İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (2/4)

İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (2/4)

İran çok tedbirli bir şekilde davranıp, nükleer projeyi ürütecek tesisleri ülkenin dört bir yanındaki askeri üslere, sahte fabrikalara ve yer altındaki tesislere yayarak, gözlerden ve dış müdahalelerden uzak tutmak suretiyle konuşlandırdı.

 

Bu tesislerin bilinenleri İsfahan, Fordow, Kum kenti, Arak, Dialem, Parçin ve Natanz’daydı. Bunların arasında en önemlisi sayılan Santrifüj tesisi ise Natanz’da kurulmuştu. Bu tesiste ilk başta toplam 2700 adet santrifüj yer almaktaydı ve Uranyum’u yüzde 20 düzeyinde zenginleştirmekteydi. (Günümüzde Fordow’da 2700 adet, Natanz’da da 10 bin adet santrifüj bulunmaktadır.)

 

Bu tesislerden herhangi birinin varlığı ortaya çıktığı vakit yeri derhal değiştirilmekteydi. Uzaydaki casus uyduların radyoaktif madde içeren toprağın varlığından tesislerin yerini saptamasını önlemek için de, bu tesislerden çıkan tüm toprak ve atıklar bir başka yere taşınmaktaydı.

 

İran attığı tedbirli adımlarla Uluslararası Atom Enerjisini de istediği şekilde yönlendirmeyi başardı.

 

İran’ın nükleer tesisler kurduğu ve nükleer silah elde etmek için çalışmalar başlattığı bilgisi ilk kez 2002 yılının Ağustos ayında İran yeraltı direniş örgütü olan “Halkın Mücahitleri Teşkilatı” tarafından açıklandı. Açıklamada Arak ve Natanz’daki tesislerin yeri ve görevleri yer almaktaydı. Natanz’daki tesis çölün ortasında, gözlerden çok uzakta, yer altındaydı.

 

İran’daki bu çalışmalardan yıllar sonra haberdar olan İsrail, derhal Dışişleri bakanlığı ile ünlü İstihbarat teşkilatı Mossad’ı devreye sokarak yoğun bir karşı çalışma başlattı.

 

İlk adım 2005 yılında atıldı ve 2005 yılının Şubat ayında Dialem’deki nükleer tesis, bayrağı/ kimliği belli olmayan bir uçak tarafından atılan bir füze ile vuruldu. Aynı yıl Tahran yakınlarındaki Parçin deneme tesisi de bombalı bir saldırıya uğradı.

 

İsrail hükümeti, ABD’nin de yardımı ile çeşitli ülkelerdeki limanlarda İran’a nükleer donanım taşıyan gemilerin hareket etmesini önlemek için gemilere el koydurdu.

 

İran hükümetinin aldığı tüm tedbirlere rağmen Nükleer tesislerde çalışan fizikçiler tek tek şaibeli bir şekilde ölmeye veya öldürülmeye başlandı.

 

Nisan 2006 tarihinde Natanz’daki merkezi tesiste, çok sayıda bilim adamının, teknisyenin ve nükleer proje başkanlarının katıldığı bir açılışta patlayan santrifüjler birçok kişinin ölümüne neden oldu. Yapılan incelemede santrifüjlerden bir tanesine bilinmeyen kişilerce bomba konduğu ortaya çıktı.

 

Ocak 2007 tarihinde fizikçi Dr. Ardaşır Hüseyinpur, radyoaktif zehir kullanılarak öldürüldü.

 

Şubat 2007 tarihinde Doğu Almanya’daki bir şirket, ticari ambargo altındaki İran’a bilinçli olarak sabote etmek amacı ile sahte yalıtım malzemesini sattı. Yalıtım maddelerinin yalıtım yapmadığı inşaat bittikten ve tesis açıldıktan sonra anlaşıldı. Tesisin tekrar devreye girebilmesi çok uzun bir zaman aldı.

 

Şubat 2007 tarihinde, İran’ın nükleer silahlanma projesinin önde gelen isimlerinden olan İran eski Savunma Bakanı Yardımcısı General Ali Rıza Asgari, İstanbul’a giderken ortadan kayboldu ve izine halen daha rastlanmadı.

 

Mart 2007 tarihinde Devrim Muhafızlarının İran sınırları dışında dışındaki “istihbarat ve karşı casusluk” operasyonlarını yürüten elit askeri gücü “Kudüs” biriminde görev yapan üst düzey subaylardan Amir Shirazi ortadan kayboldu.

 

Aynı tarihte, İran Ordusu Devrim Muhafızları İran Körfezi Komutanı Muhammed Soltani de arkasında hiçbir iz bırakmadan sırra kadem bastı.

 

Ağustos 2007 tarihinde ABD, İran’ın nükleer çalışmalarını geciktirebilmek ve mani olabilmek için bir dizi gizli kararlar aldı.

 

Bu alınan kararların en önemlileri, BM’nin diplomatik baskı ve yaptırımlar kullanması, İran’a ekonomik ambargo uygulanması ve ithalatının kısıtlanması, Dünya Bankalarının İran’la parasal işlem yapmaması ve İran rejimin değiştirilmesi oldu. Yıllardır İran’a uygulanan ekonomik ambargonun günden güne artıp sertleşmesi nedeni ile İran günümüzde, tüm kurtuluş çabalarına rağmen neredeyse ithalat yapamaz konuma geldi.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

1 Şubat 2013

31 Ocak 2013
İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (2/4) için yorumlar kapalı
Okunma 134
bosluk

İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (1)

İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (1)

İsrail, İran’ı kendine büyük bir tehlike olarak görmekte. Bunun da gerekçesi İran’ın, nükleer silahlanma projesi başlattığı ve atom bombası yapma peşinde olduğu iddiası.

 

İran nükleer enerji sahibi olabilmek için yıllar önceden hazırlığa başladı ve büyük boyutta yatırımlar yaptı. Bilim adamları yetiştirip istihdam etti, gizli tesisler kurdu ve karmaşık testler, denemeler yaptı.

 

Humeyni yönetimi, gizli servisleri aldatacak yöntemleri, entrikaları ve stratejileri uygulamaya koydu. Bu nedenle de ne ABD nede İsrail o yıllarda bunun farkına varamadılar. Ruhları bile duymadı böylesi önemli ve ölümcül bir çalışmayı.

 

Gerçekte İran’da barışçıl ve askeri amaçlarla kullanılabilecek nükleer reaktörlerin yapımı Şah Rıza Pehlevi döneminde başladı. İran, Şah döneminde batının müttefiki ve batılı kurumların üyesi olduğu için, İsrail dahil hiçbir ülke İran’ın bu girişiminden herhangi bir rahatsızlık duymadı.

 

Tam tersine 1977 yılında İsrail, İran’a yerden yere füzeler (SSM) sisteminde işbirliği yapmayı ve İran’daki teknolojiyi ileri götürmeyi teklif etmiş, gerektiğinde de bu füzelere nükleer başlık takılabileceğini teyit de etmişti. (Bar-Zohar, Mossad, 2012)

 

İran- İsrail dostluğu, 1979 yılında yer alan İran Devrimi ile son buldu ve yeni hükümet de İsrail’e düşman gözü ile bakmaya başladı.

 

Humeyni, iktidarının ilk yıllarında nükleer silahlanma projesini İslam karşıtı gördüğü için derhal durdurarak satın alınan tüm araç gereci söktürdü ve yurt dışına gönderdi.

 

1980 yılında başlayan ve 8 yıl süren İran Irak savaşında Saddam Hüseyin İranlılara karşı kimyasal silah kullanınca, Ayetullah Hümeyni İran’ın silahlanma politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı, İran’ın da savunma amaçlı yeni ve farklı silahlar geliştirmesi gerektiğine karar verdi. Bu kararla İran’da biyolojik, kimyasal ve nükleer silahların geliştirilmesi ve sahip olunmasının çalışmaları başladı.

 

İran ilk etapta, dağılma sürecine giren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğindeki (SSCB) dar gelirli subay ve tesis komutanlarından nükleer bomba ve savaş başlıkları satın almak yoluna gitti. Rus generallere ve Rus Bilim adamlarına yüksek paralarla iş teklifleri yaparak nükleer çalışmalarının başlangıç temelini attı.

 

Buşehr’de bir adet orta boy reaktörün yapımı için Ruslar hükümeti ile iki tane de küçük boy reaktörün yapımı için Çin hükümeti ile anlaşma yaparak nükleer tesis yapımı işine iyice girdi.  Nükleer tesislerin kurulup çalıştırılmasından sonra bu tesislerdeki nükleer çekirdeklerle nükleer bomba yapmak kolay ve kısa süreli bir çalışma istemekteydi sadece.

 

İran’ın bu girişimi ABD ve İsrail’i son derece rahatsız etti ve ABD, Çin üzerinde yoğun politik baskı kurarak, İran ile imzaladığı anlaşmayı iptal ettirmeyi başardı. Rusya ise anlaşmaya sadık kaldı ama reaktörün yapımını çeşitli bahanelerle incir ipi gibi uzatarak yirmi yıla yaydı. Uranyumun kendisinden satın alınmasını ve atık çekirdeklerinde kendisine iadesini olmazsa olmaz koşul olarak masaya koyunca, nükleer tesis devreye giremedi.

 

Nükleer santralde kullanılmak amacı ile üretilen bu zengin uranyumun, nükleer başlıkta kullanılabilmesi için gerekli olacak değişiklik, sadece birkaç hafta aldığından İran, U-235’i üretebilecek aşamaya gelebilmek için her şeyi göze aldı.  Tüm bu olaylar dünyanın gözü önünde gelişirken, perde arkasından hiç kimseye ve ülkeye gereksinim duymadan kendi nükleer tesisini kurmak ve nükleer reaksiyona yol açacak zenginleştirilmiş uranyumu (U235) üretme projesini başlattı gizlice.

 

Pakistanlı bilim adamlarından, özelikle de Dr. Abdulkhadir Khan dan yardım alan İran, kısa süre içinde U-235’i U-238’den ayrıştıracak santrifüj sistemini kurarak, zengin uranyum (U-235) üretmeyi başardı. Başarmasına başardı ama kullandığı teknoloji ABD’nin 1944 yılında kullandığı yöntem olduğundan üretim miktarı çok azdı. Dolayısıyla İran’ın zamana karşı yarışı da başlamış oldu…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

30 Ocak 2013

29 Ocak 2013
İran’ın Nükleer Tesisinde Patlama (1) için yorumlar kapalı
Okunma 141
bosluk

Onur Madalyası ve Belgesi

Onur Madalyası ve Belgesi

Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği’nde geçtiğimiz Cuma günü bir tören yapıldı.

Beni çok duygulandırdı bu tören. Binaya girince neredeyse yarım asır geri gittim, içeride yıllardır tanıdığım dostlarımı ve duvarda şehitlerimizin büyük bir özenle asılmış resimlerini görünce…

 

1963-1974 yılları arasında yaşadığımız mezalim, bizlere uygulanan soykırım ve o kötü günler bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bir an 22 Aralık 1963 gününü tekrar yaşıyormuşum gibi hissettim.

 

Küçük Kaymaklı’da şehit olan Hüseyin Ruso, Kumsal’da şehit olan Erdoğan Rifat geldi gözümün önüne aniden. Rahmetlik Erdoğan o mükemmel sesi ile şarkı söylüyordu, Rahmetlik Ruso’nun da üzerinde beyaz bir atlet, beyaz bir pantolon, ayaklarında da beyaz spor ayakkabıları vardı. Sanki şehit olmamışlardı ve karşımda duruyorlardı.

 

Sonra yanık, yıkık Küçük Kaymaklı’da gördüm kendimi. Çocukluğumun bir kısmının geçtiği, her gün bisikletimle Bayraktar Ortaokulu’na gitmek için güle oynaya içinden geçtiğim sokaklar, EOKA’cı katil Sampson’un komutasındaki Rum milislerin saldırısından sonra adeta ağlıyordu. Evlerden dumanlar yükseliyor, insanlar ağlaşıyorlardı.

 

Omzuma dokunan bir elle, tekrar günümüze geri döndüm. Beni geri getiren dokunuşun sahibi Dernek başkanı, Larnaka’dan arkadaşım Ertan Ersan’dı. “Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği”nin başkanlığını büyük bir özveri ile yıllardır sürdürdü Ertan dostum.

 

Büyük bir özveri diyorum çünkü gerçekten de bıkmadan, usanmadan “Şehit Aileleri” ve “Malul Gaziler” için bütün enerjisini ve sosyal ilişkilerini koydu ortaya, çalışma arkadaşları ile birlikte. Özellikle Şehitlerimizin eşlerinin ve çocuklarının rehabilitasyonu için çalmadık kapı, ziyaret etmedik siyasi bırakmadı.

 

Gerçekte, Şehitlerimizin arkada bıraktıkları ailelerinin, yani eşleri ile çocuklarının hem geçim korkusu olmadan, hem de gelecek endişesi bulunmadan yaşamlarının garanti altına alınması devletimizin önceliği ve olmazsa olmazı olmalıydı.

 

Bugün itibarıyla 17 şehit çocuğumuzun işsiz olduklarını duymak beni can evimden vurdu. Sayıları istihdam edilemeyecek kadar fazla değil… Bu sayının büyük bir kısmı batan, iflas eden veya da kapatılan kamu kuruluşları nedeni ile açıkta kalanlar. İvedilikle bu çocuklarımızın devletimiz tarafından işe alınmaları ve istihdam edilmeleri gerekmekte. Bu hem üzerinde yaşadığımız toprakları vatan yapabilmek uğruna canlarını veren şehitlerimize olan borcumuz, hem de hepimizin vicdani yükümlülüğü.

 

Daha gencecik yeni bir gelin iken, kocasının 1974 Barış Harekatında köye gelen Rum milisler tarafından alıp götürülüp şehit edilmesi ile karnında çocuğu ile dul kalan bir annenin feryadı beni gerçekten de çok etkiledi. Taşkent’ten gelen bu şehit eşi, çocuğuna iş, canı yavrusuna gelecek garantisi istiyordu sadece. Ve biz bunu hala daha gerçekleştirememişiz.

 

Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği’ne dönecek olursak, Dernek Başkanı ve yönetimi birlikte o denli etkili ve verimli çalışıyorlar ki, adeta bir müze haline getirdikleri dernek binasını bu güne değin 68 bin kişi ziyaret etmiş. KKTC’deki tüm okullara, bazı sivil toplum örgütlerine, sivil halka, Türkiye’den gelen sivil ve resmi kişilere ilaveten Rumlar, yabancı parlamenterler, yabancı misyon şefleri ve yurt dışından Güney Kıbrıs’a gelen yabancı muhabirler de ziyaret etmişler derneği.

 

Beni en çok şaşırtan da, Kıbrıs’ın Rum kesiminden bazı gençlerin derneği ziyaret etmeleri ve Kıbrıs Rum Yönetiminin resmi yayın organı olan “Kıbrıs Radyo Yayın Korporasyonu”nun da (RIK) dernekle ilgili bir belgesel yayınlamış olması.

 

Cuma günü dernek binasında yapılan törende, 1958 şehidi Yunus Hüseyin, 1974 şehidi Hasan Hüseyin Kral ve 1974 şehidi Celil Hüseyin’in eşlerine/çocuklarına altın kaplama onur madalyası ve onur belgesi, aralarında benim de yer aldığım “Varoluş Mücadelemize” katkı koyan Ayer Özsağıroğlu, Akay Cemal, Bilbay Eminoğlu, Eftal Akca, İlter Kırmızı, Muhittin Güven, Özcan Özcanhan, Tuğrul Hilmi Berkay’a da onur madalyası ve belgesi verildi.

 

Benim için olağan üstü bir gurur oldu bu. T.M.T.’de Mücahitlik görevimi yapmıştım, 1974 Barış Harekatına Mücahit olarak katılmıştım ama sanırım aldığım belge ve şiltlerin arasında en kıymetlisi bu oldu. Hemen madalya ile belgeyi çerçeveletip odama astım. Sanırım en çok gurur duyacağım mirasım bu “Onur Madalyası” ve “Onur Belgesi” olacak…

 

Bu gün İngiliz sömürge İdaresi’nin Kıbrıs’ta Türklerin de var olduğunun, Kıbrıs adası üzerinde Türklerin de haklarının bulunduğunun farkına vardığı günün 55. Yıl dönümü. 27-28 Ocak 1958 günü yapılan “Varoluş” Mitinginde şehit olan kardeşlerimi saygı ile anıyorum. Ruhları şad olsun…

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

28 Ocak 2013

27 Ocak 2013
Onur Madalyası ve Belgesi için yorumlar kapalı
Okunma 86
bosluk

Rumların Batışı Hız Kazandı

Rumların Batışı Hız Kazandı

Kıbrıs Rum Kesimi, 1 Mayıs 2004 tarihinde “AB’yi arkamıza alacağız, Türkiye’ye önümüzde diz çöktüreceğiz” hayali ile egemenliklerinin büyük bir kısmını Brüksel’e devrederek AB’ye girmenin bedelini ağır bir şekilde ödemeye başladı.

 

Dürüst, yalandan dolandan uzak bir devlet olsalardı belki AB’nin nimetlerinden faydalanabilirlerdi ama yalan söyleyerek, sahte bilançolar ve bütçeler düzenleyerek, iş yapmak yerine göstermelik şovlar düzenleyerek bir yere varılamayacağını çok acı öğrendi Rum adadaşlarımız.

 

Kıbrıs’ta 21 Aralık 1963 tarihinde Türklere saldırıp, “Türkler isyan etti” yalanı ile bütün dünyayı kandırmaları sonrasında elde ettikleri kazanımın hep devam edeceğini sandılar.  Yalana dayalı propagandalarının aksini yüzlerce sayfalık “Ortega Raporu” ile çürüten BM Araştırma Komisyonunun bulgularını hasıraltı ettirmeyi başardılar ve aleyhlerine yazılan her tür raporu ve bulguyu da aynı şekilde hasıraltı edebileceklerini düşünerek düzenbazlıklarını devam ettirdiler. Ama her şeyin bir sonu olduğu gibi AB’yi sahte mali raporlarla aldatmalarının da sonu geldi.

 

2015 yılının bütçe hak edişlerini, harcamalarını 2011 yılında göstermelerini ve bütçelerini denk olarak açıklamalarını AB yemedi ve anında mali kriz patlak verdi.

 

Avrupa İstikrar Mekanizması, Almanya’nın baskısı ile “Rum bankalarında Kara Para aklandığı” iddialarını çok ciddiye alırken, Troyka da kara para aklama konusunu bir sonuca ulaştırabilmek için Rum Bankalarının tüm hesaplarını didik didik etme koşulunu koydu masaya.

 

AB yöneticileri Güney Kıbrıs’ta “Kara Para” aklandığı iddialarından son derece rahatsız. Bu nedenle de Rum Bankalarında böyle bir işlemin izine rastlanılırsa, “boynu altta kalan ölsün” mantığı ile Güney Kıbrıs’ı boğulmaya terk etmeye hazırlar ve bu konuda Rumların tüm itirazlarına kulaklarını tıkayıp düğmeye de bastılar.

 

Şimdi yardım kapısının açılabilmesi için Rumların önünde kendilerini temize çıkarması gereken iki büyük önkoşul var.

Birincisi Troyka tarafından Rum Bankalarında yapılacak incelemede 1 Mayıs 2004 tarihinden sonra “kara para Aklaması” yapılmadığının saptanması.

İkincisi de Rumların içine düştükleri mali borç krizinin, kendi tembelliklerinden ve üç kağıtçılıklarından kaynaklanmadığı ve de “Euro Bölgesini” tehdit edecek düzeyde veya da yapıda bulunmadığının tespit edilmesi.

 

Bu iki koşul aksi gibi hem hukuki bir dayanağa sahip, hem de AB’nin ilgili tüzük maddeleri gereği. Bu iki koşulun sonucu Avrupa İstikrar Mekanizması’nın uygun göreceği şekilde çıkmazsa Güney Kıbrıs Rum Yönetimine (GKRY)  mali yardım yapılmayacak, kredi de verilmeyecek.

 

Avrupa Birliği GKRY’ne mali yardım yapılmasını veya da kredi verilmesini uygun görmez ise, Rusya da GKRY’e mali yardım yapmayacak ve kredi vermeyecek. Durum bu denli kritik. AB ve Rusya GKRY’ne kredi vermezse hiç kimse de vermeye cesaret edemeyecek, işin ucunda fahiş denilebilecek faizler olsa da.

 

Rumların içinde bulundukları ekonomik kriz Mart ayında felaketlerle birlikte Rumların başına iyice çökecek. Dolayısıyla Nisan 2013 çok kritik bir ay.

Kamu borçları 2013’ün ilk üç ayı sonunda Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın (GSYH) yüzde 85.3’na çıkacak ve 15 milyar 275 milyon Euro’ya ulaşacak. Bu süreçteki finansal gereksinimi de nakit olarak 1 milyar Euro.

 

İşin en korkutucu tarafı da, Mart 2013’de ödenmesi gereken 7,7 milyon Euro’luk devlet tahvillerinin kapıda beklemesi. Yani GKRY Mart sonuna kadar bir şekilde 8.7 milyon Euro bulmak zorunda.

 

Bu işin şakası yok. Buldu buldu, bulamadı batıp gidecek.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

25 Ocak 2013

 

 

24 Ocak 2013
Rumların Batışı Hız Kazandı için yorumlar kapalı
Okunma 72
bosluk

İsrail Seçimleri ve Türkiye Politikası

İsrail Seçimleri ve Türkiye Politikası

İsrail’de dün, İsrail Devleti’nin (1948 yılında) kurulmasından bu yana 19. Genel Seçim yapıldı ve Knesset’in –İsrail Parlamentosu- 120 milletvekili seçildi. İsrail’de 5 buçuk milyon seçmen, 10 bin seçim merkezi ve toplamda 32 siyasi parti var. Siyasi Partilerin Parlamentoya milletvekili sokabilmeleri için asgari olarak oyların yüzde 2’sini almaları gerekmekte. Son yapılan kamuoyu yoklamaları 32 partiden sadece 15 tanesinin Parlamentoya girebileceğini gösteriyor.  Bu güne değin İsrail’de hiç birsiyasi parti 61 sandalye kazanıp tek başına iktidar olamadı.

 

Seçime başbakan olarak giren Likud Partisi başkanı Binyamin Netanyahu merkez sağın önde gelen lideri. En büyük özelliği de İsrail’de doğan ilk başbakan olması. Likud Partisi bu seçimde “Yahudi Evi” (Yisrael Beitenu) Partisi ile birlikte oluşturduğu ortak liste ile girdi.

 

Likud Partisi tek başına hükümeti kuracak kadar oy alamadığı için hükümeti tek başına kurması olanaksız. Olasılıklardan bir tanesi, çok çocuklu ailelerden ve Ortodoks Yahudilerden oluşan Radikal sağın liderliğine oynayan Neftali Benett ile koalisyona gitmesi. Benett Filistin Devleti’nin kurulmasına ve tanınmasına karşı. İki devletli çözüme de inanmıyor. Batı Şeria da ise yerleşim yerlerinin açılmasını savunuyor.

 

Benett’in bu görüşü, seçim meydanlarında Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri inşa edilmesi faaliyetlerine devam edeceğini açıklamış olan Netanyahu ile tamı tamına örtüşmekte.

 

Bu koalisyon Netanyahu’nun 3. Dönem başbakanlığı olacak ama böylesi bir koalisyonun da bölgede ipleri gereceği kesin. İsrail radikal sağa doğru bir adım daha kayacak ve Filistin ile oluşturulmaya çalışılan barışta bir başka sonbahara kalacak. İran ile olan sürtüşme de ivme kazanıp daha tehlikeli bir boyuta tırmanacak.

 

İstanbul’da BM Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya’dan oluşan P5+1 grubunun yapacağı toplantıda İran’dan, nükleer çalışmaları konusunda elle tutulur ve kolayca ispatlanabilir tedbirlerin alınmasının isteneceği büyük bir olasılık. İran hükümeti’nin bu tedbirleri İran’da Haziran ayında yapılacak seçimlere kadar oyalayacağı da bir başka gerçek.

 

Bu gelişme, eğer İsrail’de sağcı bir hükümet kurulursa, İsrail-İran ilişkilerini daha da kötüye götürecek.  Karşılıklı hava saldırılarına kadar dahi uzanabilir bu sürtüşme.

 

İsrail’in bölgede tutunabileceği tek dal Türkiye. Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’nin talebi olan özre, Gazze ablukasını kaldırmaya ve tazminat ödemeye yanaşmayan II. Binyamin Netanyahu Hükümeti miadını doldurdu ve dün bitti.

 

Yeni İsrail Kabinesinin Türkiye ile yeni bir sayfa açabilmek için aracılar koyup girişimler başlatacağı kesin. Zaten bölgede yaşamını sürdürebilmek içinde başka bir seçeneği ve yolu da yok.

 

1973’deki Yom Kippur savaşında, Güney cephesinde savaşının galibi Mısır olmasına rağmen, kuzeyde ilk gün Golan Tepelerini başarılı bir şekilde ele geçiren Suriye’nin yanlış harp stratejisi yüzünden savaşın galibi İsrail olmuştu. İsrail’in 4. bir Arap-İsrail savaşını göze alamayacağı gün gibi aşikar.

 

Eğer böylesi bir savaş çıkarsa İsrail’in tek seçeneği bu savaşta, nükleer başlıklı füze kullanmak olacak. Bu da İsrail’in sonunu getireceği için İran’a karşı son derece hasmane davranıyor İsrail.

 

İsrail’in 4. savaştan kaçınabilmesi için tek bölgesel alternatifi Türkiye ve artık İsrailli siyasetçiler de bu gerçeğin bilincine vardılar. Zaten Mavi Marmara olayından sonra kopan/ donan sadece diplomatik ilişkilerdi. Ticaret ve ekonomik işbirliği hız kesmeden günümüze değin devam etti.

 

Yeni kabine’nin Türkiye ile eski dostluk seviyesini kurabilmek ve işbirliğini tekrar başlatabilmek için akıllıca girişimler yapacağını, duygusal kararlar yerine politik kararlar alacağını söylemek yanlış bir öngörü olmayacak bu yeni dönemde.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

23 Ocak 2013

 

22 Ocak 2013
İsrail Seçimleri ve Türkiye Politikası için yorumlar kapalı
Okunma 81
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar