hesaplanıyor.  Ama aldanıyoruz, çünkü…


Türklerin koçanlarının çoğu 1930’lu 40’lı yıllara ait.  O dönem İngiliz dönemi idi malum.  O dönemlerde insanlar tapu çıkarmak için başvurduklarında kayıtlar beyan üzerine yapılırdı.  Kayıt memuruna yapılan dönüm miktarı ile ilgili beyan aynen kaydedilir ancak koçan üzerine “Muvakkat, kat’i mesahaya kadar” (Geçici, kesin ölçüme kadar)diye bir kayıt düşülürdü.  Şimdiki dönüm 33 adıma 33 adımdır. Halbuki o dönemler çiftçilerin dönümü 40’a 40 idi ve adına “çift dönümü” ya da “zincir dönümü” diyorlardı… Çift dönümü  normal dönümün artı/eksi iki katı civarındaydı.  Tüm kayıtlar bu beyanlarla yapılmıştı.


1960 da cumhuriyet kurulduktan sonra  bu durumdaki tüm arazilerin yeni baştan ölçümüne başlandı.  Çok az ilerleme kaydedildi ki 63 hadiseleri koptu.  63’den sonra Rumlar arazilerini ölçtürüp yeni ölçülere göre koçan aldılar.  Türklerin olan araziler ise güncellemediler bizim araziler üzerlerinde ilk kayıttaki miktarlarla kaldı. 


Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.


Hanımın …… ovasında aileden miras bir arazisi var. Çok değerli bir yerde.  Ben bu araziyi bulup meydana çıkardım.  Ve binbir zorlukla Rum tapuculara yeni baştan ölçtürüp kaydettirdim. 


Tarlanın orijinal koçanı Osmanlıca idi.  Tapuda benden bunu tercüme etmemi istediler. Çünkü güya Türkçe bilen memurları da okuyup anlayamamıştı.    Yapıp verdim.  Bu tercümenin bir suretini ekte size gönderiyorum… Orijinal koçanın fotokopisi de var bende….


Tarlanın koçanında 5 dönüm yazıyordu.  Tarla 11.5 dönüm çıktı. Dekara çevirdiler ve 15 küsur dekar olarak kaydettiler.


Bunun üzerine benim kendimin ……  köyündeki bir tarlamı da ölçtürmek için girişim yaptım.  4 senedir cevap bile vermediler daha…”


Bu yazının içeriği gerçekten çok önemli. Hem de çok çok çok önemli.


Yazıdaki “Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.” cümlesi daha da önemli.


Bu bulguya göre Kıbrıs adası üzerinde, devlete ait arazilerden Kıbrıslı Türklere düşen payın dışında, mevcut Evkaf malları da içinde olmak üzere “Özel mülkiyet” konumundaki “Türk Malları”nın miktarı 1,352,792 dönüm.


Yukarıdaki yazıya göre gerçek miktar ise 1,352,792 x (40 x 40)/(33 x 33) = 1,988,604 dönüm, yaklaşık 2661 km2.


KKTC’nin kapladığı alan 3355 km2 olduğuna göre %79.31’i, Kıbrıs adasında Rumların ve İngilizlerin 20.ci yüzyılın başında yaptıkları büyük boyutlu sahtekarlığa rağmen Türklerin ellerinde kalan taşınmaz mallara eşdeğer demektir.


Adadaki devlete ait arazilerden Türklerin payına düşen miktar %18 olduğuna göre, müzakereler sonrası yapılacak “Global Takas”da KKTC’nin tümünün Türk toprağı olması gerekmektedir.  


Bu yazıdaki gerçeklik payı derhal araştırılmalıdır…

17 Mart 2010
Adadaki Türk Koçanlı Mallar için yorumlar kapalı
Okunma 52
bosluk

Seçim Neleri Yaşatacak

Seçim Neleri Yaşatacak

Talat ile Hristofyas arasında Mart 2008’de başlatılan “Kıbrıs Müzakereleri” başlıklı görüşmeler 30 Mart’da son bulacak ve liderler ortak bir açıklama yayınlayacak.


KKTC’de 18 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak.


Oylara itiraz, değerlendirmeler ve 23 Nisan’ın haftanın son iş günü ve resmi tatil olması nedeni ile seçilecek olan Cumhurbaşkanı büyük bir olasılıkla 26 Nisan’da yemin edip göreve başlayacak.


BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Raporu Mayıs’ın son haftasında veya Haziran’ın ilk haftasında taraflara sunulacak.


UNFICYP’in adadaki görev süresinin uzatılıp uzatılmayacağının kararı 14 veya 15 Haziran da BM Güvenlik Konseyinde yapılacak toplantıda kararlaştırılacak.


Downer’in BM ile sözleşmesi 13 Temmuz’da bitecek.


Bu gelişmeler önümüzdeki 3 ay içerisinde yaşayacağımız olaylardır.


18 Nisan’da yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar olan dönem içinde, meydanlarda ve ekranlarda söylenenler ile basılı medyada yazılanlar, Mart 2008’de başlayan ve Eylül 2008’de ivme kazanan Talat-Hristofyas görüşmelerinin perde arkasını iyice ortaya koyacak.


Hangi konularda anlaşıldığından bu gün elimizde tuttuklarımızdan neleri kaybedeceğimize denli bir çok bulgu ortaya konacak ve tartışılacak.


Bağımsız ve Egemen KKTC isteyenlerle, KKTC’nin varlığına son verilip Kıbrıs Türk Devleti adı altında Rumlarla Federasyon kurulmasını isteyenler arasında belirgin bir ayrılık gözlemlenecek.


19 Nisan 2009 KKTC Genel Seçimleri ruhu ile 24 Nisan 2004 Annan Planı Referandumu ruhu çatışmaya girecek. 


Kamu oyu yoklamaları birbiri arkasına 3 Nisan’a kadar açıklanacak ve seçmenler etkilenmeye çalışılacak.


Seçmenleri etkilemeye çalışacak olanlar sadece cumhurbaşkanlığı adayları olmayacak.


ABD el altından maddi yardımlar, politik oyunlar ve girişimlerle, Talat’a destek vermeye çalışacak.


Hristofyas zaten Talat’a destek kararı almıştı. Onu uygulamaya koyacak ve bir olasılıkla 30 Mart’taki görüşmeden sonra Talat’a destek veren bir ortak açıklamanın altına imza koyacak.


AB zaten işin içinde ve adanın kuzeyinde kaybettiği prestijini ve inanılırlığını tekrar kazanabilmek için her yolu deneyecek. Özellikle “AB’ nin yüz karası” olarak tanımlanan İzolasyonların kaldırılması konusunda girişimler başlatacak.


AB hibeleri, bağışları ve karşılıksız kredileri, bilinçli bir şekilde Mart sonundan evvel sonuçlandırıldığından bunlarla ilgili haberler, çağrılar ve ilanlar bol bol medyamızda yer alacak ve AB’nin adayının desteklenmesi fikri seçmenlerin aklında oluşturulmaya çalışılacak.
  
Atalarımızın “Akıntıya Kürek Çekilmez” sözü var. İçinde yılların deneyimi yatıyor. 


KKTC vatandaşlarının aklında, gerek 1963’den sonra gerekse de 2004 Annan Planı referandumundan sonra oluşmuş bir “Düşünce nehri” var.


Son iki yılda yapılmış olan Kamu Oyu Yoklamaları bu nehrin gücünü ve akıntısının yönünü net bir şekilde ortaya koyuyor.


Belli ki günün sonunda dış müdahaleler, bu akıntının yönünü ters çevirmeye yetemeyecek. “KKTC’nin ilanını ayakta alkışlayanlar” çoğunluğu oluşturacak ve hiçbir dış etken bunu bozamayacak.   


20 Nisan sabahı güneş gene doğacak ama gün evvelkilerden daha farklı başlayacak.

15 Mart 2010
Seçim Neleri Yaşatacak için yorumlar kapalı
Okunma 25
bosluk

Tek egemenlik, tek FIR

Tek egemenlik, tek FIR

Rumların, müzakereler başarılı olursa kurulacak olan olası “Birleşik federal Kıbrıs Cumhuriyeti”nde tek FIR (Flight Information Region) hattı üzerinde ısrar etmelerinin nedeni boşuna değil.


Daha masaya oturmadan “Tek Egemenliği” kabul ettiğinizi koşulsuz kabul ettiğinizi açıklarsanız elbette Rum da Tek FIR hattı ister ve Türklerin her hangi bir şekilde adanın kuzey kesimleri üzerindeki hava sahasından geçecek uçaklara bilgi ve komut vermesine mani olmak ister.


Yunanistan’la Türkiye arasında Ege’de mevcut olan Latince de “Casus Belli” olarak söylenen ve yazılan “Savaş Nedeni”nin kökeninde ne kadar UNCLOS (United Nations Convention on Law of the Sea – Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı)  varsa bir o kadar da FIR hattı konusu var.


Yunanistan, ilan ettiği ve Türkiye tarafından da kabul edilen FIR hattının, yani “Uçuş Bilgilendirme Bölgesi” sınır çizgisinin, Ege Denizi üzerindeki egemenlik haklarını da belirleyen bir sınır çizgisi olduğu iddiasında ve bu nedenle de Türk uçaklarına devamlı olarak fiilen müdahale etmekte, konuyu bıkmadan usanmadan da BM’ye ve AB’ye “Hava Sahasının Türkiye tarafından İhlal edildiği” şeklinde şikayet etmekte.


Aynı oyunu Kıbrıs Rum tarafı da anası Yunanistan gibi oynamakta ve sürekli olarak da KKTC hava sahası üzerinde uçan Türk uçaklarını “Hava sahasının Türkiye tarafından İhlal edildiği” gerekçesi ile BM’ye ve AB’ye şikayet etmekte.


Şimdi Rumlar daha müzakerelerin ilk başında, ortada fol yok yumurta yokken Türk tarafınca kabul edilen “Tek Egemenlik” mutabakatının arkasına saklanmakta ve FIR hattının “Tek olmasını” istemekte.


Bunun arkasından “Denizcilik ve Deniz Taşımacılığı” konusunda da Rumların “Tek Gemi Sicili” ve “Tek Denizcilik Merkezi” talebi gelecek.


FIR hattının ve uçuşların tek merkezden yönetilmesini Türklere kabul ettirdikten sonra da “Deniz taşımacılığı”nı ve limanları da kontrolleri altına almak girişimlerini başlatacaklar. Türkler “Hayır” dedikçe de “Tek Egemenlik” mutabakatını ileri sürüp “Türkler BM parametrelerinin dışına çıkıyor, Konfederasyon istiyor” diye yaygarayı koparacaklar.
 
Halbuki BM’nin hakemliği altında yürütülmüş olan Annan Planı görüşmelerinde Deniz Taşımacılığı konusunda biri Mağusa da diğeri de Limasol da olmak üzere “İki Gemi Kayıt Sicili” ve biri Lefkoşa’nın Türk tarafından, diğeri de Lefkoşa’nın Rum tarafında olmak üzere ve birbirleri ile tam ve eksiksiz bir koordinasyon içinde iki Denizcilik Merkezi kurulması üzerinde mutabakata varılmıştı. Koordinasyon merkezi de Federal Devletin bir birimi olacaktı. Federasyonu oluşturan devletlerin Denizcilikle ilgili merkezleri birbirleri ile Federal Koordinasyon merkezi kanalı ile iletişim ve uyum sağlayıp bilgileri karşılıklı senkronize edeceklerdi.


Havacılıkta ve FIR hatlarında da aynı yöntem uygulanmalı.


Federasyonu oluşturan devletlerin iki ayrı Sicil Kayıt Merkezi, iki ayrı FIR hattı ve iki ayrı Havacılıkla ilgili Merkezleri olmalı ve bu merkezler de birbirleri ile Federal Koordinasyon merkezi kanalı ile iletişim ve uyum sağlayıp bilgileri karşılıklı senkronize etmeli.


Tek Egemenliği peşinen kabul etmenin sıkıntılarını belli ki uzun müddet çekeceğiz.

12 Mart 2010
Tek egemenlik, tek FIR için yorumlar kapalı
Okunma 37
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar