Euro Bölgesi ve Çin

Euro Bölgesi ve Çin
AB ve Çin by Ata ATUN

AB ve Çin by Ata ATUN

2 Aralık tarihli yazımda “Çin ‘Euro Bondları, yani AB Tahvillerini almazsa Euro Bölgesi, Kıbrıs Rumlarının AB dönem başkanı olacağı 1 Temmuz 2012’yi görmez. Avrupa Birliği, altın bir tepsi içinde tahvillerini Çin’e sunuyor. Üstelik ‘Kurtar beni’ feryatları ile. Çin’in Avrupa Birliği Tahvillerini tereddütsüz alacağı inancındayım” ifadelerini kullanmıştım.

 

Öngörülerim doğru çıktı.

 

Her ne kadar Avrupa Birliği kendi içinde, borç krizi ile mücadele etmek için daha sıkı bir “Mali Birlik” kurmak üzerinde anlaşma sağlayamadıysa da Çin, Avrupa Birliği’ne yatırım yapmak için 3 yüz milyar dolarlık bir fon planlama kararı aldığını açıkladı.

 

Çin Merkez Bankası şimdi bu yeni yatırım fonunu yönetmek için bir araç oluşturmayı planlıyor.

 

Çin’in ekonomik batağa doğru hızla giden Avrupa Birliği Tahvillerini almak ve Avrupa Birliğine yatırım yapmak kararı, tamamen dünyanın ekonomik liderliğine oynama hedefinden kaynaklanıyor.

 

Çin’in bu kararı dünya devletlerine ekonomik gidiş ve yatırım notunu veren uluslararası kuruluşları da harekete geçirdi ve Avrupa Bankacılık hisselerinin notunu bir gıdım yukarı iterek, negatiften nötr’e yükseltti. Yani şimdilik “Kötünün iyisi” notunu verdiler.

 

“İyinin kötüsü” ile “Kötünün iyisi” arasında dağlar kadar fark var.

 

Avrupa Birliği’nin Euro Bölgesini korumak için Mali Birlik konusunda bölünmesi, AB’nin saygınlığına kötü bir darbe vurdu.

 

İngiltere ve Macaristan’ın dışında geri kalan AB üyesi 25 ülke, Euro Bölgesini korumak için “Katı Bütçe Kuralları”nın kendi ülkelerinde uygulanmasını kabul ettiler.

 

Bir başka deyişle de egemenliklerinin bir kısmını daha Brüksel’e devrettiler.

 

Brüksel şimdi gelecekte AB üyesi ülkelere yeni vergiler koyup bu vergileri tahsil edebilecek konuma geldi.

 

AB’nin 25 ülkesine daha sıkı Bütçe açığı denetimi ve borçlanma kuralları gelecek. Bunu Osmanlı dönemindeki “Düyun-u Umumiye”ye, daha doğrusu “Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi”ne benzetmek olası.

 

“Düyun-u Umumiye” 1872-1939 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını denetleyen Avrupalı bir kurum idi.

 

Şimdi Avrupa Birliği içinde de aynı sistemle işleyen bir kurum oluşturulacak. Bu kurum 25 Avrupa Birliği üye ülkesini mali açıdan denetleyecek ve gerektiğinde mali kısıtlamalar uygulayacak, gerektiğinde de yeni vergiler koyacak.

 

Üye ülkeler bundan böyle taslak bütçelerini artık AB Komisyonuna, bir başka tanımlamayla da AB Bakanlar Kuruluna göstermek ve onayını almak zorunda. Onay alamayana, yardım yok, kredi yok, fon yok, sübvanse yok.

 

Mali açıdan güçlü olan İngiltere, kendi ekonomisi üzerinde tek başına söz sahibi olması nedeni ile AB denetimlerini kabul etmedi ve bu kurumun dışında kalmayı tercih ederek, kendi finansal hizmetler sektörünü AB’nin denetimi altına vermek istemedi.

 

Macaristan ise daha evvelden moratoryum ilan etmiş bir devlet olduğundan anlaşılan Mali denetim altına girmek istemiyor.

 

Yunanistan artık Türkiye’den zeytinyağı, tereyağı veya peynir gibi ürünler alıp, etiketini değiştirerek Avrupa Birliğine satamayacak, satamadığı gibi de üretim sübvansesi alamayacak.

 

Kıbrıs Rum tarafı da AB’nin tüm fonlarını yalan beyanlarla söğüşleyip haksız gelir elde edemeyecek bundan böyle.

 

Bu koşullar, yıllardır Kıbrıs’ın güneyinde ekmek elden su gölden yaşayan, kene gibi yapıştıkları Avrupa Birliğinin sırtından geçinmeyi alışkanlık haline getirmiş olan Rumları fena halde sıkıştıracak.

 

Şimdilerde yetmiş Sent’e muhtaç olan Yunanistan, “Kelin merhemi olsa kendi başına sürer” misali, Kıbrıs Rumlarına artık eskisi gibi üzeri örtülü/açık hiçbir yardım yapamayacak.

 

Dolayısıyla Rum ekonomisini de artık daha da kötü günler beklemekte. Maaşlar ya düşürülecek, ya da devlet dairelerinde işten çıkarmalar başlayacak. 13. maaş ve gereksiz fazla mesai gelirleri geçmiş mutlu yıllardan kalan güzel anılar olacak. İşsizlik ise çalışanların sayısının üçte birine kadar yükselecek.

 

Birçok Kıbrıslı Rum’un çalışmak için KKTC’ye gelmesi hiç uzak bir olasılık değil. Zira çalışmak için KKTC’ye gelen Rumlara rastlamaya başladık bile.

 

Prof. Dr. Ata ATUN

ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.com

http://twitter.com@ataatun

12 Aralık 2011

 

12 Aralık 2011
Euro Bölgesi ve Çin için yorumlar kapalı
Okunma 124
bosluk

Eş Uygulama

Eş Uygulama

 

Eş Uygulama by Ata ATUN

Eş Uygulama by Ata ATUN

Aslında bu başlığı “Mütekabiliyet” diye yazmak istiyordum ama belli bir yaş grubunun altındakilerin anlayamayabileceğini düşünerek vazgeçtim ve “Eski Türkçe” – “Yeni Türkçe” bilgime dayanarak aynı anlamı verebilecek bir deyim türetmeye çalıştım.

Latince tanımlaması “Comitas Gentium” olan “Mütekabiliyet”in politikadaki günümüz Türkçesindeki karşılığı da “Karşılıklılık”.

Daha eski zamanlarda mütekabiliyet yerine “Mukabele Bilmisil” de kullanılırdı ancak bu terim daha çok sosyal yaşamda tercih edilirdi. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında dış politikada “Mütekabiliyet”, yurt içindeki haksız uygulamalarla ise  “Mukabele bilmisil” kullanılmaktaydı. (Hukukta hala daha bu kelimeler kullanılmakta.)

“Mütekabiliyet” günümüz Türkçesinde bazen “Paralel Yükümlülük” olarak da tanımlanıyor.

Daha çok yabancılar hukukunda kullanılan “Mütekabiliyet” kavramı, esas olarak bir kişinin yaşamını sürdürdüğü yabancı bir ülkede bir haktan yararlanabilmesi için, yaşadığı ülkenin vatandaşlarının da kendi ülkesinde ayni haklardan yararlanması uygulaması.

Ben günümüz Türkçesinde “Eş Uygulama” tanımlamasının “Karşılıklılık”tan daha yakın bir terim olduğu inancındayım.

Türkiye Cumhuriyeti, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” vatandaşlarına başka hiçbir ülkenin vatandaşlarına tanımadığı olanakları sağlar.

Bir KKTC vatandaşının Türkiye’de ev veya arsa satın alması izne tabi değildir. İstediği sayıda ve istediği yerde ev veya arsa satın alabilir. İzin almasına gerek yoktur.

Bir KKTC vatandaşı Türkiye’de istediği sahada, istediği kadar iş yeri açabilir. Belediye ve yerel esnaf odaları veya mesleki kuruluşlardan alınması zorunlu olan izinlerin dışında başka bir izne gereksinimi yoktur. Bizdeki gibi Çalışma Bakanlığının kapılarını aşındırıp, cezalar ödeyip, aşağılanıp-lütfen- izin verilmesine gereksinimi yoktur.

Bir KKTC vatandaşının Türkiye’de ikamet izni almasına da gerek yoktur. Her birkaç ayda bir yurt dışına çıkmak zorunluluğu ve cezası da yoktur. Yurt dışına çıkıp geri döndüğünde vize almak sıkıntısı da yoktur. Pasaportuna veya kimlik ile giriş yaptıysa doldurduğu forma kısıtlı ziyaret süresi içeren mühür de vurulmaz.

Çalışma izni ise hemen verilmektedir.

Ama aramızda bazı art niyetli kişiler var.

“Hep bana” diye düşünürler ve tüm menfaatlerin kendilerine sağlanmasını isterler.

Kafalarında “Mütekabiliyet” veya eşdeğeri olan “Karşılıklılık”, “Comitas Gentium”, “Paralel Yükümlülük” veya da benim tanımladığım şekli ile “Eş Uygulama” kavramları yoktur.

Kendisi veya akrabası Türkiye’ye gidip, sorusuz ve koşulsuz ev almak, arsa almak, işyeri açmak, iyi bir şirkette çalışmak ve süresiz ikamet izni almak ister ama KKTC’ye gelip yerleşmek isteyen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bu hakkı tanımak istemez.

Onlara göre, KKTC’ye hiç kimse gelmemeli, yerleşmemeli, iş kurmamalı, ikamet etmemeli ve vatandaş olmamalı. Kendileri de çalışmadan devletten her ay sonu aylık almalı ve ödeme yükümlülüğünü de Türkiye Cumhuriyeti hiç aksatmadan yerine getirmeli.

2. Cumhurbaşkanı Sayın Talat’ın dün de vurguladığı gibi, KKTC’deki bazı sol çevreler Kıbrıslı Türk onurunu ve kimliğini, Rum yönetimini kabul ederek eritmeye ve yapılan her iyi çalışmayı kötülemeyi bir marifet sayıp başarı gibi göstermeye çalışmakta.

Yıllardır Rumların Kıbrıslı Türkleri adadan söküp atmak için yaptıklarını ve uyguladıkları soykırımı çabucak unutmuş olan bu kişiler, Türkiye’nin yıllardır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının ayakta durabilmesi koyduğu katkıları, gerçekleştirdiği alt yapıları, enerji üretim merkezini, iletişim sistemini, yolları, sağladığı güvenliği, 1974 Mutlu Barış Harekatından sonra nüfusumuzun büyük çoğunluğunun bir kerecik bile “Can Korkusu” yaşamadığını görmemezlikten gelip unutmuşa benziyor.

Niye bize tanınan hakları biz de, başta AB olmak üzere dünyada bütün ülkelerin asırlardır uyguladığı “Mütekabiliyet” esasına göre bu hakları bize tanıyan devletin vatandaşlarına tanımıyoruz?

Nerede o “Mütekabiliyet” veya “Eş Uygulama”.

 

 

Prof. Dr. Ata ATUN

ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.com

http://twitter.com@ataatun

7 Aralık 2011

8 Aralık 2011
Eş Uygulama için yorumlar kapalı
Okunma 228
bosluk

Rumların Yapay Kuralları

Rumların Yapay Kuralları

 

Dr. D. Eroğlu ve  D. Hristofyas

Dr. D. Eroğlu ve D. Hristofyas

Rumlar müzakereleri yavaşlatmak ve çıkmaza sokmak için elden geleni yapıyorlar.

Müzakere masasında istedikleri, kendilerince Rum çoğunluğun Türk azınlığı idare edebilmesi için gerekli olan her yöntem, her kural ve her şey.

Kurulması için müzakerelerin sürdürüldüğü yeni Federal Devlette, federasyonu oluşturacak devletleri azınlık statüsündeki toplumların yetkileri ile sınırlandırmak istiyor Rumlar.

Zaten günümüzde bu yetkilere herhangi bir üniter devletin içinde Sivil Toplum Örgütleri bile sahip.

Kıbrıs Rum tarafı, devletçiklerin üçüncü ülkelerle yalnızca ticaret ve kültür konularında uluslararası anlaşmalar yapmasında ısrar ederek, devletçikleri uluslararası ilişkilerden mahrum etmek istiyor. Tüm uluslararası ilişkiler Rumlara göre, içinde Rumların çoğunlukta olacağı yeni kurulacak Federal devlet tarafından yapılmalı ve devletçikler birer süs olarak yerlerinde oturmalı.

İster AB’de olsun, ister Türkiye’de ister KKTC’de, isterse de Yunanistan’da veya da Kıbrıs Rum tarafında olsun, Kuşları Sevenler Derneği benzeri sivil Toplum Örgütleri bile bu yetkileri almış durumda.

Şimdi de Hristofyas, KKTC’de var olan konutların ve bu konutlar içinde yaşayanların listesi ile sayısını istiyor.

Buda yetmezmiş gibi bir de yapay bir kural oluşturup bunu da BM müktesebatı içinde sokmaya çalışıyor.

Konu KKTC’deki nüfus sayısı ile ilgili. Hristofyas KKTC vatandaşlarının sayısını kısıtlamak için çareler arıyor, tuzaklar hazırlamaya çalışıyor.

KKTC’de nüfus sayımı yapılması için ortalığı karıştırıp, her yere başvurduktan sonra şimdi de bundan pişman olmuşa benziyor. Nüfus sayımı sonuçları BM kayıtlarına geçeceği için Hristofyas’ın ve Rumların paçaları tutuştu.

Londra’da bulunan BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer Ada’ya döndüğünde, KKTC’deki sayımın BM gözlemcilerinin nezaretinde yapıldığı bilgileri konusunda Downer’dan izahat istemeye kadar vardırdı işi. Hristofyas kendileri dışında birilerinin adanın kuzeyinde nüfus sayımı yapabileceklerini ve sayım sonuçlarının da resmi sonuç olarak kabul edilebileceğini bir türlü kabul etmek istemiyor.

Aslında Hristofyas’ın ve Rumların peşinde oldukları olgu, müzakereler sonrasında kurulacak federal Devlette Türklerin nüfusunun Rumlarınkinin dörtte birini geçemeyeceği ve bunun sınırlandırılması. Yani yeni devlette yüzde 80 Rum nüfus olacak, yüzde 20’de Türk. Bunun aksi olamazmış Hristofyas’a göre.

Bence doğduğu köy olan Dikmen’e (Dikomo’ya) kadar koşturabilir.

Bu deyim Kıbrıslı Türkler tarafından, çok değil daha 5-10 yıl evvelsine kadar olmayacak bir şeyi isteyenler için sıkça kullanılmaktaydı.

(Bu görüşü birkaç hafta evvel Hristofyas’ın danışmanı ve Rum müzakere heyeti üyesi Tomasoz Çelebis, Haravgi gazetesine verdiği bir demeçte, satır arasında kullanmıştı. Basına pek yansımayan deyim, benim yazıma uygun düştü)

Bu talebin arkası, sahillerin uzunluğu ile ilintili.

Bunu da geçmiş yıllarda Hristofyas ağzından bir kez kaçırmıştı.

“Türklerin nüfusu, federal devletin toplam nüfusunun dörtte biri olmalı ve bu nedenle de Türklerin ellerindeki sahil uzunluğu da bu orana uygun olmalıdır” demişti.

Arkasından da “Karpaz yarım adası Magosa Boğazından itibaren Rumlara iade edilirse, Türklerin elindeki sahillerin uzunluğu yüzde 59’dan yüzde 30’lara kadar düşer, bu şekilde de nüfus ve sahillerin uzunluğu denkleşir” diyerek aklındakini ortaya koymuştu.

Hristofyas’ın talep ettiği nüfus oranı ile sahillerin uzunluğunun ne kadar olacağı veya olması gerektiği hiçbir yerde yazmıyor. Hristofyas bunu nereden uydurdu pek de anlamış değilim.

Eğer niyetleri 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anlaşmaları ile Anayasasına dayandırmaksa bu isteklerine, önce kendilerinin uymaları ve uygulamaları gerekirdi.

Bizleri adadan silip atmak için Akritas Planını uygulamaya koymalarından evvel…

 

Prof. Dr. Ata ATUN

ata.atun@atun.com

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.com

7 Aralık 2011

6 Aralık 2011
Rumların Yapay Kuralları için yorumlar kapalı
Okunma 55
bosluk

Türk Arap Medya Forumu

Türk Arap Medya Forumu
Açılış Resmi by Ata Atun

Açılış Resmi by Ata Atun

Geçen hafta İstanbul’da gerçekleştirilen Türk Arap Medya Forumundaydım.

2 gün süren foruma 22 Arap ülkesinden 250 Basın Mensubu ile Türkiye’nin seçkin gazetecileri katıldı.

T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün (BYEGM) mükemmel bir organizasyonu olan Forum, dünya
ile kucaklaşmanın sağlam adımlarından bir tanesiydi.

Aslında Türkiye’nin bölgesel liderliğinin tescili desem belki de çok daha doğru olacak.

Benim için büyük bir hayat deneyimi olan Forum, yeni bir bakış açısı kazandırdı ve bambaşka bir dünyanın
kapılarını açtı.

Birçok konunun bize gösterildiği gibi olmadığını, gerçeklerin biraz daha farklı olduğunu çok daha iyi
gözlemledim Türk Arap Forumunda.

BYEGM, Başbakan Yardımcılığına bağlı olduğundan Sayın Bülent Arınç ile konuşma, görüşme ve bazı konuları, özellikle
de Kıbrıs konusunu tartışabilme olanağım oldu.

Konuşmacılar ve panelistler arasında bulunan Arap dünyasının ve Türkiye Medyasının seçkin isimleri, son gelişmeler
hakkında kendi görüşlerini dile getirdiler.

Benim için bu Forumun bir başka güzel tarafı da, bu güne değin yazılarını büyük bir keyifle okuduğum Orta Doğu
uzmanı yazarların, Al Hayat, Al Cezire, Al Ahram ve Al Alem gibi ünlü Arap Medya kuruluşlarında görev yapan, isimleri kendi ülkelerinin sınırlarının
dışına taşmış gazetecilerle ve bu kuruluşların yöneticileri ile tanışma ve konuşabilme olanağını bulmam oldu.

Forumda çok önemli birkaç konu dikkatimi çekti.

İngilizcede “Arab Spring” veya Arapçada “Al Rabiye Al Arabi” olarak söylenen “Arap Baharı” konusunda eksik
bilgilerimin olduğunu fark ettim.

Orta Doğu’da ve de özellikle de Arap dünyasında yaşanan olayları, adeta bir çevirmen gibi arada duran “Batı
Dünyasının Medyası” kanalı ile “istenildiği gibi değiştirildikten sonra” aldığımızı öğrendim.

Ve benim için ayrıca çok önemli olan “Türklerin, Arap halkı içindeki imajı ile Arapların, Türk halkı içindeki
imajının” yapay bir şekilde, geçen asrın başında bölgeyi işgal ederek paylaşan batılı devletlerce, Türklerle Arap halklarının bağını koparmak, aralarını açmak için
yaratıldığını ve Altıncı Kol faaliyetleri, propaganda ve benzeri yöntemlerle her iki tarafın beyinlerine işlendiğini öğrenmek oldu.

Neredeyse tüm Arap katılımcılar bu bilgileri detayları ile birlikte kürsüden dile getirdiler.

Yıllarca beyinlerimize “Arapların Türkleri arkadan vurdukları”, Araplara da “Osmanlı’nın asırlarca bölgeyi
sömürdüğü, Arap halkını köle gibi kullandığı” fikri enjekte edilmiş ve her iki tarafa da nifak tohumları ekilmiş yıllarca bilinçli olarak.

Doğruların bulunmasının ve Türklerle Arapların yakınlaşmasının, kucaklaşmasının kapılarının açılması ise
ancak şimdilerde gerçekleşmeye başlamış.

Balkanlarda, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta ve daha birçok yerde şehit olan Osmanlı askerleri ile subaylarının kimisi Libya, kimisi Mısır, kimisi de Orta Doğu’da bir köy veya kasabadan. Ben Osmanlı ordusunda hiç Arap asker veya subay yok zannediyordum bu Foruma değin.
Ama gerçekler farklı;

Varmış, hem de çok sayıda.

Yaklaşık 27 farklı ülkede yaşayan Arap halkları ile toplamları 25’i bulan İslam ülkesinin Türkiye’yi örnek ve
lider ülke olarak gördüklerini duydum ve hissettim bu Forumda.

Ünlü Arap medya mensuplarının, “Arap Baharı” sonucu yöneticileri değişen ülkelerde demokratik ve laik düzenin
kurulması için Türkiye’den yardım istemeleri ve deneyimlerini getirmesini talep etmeleri ise bir başka çarpıcı noktaydı.

Hem özgür devlet düzenini kurmasını, hem laikliği yerleştirmesini hem de ekonomik kalkınmalarına destek
vermesini istiyorlardı Türkiye’den bu ünlü konuşmacılar.

 

Prof. Dr. Ata ATUN

ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.com

http://twitter.com@ataatun

5 Aralık 2011

4 Aralık 2011
Türk Arap Medya Forumu için yorumlar kapalı
Okunma 115
bosluk

Euro Bölgesinin Sonu mu (3)

Euro Bölgesinin Sonu mu (3)
Çin ve AB

Çin ve AB

Euro’daki çöküş gerçekte yıllar önce patent kayıtlarında kendini yavaş
yavaş göstermeye başlamıştı. 2002 de Avrupa Patent ofisine yapılan başvurular
düşüş trendine girdi ancak bu durum kimsenin dikkatini çekmedi.  Yıllar içinde de bu grafik hiç değişmeden
aşağıya doğru inişini sürdürdü.

Yeni fikirler ve yeni üretim olmayınca, taze para akışı ve para
dolaşımı da süreç içinde iyice hızını kesti.

AB Konseyi Başkanı Rompuy geçen sene AB’nin bir kriz içine girmek
üzere olduğunu ima etmiş, “Euro Bölgesi çökerse, AB’de çöker” demişti.

Borç krizinin AB’nin başını çeken Fransa’ya da bulaşmak üzere olduğu
söyleniyor. Gerçekte çoktan bulaştı ama şimdilik üstünü örtmeye çalışıyorlar.

Avrupa Ekonomisinde tehlike çanları çalmaya başladı, Euro Bölgesi
tükenmişliğin sınırında. Çin, AB tahvilleri almazsa batacak denli kötü durumda
ve son can simidi konumunda.

İrlanda ve Yunanistan’ın batışı, -AB ekonomisine çok katkıları
olmadığından- pek fazla etki etmemişti ama, İspanya, İtalya ve sıradaki Fransa
AB ekonomisinin yüzde 60’ı oluşturuyor.

İtalya ekonomik olarak çökerse Euro Bölgesi de çökeceğinden, İtalya’ya
mecburi olarak 600 Milyar Euro’luk yardım yapıldı. Ama bu sadece ölümcül bir
hastanın ömrünü birkaç ay uzatmak operasyonundan öteye bir çözüm değil.

Ünlü “Carlyle Yatırım Fonu”nun Yöneticilerinden Fransa Cumhurbaşkanı
Sarkozy’in üvey kardeşi Olivier Sarkozy, Euro bölgesine sadece 3 ay ömür
veriyor.

Kurtuluşun reçetesi, Avrupa Anlaşmalarında Avrupa Birliği Komisyonuna,
“Avrupa Birliği Üyesi ülkelere vergi koymak ve vergi toplamak” yetkisini
tanıyacak değişikliklerin yapılması. Bu değişikliğin üye ülkelerin
parlamentolarından geçmesi gerekecekse, yıllara gerek var demektir. Bu arada
hastanın da öleceği kesin.

Euro Bölgesi krizi şimdi Avrupalı bankaları da tehdit etmeye başladı.

Avrupa’da baş gösteren krizin sonucu olarak II. Dünya savaşından sonra
ilk kez bankalar, bu yıl sonu  süreleri
bitecek olan tahvillerinin tümünü yenileyemediler. Aralık 2011 sonunda bitecek
olan tahviller 654 Milyar dolar tutarında ve sadece yüzde 67’si kadar, yani 413
Milyar dolarlık tahvil satabildiler, tabii yeni faiz ve koşullarla.

Bu da; “241 Milyar dolar açık var” veya “piyasadan bu kadar para uçup
gidecek” anlamına geliyor.

Avrupa Bankaları son elli yılda ilk kez vadesi gelen borçlarını
tazeleyemiyor. Sadece bu gelişme bile tek başına, Euro Bölgesinin içine düştüğü
güvensizlik ortamını gözler önüne sermeye yeterli.

413 Milyar doların piyasalara dönmemesi demek, piyasalarda kredi açığı
yaşanacak ve banka kredilerine bağımlı olan uluslararası şirketlerin zora
gireceği, Avrupa Birliği ekonomisinin de sıkışacağı demektir.

Büyük bir olasılıkla ABD’de yaşanan emlak krizi ve çöküşler AB’de de
yaşanacak ve Bankalar 2013’ün ortalarına kadar ellerindeki 2.5 trilyon Euro
civarındaki taşınmaz malları elden çıkarmak zorunda kalacaklar.

Geriye kalan çözümlerden bir tanesi de Euro’dan çıkmak.

Yunanistan Euro’dan çıkarsa, daha çıktığı gün Drahmi Tahvilleri çöker
ve Yunanistan Merkezi Bankası tahvil satamaz veya da yüzde 100 gibi anormal bir
faizle ancak alıcı bulabilir.

Yatırımcının Euro’ya olan güveni de çok kötüleşti. Hiç biri kapitalini
Euro’ya bağlamak istemiyor.

Bunun da başlıca nedeni Avrupalı liderlere olan güvensizlik ve Euro
Bölgesinde oluşan borç krizini önleyebilecek yetenekte olmamaları izlenimini
vermeleri.

Hafta içinde satışa çıkarılan İtalya, İspanya ve Almanya tahvillerine
beklenen boyutta alıcı çıkmadı ve yeterli talep olmadı.

OECD yani Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün, dünya
ekonomisinin ana riskini Euro Bölgesindeki kriz olduğunu açıklaması bir tesadüf
değil. OECD’nin öngörüsüne göre bu kriz aynen bir virüs gibi evre ve genetik
değişikliği geçirerek diğer ülkelere de bulaşacak. Yani şimdiden önlem
alınamazsa, Asya ekonomisi ile Latin Amerika ekonomisi ve Şangay Altılısı da bu
krizden olumsuz etkilenecek.

Gözler şimdi Çin’de.

Çin “Euro Bondları” yani AB Tahvillerini almazsa Euro Bölgesi, Kıbrıs
Rumlarının AB dönem başkanı olacağı 1 Temmuz 2012’yi görmez.

Batağa doğru hızla giden Avrupa Tahvillerini Çin’in alması, tamamen
dünyanın ekonomik liderliğine oynama ve bölgesel stratejisi ile ilgili.

21. yüzyılda dev adımlarla büyüme hızına giren Çin’i durdurmak ve
dizginlerini ele alabilmek için ABD’nin elinde kalan iki kozdan bir tanesi,
dünya petrolünü kontrol altına alarak Çin’in büyüme ve dünya ekonomisine
liderlik yapabilmek için gerek duyduğu enerjiyi kendi çıkarları doğrultusunda
Çin’e, kendi uygun gördüğü oran ve miktarda vermek. Açıkçası ABD, Çin’in
boynuna bir tasma takmak istiyor.

Doğal olarak Çin’de aynı mantığı farklı yöntemlerle ABD ve AB’ye
uygulamak peşinde.

ABD’nin 1.9 trilyon dolarlık Devlet tahvilini satın alarak Çin, ABD
ekonomisi üzerinde tam olarak söz sahibi konumuna geçti. ABD Devlet
tahvillerini değerinden daha düşük bir fiyatla satışa çıkarması durumunda ABD
ekonomisi hemen ve derhal batağa sürüklenir.

Şimdi aynı olanağı Avrupa Birliği, altın bir tepsi içinde Çin’e
sunuyor. Üstelik “Kurtar beni” feryatları ile.

Çin’in Avrupa Birliği Tahvillerini tereddütsüz alacağı inancındayım.

Bu aşamada, Türkiye’nin ekonomisine güvenip Türk parasına bağlı kalmak
en akılcı yol gözüküyor.

 

Prof. Dr.
Ata ATUN

Ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.com

@ata-atun

2 Aralık
2011

1 Aralık 2011
Euro Bölgesinin Sonu mu (3) için yorumlar kapalı
Okunma 92
bosluk
  • Sayfa 3 ile 3
  • <
  • 1
  • 2
  • 3
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar