Rumlar Filistin’i Sattı

Rumlar Filistin’i Sattı

Makarios’un, Bin Dokuz Yüz Ellili ve Altmışlı yıllarda, dünya üzerinde Demir Perde Ülkelerine ve Batı Blokuna bağlı olmayan ve genelde özgürlüklerini yeni kazanmış ülkelerin oluşturduğu Bağımsızlar Grubunun liderliğine oynaması, güya da emperyalist ülkelere karşı mücadele veriyor havasını yaratması, Kıbrıslı Rumlarla Filistin’lileri birbirine yaklaştırmıştı.
Filistin halkı arasındaki adı “Abu Amar” olan Rahmetlik Yaser Arafat, Makarios’un kendisine destek verdiğini sandığından arkadaşlıkları yıllar içinde ilerlemiş, pekişmişti.
Politik çıkarlara dayalı olan bu yapay destek nedeni ile de başta Mısır olmak üzere İslam Ülkeleri de Kıbrıs konusunda, Rumlara destek verir olmuşlardı.
1964 yılında Mısır, Türklere karşı kullanılmak üzere Rumlara zırhlı araç, silah ve cephane dahi göndermişti.
Başta Arap ülkeleri olmak üzere birçok Müslüman ülke Kıbrıs konusunda soykırıma uğrayan Kıbrıslı Türklere destek vereceklerine Hristiyan Ortodoks Rumlara destek vermişlerdi.
Gerekçe hep, Rumların Filistin halkına ve Filistin davasına destek veriyor havasını yaratmalarıydı.
Nihayet oyun bitti ve Rumların gerçek yüzü ortaya çıktı.
Doğalgaz aranması ve çıkarılması karşılığında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kıbrıs Rum yönetiminin Eylül ayında BM’de Filistinlilerin devlet olarak tanınmasına destek vermemesini istedi.
İster istemez Hristofyas Yönetimi de bu isteğe evet diyerek açıkça Filistin’i doğalgaz uğruna sattı.
Elbette bunun bedeli Rumlar için ağır olacak.
Zaten Rumların İsrail ile işbirliği yapmaları İslam ülkelerini gocundurmaya başlamıştı, bunun üstüne bir de BM’de Filistin’in tanınma istemesi oylamasında “hayır” oyu kullanmaları veya da oylamaya katılmamaları iyice ipleri koparacak.
Filistin Yönetimi BM Genel Kurulu’nda Eylül ayında yapılacak oylamada, İsrail’in engelleme çabalarına rağmen 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletinin tanınması için lobi faaliyeti yürütüyor. Şu ana kadar 120 ülkenin desteğini alan Filistinli yetkililer, 193 üye ülkenin üçte ikisinin oylarıyla çoğunluğu toplamayı amaçlıyor. Filistin Devleti gerekli olan 100 oyu alabilirse, BM Güvenlik Konseyine rağmen BM üyesi olan tanınmış bir devlet statüsüne yükselecek.
BM Güvenlik Konseyi üyesi Çin, daha işin başında Filistin Devleti oylamasında “evet” oyu kullanacağını açıkladı.
ABD ise tam tersine, Filistin Devleti BM Genel Kuruluna Oylama için ısrarlı olursa, Filistin’e her yıl yaptığı 350 milyon Dolar tutarındaki yardımı keseceği uyarısında bulundu.
Rusya şimdilik kesin kararını açıklamış değil. Genel de ABD İsrail’i destekliyorsa, Rusya’nın da Filistin’i desteklemesi çok doğal bir sonuç olacak.
Fransa ve İngiltere, ABD’nin dümen suyunda gitmelerine rağmen büyük bir olasılıkla oylamaya katılmayacaklar veya çekimser oy kullanacaklar.
Görünen o ki, Eylül ayında BM Genel Kurulunda yapılacak Filistin Devletinin tanınması oylaması, orta Doğuda, yıllardır kemikleşmiş birçok dengeyi kökünden bozacak ve yeni bloklaşmalar ile yeni dengeler yaratacak.
Bu sefer gerek İsrail, gerekse de Rum-Yunan ikilisi, Türkiye’nin bölgesel gücü ve politik liderliği altında ezilecek.
Filistin’in bu girişimi ve BM’de açtığı bu yeni kapı başarılı olduğu takdirde, Kıbrıs sorununa çözüm yollarının içine bir yenisini daha ekleyecek.
Bu güne değin 1968 yılından beri süregelmekte olan çözüm müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanırsa, alternatif çözüm olarak 541 (1983) ve 550 (1984) numaralı BM Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen KKTC’nin de bir gün BM genel Kuruluna tanınmak için başvuru yapması da gündeme gelebilecektir.

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com
31 Ağustos 2011

31 Ağustos 2011
Rumlar Filistin’i Sattı için yorumlar kapalı
Okunma 182
bosluk

Toplumsal Çözülme ve Bayramlar

Toplumsal Çözülme ve Bayramlar

Bütün okuyucularımın Ramazan Bayramını Kutlar, sağlık ve mutluluk dolu nice bayramlar dilerim.
Artık bayramların manası benim için farklılaşmaya başladı.
Çocukluğu geçen asrın üçüncü çeyreği içinde geride bırakıp yetişkin haline gelmem, hayatımda ilk kez bayramlara bakışımın da değişmesine yol açmıştı.
Genç bir delikanlı olup mücahit elbisesini giyince, artık çocuk olmadığımı kavramıştım. O güne değin büyüklerin elini öpüp, lokum ve şilin alırken artık boyum ve elbisem çocuk olmadığımı söylüyordu bana.
Saf değiştirmenin zamanı gelmişti.
Bir yetişkin olarak büyükleri gene ziyaret edip el öperken, çocuklara da şilinlerini vermeye başlamıştım bu farkındalıktan sonra bayramlarda.
Benim için o yaşta, eski bayramlar ile yeni bayramlar arasındaki en büyük fark buydu.
Ve yıllarca sürdü gitti bu şekilde.
Sanırım ikinci değişimi de 21. Yüzyılın içinde yaşamaya başladım, gençlik yıllarından yaşlılık yıllarına geçtikten sonra.
Toplumsal faaliyetleri, birliği, beraberliği ve ortak bir etkinlikte buluşmayı arar ve özler hale geldim.
Asırlardır süregelen toplumsal yaşamımızın, teknolojinin gelişmesine paralel olarak bireysel yaşama dönüştüğü günümüzde bayramlar, sünnetler, düğünler ve maalesef de cenazeler bir araya toplanıp, birbirimizi görüp konuşabildiğimiz ve hasret giderdiğimiz etkinler haline geldi.
Eskisi gibi ve eski sıklıkta bir araya gelemiyoruz artık.
21. yüzyılın hızlı tempodaki yaşamı, zamanın yetersizliği, “ego ve ben” duygularının “biz ve toplumumuz” kavramını yerle bir etmesi, teknolojik gelişmelerin bireyleri tekeş haline getirmesi, uzaklık olgusunu yok ederek birbirlerine sanal olarak bağlaması ve iletişim olanaklarının yüz yüze canlı olarak görüşmeyi gerektirmeden aygıtlar aracılığı ile yapılabilir olması insanları birbirine daha da yaklaştırmak bir yana- tam ters etki yaparak- birbirinden kopardı.
Bu kopuş sonrasında insanların arasındaki bağlar incelmeye, mesafeler de uzamaya başladı. Bireysel çıkarlar, toplumsal çıkarların önüne geçti.
Asırlardır süregelen çoğula yönelik düşünce ve kavramlar, tekile ve bireysele dönüştü.
Eskiden böyle değildik.
Tüm faaliyetler, etkinlikler ve yaşam, bireysel değil toplumsaldı.
60’lı yıllardan öncesini pek bilmiyorum ama özellikle 1963-1974 döneminde, Rumların biz Kıbrıslı Türkleri bölük pörçük, kimimiz köylerde, kimimiz kasabalarda toplamda adanın yüzde beşi gibi küçücük bir alana hapsederek adeta bir açık hava hapishanesinde yaşama mahkûm etmesi hepimizi birbirimize kenetlemişti.
Var olabilmek, yaşamımızı sürdürebilmek ve çocuklarımıza yaşanabilir bir gelecek hazırlayabilmek için hep birlikte hareket ediyorduk.
Rumların saldırıları ve tehditleri adeta bir tutkal gibi birbirimize yapıştırmıştı.
Bireysellik yoktu bizim dünyamızda, hiçte olmamıştı.
Çıkarlar kişilerin üzerine değil, çoğulun, halkın üzerine kurgulanıp uygulanıyordu.
Bir kişinin sorunu ortak sorun olarak algılanıp, toplu bir hareketle çözümleniyordu.
Oysa yıllar ve teknolojik gelişmeler önümüze yeni bir kapı ve yeni bir gelecek açarken, beraberinde kaçınılmaz bir toplumsal değişimi getirip, bizi birbirimizden koparmaya başlamış yıllar içinde…
Fark ettirmeden, yavaş yavaş. Sinsice ve haince.
Hiçbir şey eskisi gibi aynen devam edemedi maalesef.
Keşke edebilseydi…

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com
29 Ağustos 2011

28 Ağustos 2011
Toplumsal Çözülme ve Bayramlar için yorumlar kapalı
Okunma 80
bosluk

Bağırtan Tecavüze Bağırtan Ceza Verilmeli

Bağırtan Tecavüze Bağırtan Ceza Verilmeli

Gazi Mağusa’da hiçte hoş olmayan, kulağa çok çirkin gelen bir tecavüz olayı yaşadık geçen gün.
Geleneklerimize göreneklerimize hiç uymayan, çirkin mi çirkin bir olay.
Hem çirkin bir tecavüz var, hem dayak, hem şiddet, hem de tehdit ve şantaj.
Utanmadan olayı telefon kameralarına çekmişler ve “polise gidersen internette yayarız” tehdidi yapmışlar.
Bunlar 3 kişi. Daha doğrusu 3 tane insanlığın yüz karası haydut.
Toplumumuzdan yaşam boyu soyutlanması gereken kötü yetişmiş, kötü karakterli insanlar.
Erkek olmanın getirdiği fiziksel gücü avantaj olarak kullanarak, bir kızımıza, döve döve, iç çamaşırlarını zorla yırtarak, istememesine, karşı koymasına rağmen bağırta bağırta tecavüz etmiş bu insanlık dışı kişiler.
Bağırtan tecavüze bağırtan ceza verilmeli. Göze göz, dişe diş olmalı cezaları.
Geçmiş yıllarda üniversitelerimizin birinde, oradaki inşaat işinde, bir taşerona ait firmada çalışan bir işçi, genç bir öğrenci kızımıza tecavüz etmişti. Bu tecavüzcüye verilen ceza da gerçekten de örnek bir cezaydı. 25 yıl hapis cezası verilmişti, genç kızımızın hayatını karartan bu insanlık dışı kişiye.
Cezayı veren, neredeyse doğumundan beri tanıdığım, çocukluğunu, gençliğini bildiğim, ailesini yakından tanıdığım Gazi Mağusa’lı bir hâkimimizdi.
Bu genç hâkimimizin kararını sokakta birçok insanımızla da konuşup tartışmıştım. Bir tek kişi bile 25 yıl çok fazla dememişti. Neredeyse tümü de “Yargıyı kutlarım, adalet yerini buldu” gibi sözler söylemişlerdi.
Bu yerinde kararından dolayı hâkimimizi tebrik etmek için evine gittim. Aramızdaki yaş farkından çekinmesem, kutlamak için elinden bile öpecektim.
Bu üç insanlık dışı haydudun işlediği bu çirkin tecavüz olayında bence 3 tane 25 yıllık suç var. Tecavüz ve Irza geçme, şiddet ve dayak, tehdit ve şantaj.
Artık bu tecavüz düşüncesinin ve eyleminin önünün kesilmesi gerek.
Eğitimle ve bir daha tekrarlanmaması için akıllarda örnek olarak kalacak, yıldıracak, aklından tecavüzü geçiren kişileri iki kere düşünmeye sevk edecek ve caydıracak denli ağır cezalarla, bu çirkin eylemin kökü kazınmalı.
Sivil Toplum Örgütlerimiz bu kez bir araya gelmeli, basında çağrı yapmalı, siyasi partileri dolaşarak “Tecavüz ve Kimyasal Kastrasyon yani “Hadım etme” yasasının hazırlanıp Meclise sunulması için eylem yapmalı, siyasiler üzerinde baskı başlatmalı.
Yasamanın yani Meclisimizin bu konuyu ivedilikle ele alması gerekmektedir. Özellikle de siyasi partilerimizin kadın milletvekilleri ve bakanımız, siyasi rozetlerine bir kenara bırakarak, bir araya gelmeli ve bu konuda öncülük ederek bir hareket başlatmalı.
Meclisimiz açılınca “Tecavüz ve Kimyasal Kastrasyon” yasası, bir an evvel hazırlanmalı, ivedilik alınarak önce ilgili komiteye sonra da Genel Kurula sevk edilmeli ve en kısa sürede de yasalaşmalı.
Bu ülkede ne sapıklara yer vardır ne de sapıkça düşünce ve eylemlere. Rehabilite edilmeleri gerek.
Avrupa’da hadım etme yasası aslında bir çeşit rehabilitasyondur, ceza değildir. Batı tıbbına göre bu tarz insanların beyinlerindeki o fonksiyonlar başka türlü tedavi edilemiyor.
İnsana veya hayvana tecavüz edenler, davanın bittiği ve suçlu bulunduğu gün önce hastaneye götürülüp hadım edilmeli, sonra da bir daha güneş yüzü görmemek üzere, ilk bir kaç yılı hücrede geçecek şekilde içeri tıkılmalı.
Yargılamak ve ceza vermek bir adalet süreci. Nelerin yapılacağı, ne gibi bir cezanın verileceği yasalarda belirtiliyor.
Tecavüze uğrayanların mahvolan hayatları, yaşadıkları travmanın ve yıkıntının nasıl giderileceği ise hiçbir yerde yazmıyor.
Nasıl tazmin edilecekleri de hiçbir yerde belirtilmiyor.
Tecavüzün acı sonuçları ve psikolojik götürüleri, tecavüze uğrayanın yanına kalıyor ve hayat boyu kendisi ile birlikte beyninde yaşıyor.
Dolayısıyla, tecavüz edeni içeri sokmanın ve ağır bir şekilde cezalandırmanın yanı sıra tecavüze uğrayanın kırılan onurunun, lekelenen namusunun ve ayaklar altına alınan kişiliğinin nasıl gerisin geriye yerine konabileceğinin üzerinde durulmalıdır.
Devlet, tecavüz mağdurlarını kucaklayacak ve onları hayata yeniden dönüştürecek bir sistemi hayata geçirmeli, tecavüze uğrayanların maddi ve manevi olarak tazmin edilmelerini sağlamalıdır.
Bence hemen, şimdi bu yolda adım atılmaya başlanmalı.

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com
26 Ağustos 2011

25 Ağustos 2011
Bağırtan Tecavüze Bağırtan Ceza Verilmeli için yorumlar kapalı
Okunma 414
bosluk

AB’nin İnanılmaz Tavırları

AB’nin İnanılmaz Tavırları

Avrupa Birliğinin düşünce ve tavırları bazen o denli farklı ve çarpıcı şekilde olağanın dışında ve değişik oluyor ki, AB’nin ülkelerin kurduğu bir birlikten ziyade bir insana benzediği düşüncesine kapılıyorum. Özellikle de Üçkâğıtçı bir insana.
Bu davranışına örnek olacak birçok olay var.
Bizlerle ilgili örnekler ise birkaç tane.
Bence en önemlisi 17 Aralık 2004 tarihinde AB Devlet Başkanları Konseyinde Türkiye ile Katılım Müzakerelerinin başlatılması toplantısında ve 3 Ekim 2005 AB-Türkiye Katılım Müzakere Çerçeve Belgesi tespit edilirken verdikleri sözler ile imzalattıkları belgeler.
AB bu olayda çok güzel bir taktik uyguladı.
Aslında bu taktiğe kendilerinden beklenilmeyen bir davranış veya halk tabiri ile “Üç kağıtçılık”ta denebilir.
17 Aralık’taki toplantıda Türkiye ile müzakerelerin başlatılması kararı alındıktan sonra 3 Ekimdeki toplantıda sıra Müzakere çerçeve Belgesini hazırlamaya geldiğinde, Rumların istekleri doğrultusunda AB “Biz 24 Nisan 2004 referandumundan sonra 26 Nisan tarihinde Kıbrıslı Türklere destek vermek ve izolasyonların etkisini sıfırlamak için Yeşil Hat Tüzüğünü, Direkt Ticaret Tüzüğünü ve Mali yardım Tüzüğünü geçirdik. Bu Kıbrıs konusunda ne kadar iyi niyetli olduğumuzu göstermektedir. Siz de 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında ortaklık yaratan Anlaşma kurallarını uygulayacağınızı teyit ediniz” diyerek bu isteklerini koşul olarak Müzakere Çerçeve Belgesi içine koymuşlardır.
Tüzükleri uygulanabilir şekilde hayata geçirmeyi başaramayan AB, her fırsatta Türkiye’ye “Ankara Anlaşması uyarınca Limanlarını Kıbrıs Rum deniz ve taşıtlarına aç” diyerek yaptırım uygulamak istediğinde, Türkiye’nin “Siz Tüzükleri uygulamaya koyun, biz de limanlarımızı açalım” karşılığına verdiği yanıt ve gösterdiği gerekçe, gerçekten de bir hayat dersi olup “Uluslararası Diplomasi” derslerine girmesi gereken kalitede ve niteliktedir.
AB yetkililerinin bu konudaki yanıtları “Bizim söz verdik ama siz imza attınız. Biz sözümüzden dönebiliriz ama siz imzanızı inkar edemezsiniz” şeklindedir. Üstelik yüzleri hiçte kızarmıyor bu gerekçeyi öne sürerken.
Eğer bir gün Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Siyasette üç kağıt nasıl yapılır” dersi de müfredata eklenirse birinci bölüm olarak bu konu okutulabilir.
Avrupa Birliği yöneticilerine göre Kıbrıs sorunu bir hukuki dava değil, siyasi bir karar ve uygulamadır.
Aslında işlerine geldiğinde Kıbrıs sorunu ya bir Siyasi karardır, ya da Hukuki bir dava.
Kıbrıslı Türkler veya Türkiye, Kıbrıs ile ilgili hangi konuda olursa olsun, haklı oldukları vakit bunu bir kefesinde “Siyaset Bilimi”, diğer kefesinde de “Hukuk Kuralları” bulunan teraziye koyarlar ve tartarlar.
Türklerin haklılıkları “Siyasi” tarafta ise ve o taraf ağır bastı ise, elleri ile “Hukuk” kefesini aşağıya bastırırlar ve bir takım dolambaçlı hukuki gerekçelerle Türklerin haksız olduklarını iddia edip, “Hukuki” çözümler koyarlar ortaya.
Yok eğer Türklerin haklılıkları “Hukuki” tarafta ise bu sefer tam tersini yaparlar ve bir takım dolambaçlı “Siyasi” gerekçelerle Türklerin haksız olduklarını iddia edip, “Siyasi” çözümler koyarlar ortaya.
Yıllar hep böyle geçti ve hem Türkiye-AB Müzakereleri bir duraklama sürecine girdi hem de Kıbrıs konusu beklenilenin aksine Türkiye yerine şimdi AB’nin önünde bir engel oluşturmaya başladı.
AB’nin içinde biri batmış 7 tane batak ülke var. Bunlardan ikisi Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı.
Gerek AB-Türkiye Katılım Müzakerelerinde, gerekse de Kıbrıs Sorununa Çözüm Müzakerelerinde top AB’nin kucağında.
Avrupa Birliği, en güçlü dayanağı, müttefiki Türkiye’yi gerçekten kaybetmek istemiyorsa Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimine günümüz koşullarında, müzakerelerin devamı ve Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda her türlü siyasi isteğini uygulatabilir ve baskılar yapabilir.
Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın, “AB ile ilişkilerimizi dondururuz” sözünü blöf olarak değerlendirip Kıbrıs Rum tarafının Dönem Başkanlığı’nı devir alacağı 1 Temmuz 2012 tarihine kadar bu fırsatı değerlendiremezse, Avrupa’nın “Hasta Adamı” Yunanistan ve onun hastalıklı çocuğu “Kıbrıs Rum Kesimi”, AB’yi batırana kadar başına bela olmaya devam edecektir.

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com
24 Ağustos 2011

23 Ağustos 2011
AB’nin İnanılmaz Tavırları için yorumlar kapalı
Okunma 77
bosluk

Rumlar Gene Gaza Geliyor

Rumlar Gene Gaza Geliyor

Zaman zaman bazı Rum ve Yunanlı siyasiler ve politikacılar, Avrupa’daki birkaç ülke ile olan dostluklarına güvenerek, boylarına poslarına bakmadan atıp tutmaya ve saldırganlık gösterilerinde bulunmaya başlarlar. Buna gaza geliyorlar da diyebiliriz.
15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarken İngiltere’nin ve Fransa’nın verdiği silahlara, 5 adet hastane gemisine ve arkalarındaki politik güce güvenmişlerdi.
Kendilerini durdurulamaz aslanlar gibi zannederek İzmir’e çıkmışlar ama 3. yılın sonunda da korkak fareler gibi Türk ordusunun önünden kaçıp denize dökülmüşlerdi.
20 bin kişilik aslanlar ordusundan geriye sadece birkaç gemiye sığacak kadar asker kalmıştı. Canını kurtarmayı başarabilenler bir daha geri dönmemek üzere Anadolu’ya veda etmişler, Küçük Asya’yı ele geçirmek ülküleri de İzmir Körfezinde boğulmuştu. Arkalarına bakamadan gitmişlerdi 1922’de.
Kıbrıs’ta 2 kez benzeri şekilde gaza gelip, kendilerini dokunulmaz ve en büyük hissederek, Türklere karşı saldırılara giriştiler ve adayı Türklerden arındırmayı denediler.
Her ikisinde de büyük bir düş kırıklığı yaşadılar.
Küllü su gibi oturdular yerlerine.
1963’de Kıbrıslı Türklere saldırıları başlattıktan sonra, dönemin EOKA’cı Bakanı Tassos Papadopulos, Amerika’nın Lefkoşa Büyükelçisine gönderdiği telgrafta, “Türkiye çıkarma yapmaya teşebbüs ederse, adada mevcut Kıbrıslı Türklerin tümünü 45 dakikada yok ederiz” diyecek kadar gaza gelmiş, havalara girmişti.
Ne oldu.
İnsan haklarını ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını hiçe sayarak bütün güçleri ile ada içinde bölük pörçük halde küçücük yerleşim yerlerine sıkıştırdıkları Kıbrıslı Türklere saldırdıkları halde hiçbir başarı elde edemediler.
Bırakın adayı Kıbrıslı Türklerden temizlemeyi, dirençlerini bile kıramadılar.
15 Temmuz 1974’de ise kendilerini o denli dokunulmaz ve yenilmez hissettiler ki, Türkiye’nin adaya müdahale etmeye cesaret edemeyeceğinden emin olarak darbe yaptılar ve 16 Temmuz 1974 tarihinde de “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan ettiler. Adayı Yunanistan’a ilhak ettiklerini açıklamaya hazırlanıyorlardı ki, bütün inanışlarının aksine Türkiye adaya ayak bastı ve tüm ülkülerini yıktı, planlarını bozdu.
Hem “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nden oldular hem de ada üzerindeki mutlak egemenliklerini ve hükümranlıklarını yitirdiler.
Şimdi gene gaza geldiler, aynı havaya gene girdiler Rum adadaşlarımız.
1 Mayıs 2004 tarihinde, Yunanistan’ın AB’ye yaptığı şantaj sonucu AB üyesi oldular ve şimdi AB’nin kendileri uğruna savaşa girebileceğini varsayarak Doğu Akdeniz’de, Türkiye’nin ve BM’nin tüm uyarılarına rağmen hiç kimseyi dinlemeden ve takmadan, doğalgaz arama ve çıkarma faaliyetlerini sürdürüyorlar.
“Kara Cira” lakaplı Dış İşleri Bakanı Markulli tescilli bir Türk düşmanı ve belli ki Hristofyas’ı ve Rum Bakanlar Kurulundaki diğer üyeleri bu konuda gaza getiriyor. “AB ve İsrail arkamızda. Araştırmayı yapan Amerikan firması, dolayısı ile ABD’de yanımızda. BM Güvenlik Konseyi üyeleri bizi her zaman desteklediler. Korkmayın Türkiye bize dokunamaz” diyerek müzakerelerin bu kritik aşamasında, Türkiye ile sürtüşmeyi daha da ileri boyutlara taşımak için elden geleni yapıyor.
Yakında yalnız olduklarını çok iyi anlayacak Markulli ve Hristofyas.
Büyük devletlerin, büyük çıkarları içinde Kıbrıs sorunun çok da önemli bir yer tutmadığını, hiçbir AB ülkesi ile ABD’nin veya da Rusya’nın, Kıbrıs Rumları uğruna Türkiye ile gerek diplomatik, gerekse de silahlı bir çatışma içine girmeyi tercih etmeyeceklerini veya bölgesel çıkarları nedeni ile böylesi radikal bir çatışmaya cesaret etmeyeceklerini öğrendiklerinde aynen 1974’de olduğu gibi büyük bir düş kırıklığına uğrayacaklar.
Rumların bir an evvel bu kararlarından vaz geçmeleri ve ileriki bir tarihte, adanın Münhasır Ekonomik Bölgesinden çıkarılacak hidrokarbon ürünlerinin, Kıbrıslı Türklerin de olurunu alarak, Kıbrıslı Türklerle nasıl paylaşılacağını resmi yollardan açıkladıktan sonra bu tür çalışmalara devam etmeleri en doğru ve barışçıl hareket olacaktır. Aksi, bölgede çatışma ortamı yaratacaktır.

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com
22 Ağustos 2011

21 Ağustos 2011
Rumlar Gene Gaza Geliyor için yorumlar kapalı
Okunma 61
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar