FIFA, KTFF ve KOP

FIFA, KTFF ve KOP

“FIFA”nın açılımı ” Fédération Internationale de Football Association” olup 21 Mayıs 1904 tarihinde İsviçre’nin Zürih kentinde kurulmuştur. 209 tane ulusal futbol kurumunun üye olduğu çeşitli ülkelerin Futbol, Salon Futbolu ve Plaj Futbolu kurumlarından oluşan Uluslararası bir Federasyondur. Genel uygulamada her ülkeden sadece bir futbol kurumu üye olabilmektedir. İngiltere bu uygulamanın dışına çıkabilmiş ve birden fazla futbol kurumunun üye olabilmesine olanak sağlayan yasasını yıllar önce yapmıştır.

 

“KTFF”nın açılımı “Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu” olup 29 Ekim 1955 tarihide Lefkoşa’da kurulmuştur. Bünyesinde Lefkoşa, Gazimağusa, İskele, Girne ve Güzelyurt ilçelerinde faaliyet gösteren tüm Kıbrıs Türk futbol takımlarını barındırmakta olup Kıbrıslı Türklerin ilk ve en eski spor federasyonudur. KKTC BM tarafından tanınan bir ülke olmadığından FIFA veya UEFA’ya üye olarak kabul edilmemektedir.

 

“KOP”un açılımı (Yunanca yazılımı ‘Κυπριακή Ομοσπονδία Ποδοσφαίρου’ , Yunanca yazılımın Türkçe okunuşu ‘Kipriaki Omospondia Podosfero’) Kıbrıs Futbol Federasyonu olup, Eylül 1934 tarihinde kurulmuştur. O yıllarda bünyesinde Kıbrıs Rum ve Türk futbol takımlarını barındırmaktaydı. 1948 yılında FIFA’ya, 1962 yılında da UEFA’ya üye olmuştur. Kıbrıs Türk Futbol takımları 1955 yılında KOP’tan ayrılarak KTFF kurmuşlardır.

 

FIFA Başkanı Sayın Joseph Blatter, 5 Kasım tarihinde Zürih’deki FIFA merkezinde toplanıp,  FIFA ve UEFA kuralları temelinde, Kıbrıs futbolu için hazırlamış oldukları geçici anlaşmanın içeriğini tartışmak ve olası bir sonuca ulaşabilmek için Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu (KTFF) Başkanı Sayın Hasan Sertoğlu ile Kıbrıs Futbol Federasyonu (KOP) Başkanı Sayın Costakis Koutsokoumnis’i görüşmeye çağırmıştı. Her iki başkan da, yetkili kurullarından onay alıp bu toplantıya katılacaklarını açıkladılar.

 

FIFA Kıbrıs adasında mevcut iki futbol federasyonunu birleştirebilmek için 2008 yılından beri girişimler yapıp, görüşme ortamı yaratmaya çalışıyor.  Belli ki FIFA yöneticilerine kimlikleri, ırkları, dinleri, dilleri ne olursa olsun bir grup insanın dünya takımları ile futbol maçı yapamaması ters geliyor ve de bu nedenle Kıbrıs Türk futbol takımlarının bir şekilde dünya ile kucaklaşabilmesinin yolunu arıyorlar.

 

FIFA’nın kayıtlarında İngiltere örneği var. İngiltere’de birden fazla Federasyon FIFA’ya üye ve bunu Kıbrıs’ta uygulamaya koyabilir miyiz diye de düşünüyorlar, araştırma yapıyorlar ve UEFA ile birlikte çalışıyorlar.

 

Çalışmaya çalışıyorlar da FIFA’nın düşündüğü ile Kıbrıs Rum Yönetiminin halen başta ve görevde olan yöneticilerinin Kıbrıslı Türklerle ortaklık yapmak konusunda düşündükleri birazcık farklı.

 

Rum Yöneticiler Kıbrıslı Türklerin Rum idaresi altına girmeyi kabul etmesi koşulu ile ve de KOP’tan izin almak kaydı ile dış temas yapabilecekleri düşüncesinde. Zaten bu kalıplaşmış düşüncelerini her alanda görmek de mümkün.

 

Çok değil daha 2 gün evvel, 28 Ekim günü Rum tarafında yapılan bir törende Rum lider Anastasiades’in “çözümün şeklini oluşturan temel ilkelerden kuşku duyuluyorken, bu koşullar altında Kıbrıs sorununa ilişkin bir diyalogun sonuç getirebileceğine inanmak anlamsızdır” açıklaması;

 

Bu açıklamanın hemen arkasından Başpiskopos Hrisostomos’un, Rum lider Anastasiadis’in, sırf müzakere yapmak için bir diyaloga girilmemesi gerektiği yönündeki teziyle tamamıyla hemfikir olduğunu söylemesi;

 

Aynı gün Rum Meclis Başkanı Omiru’nun “Müzakerelerde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Kıbrıs Helenizm’inin fiziki ve milli var oluşunun güvenliğinin sağlanması” şeklindeki açıklaması;

 

Ve tüm bunlara ilaveten de Rum lider Anastasiades’in partisinden DİSİ Avrupa Parlamentosu üyesi Eleni Theoharus’un, Brüksel’deki “Avrupa Okulu'”nun Ercan Havalimanı üzerinden KKTC’ye öğrenci gezileri düzenlenmesini önlemek için yaptıkları ve bu gezinin iptal edilmesi;

 

Günümüzde görev başında olan Rum yönetici ve din adamlarının ortaklık ilkesinden ne anladıklarını net bir şekilde ortaya koymakta.

 

Zürih’te yapılacak bu toplantı sonrasında ortaya çıkacak kararı Annan Planı benzeri şekilde KKTC halkının onayına sunmamın bu aşamada en doğru yaklaşım olacağı inancındayım…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

30 Ekim 2013

29 Ekim 2013
FIFA, KTFF ve KOP için yorumlar kapalı
Okunma 164
bosluk

Lozan ve Lord Curzon

Lozan ve Lord Curzon

Yarın 29 Ekim. Anavatanımız Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının ve uluslararası kabulünün 90. yıldönümü. Bana göre ise Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası kabulü ve tanınmasının tarihi 24 Temmuz 1923, Lozan Antlaşmasının imzalandığı gündür.

 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Dışişleri Bakanlığına getirilen ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yeni dünya düzeninin sağlanması görüşmelerinde,  özellikle de Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde İngiltere’nin çıkarlarını koruması için Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Goerge Nathaniel Marki Curzon’un yüzünü imzaların atıldığı gün görmeye değerdi…

 

Kısa adıyla Lord Curzon, Birinci Dünya Savaşından sonra Yunanlıları gaza getiren ve Yunan Kralı ile Yunanlı politikacıları Anadolu’nun batı yarısını alabileceklerine ve Yunanistan topraklarına katabileceklerine inandıran kişidir.

 

Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında Yunan ordusu geri çekilmek zorunda kalınca, istemeye istemeye Türklerle masaya oturmak zorunda kalması kendisini kahretmiş ve bu kahır kısa bir müddet sonra da ölümüne yol açmıştı.

 

Lozan görüşmelerinde Lord Curzon sadece İngiltere’yi değil, savaşın galibi tüm Avrupa ülkelerini temsil etmekteydi ve bu nedenle de kendisini dünyanın tek yetkili yöneticisi, patronu olarak görmekteydi. Bu nedenle de Türk heyetine tüm istek ve düşüncelerini kabul ettireceği inancı içindeydi. Ama gidişat/sonuç hiçte onun öngördüğü ve istediği gibi olmadı.

 

İşin ilginç tarafı, Lord Curzon’un Lozan’da Türk heyetine “Kurulacak Türk devletinin Müslümanları temsil etmekten vazgeçmesi durumunda, Hıristiyan dünyası tarafından kolayca kabul edileceğini ve istedikleri her hakkın da verileceğini” söylemesiydi. (Büyük Doğu, 1997, s.277).

 

Bu teklif, I. Dünya savaşı galibi Avrupa devletlerinin kendilerini hangi seviyede ve nasıl bir kimlikle gördüklerinin çok güzel bir örneği aslında. Bu düşüncelerinin hala daha devam etmekte olduğunu da 1957 yılında görüşmeleri başlayan ve Eylül 1963’de imzalanan Ankara Anlaşması ile başlayan Avrupa Birliği – Türkiye katılım Müzakerelerinde yaşananlarda ve Türkiye Cumhuriyetine karşı takınılan tavırlarda görmek mümkün. Türkiye Hıristiyan bir devlet olmayı kabul etmediği için Avrupa Birliğine bir türlü kabul edilmek istenmiyor ve her aşamada AB yönetimi ipe un seriyor.

Lozan görüşmelerinin Lord Curzon’un aşırı istek ve ihtirasları nedeni ile zaman zaman koptuğunu, Türk Heyetinin toplantıyı birkaç kez terk ettiğini, Lord Curzon’un Türkiye Cumhuriyeti’nin dik duruşu nedeniyle çılgına döndüğünü ve Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra da Türk Heyetine “kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum; zamanı gelince birer birer karşınıza çıkaracağım” dediğini unutmak mümkün değil. Bu tavır ve sözler o günlerde yaşananları çok açık, çok net bir şekilde gözler önüne sermekte.

 

Lord Curzon’un “Zamanı gelince Türkiye’nin karşısına çıkaracağı konular”, Ermenilere toprak verilmesi, Kapitülasyonların yeniden Avrupalı Devletlere tanınması yani yabancı devletlere ait şirketlerin Türkiye’de iş yapmaları, Türkiye’de yaşayan Ermeni, Rum, Kürt gibi azınlıklara hakların ve taşınmazların verilmesi gibi konulardı.

 

Lord Curzon aklındakileri yapamadı ve yaptıramadı. Yaşamının sonuna kadar iktidar hırsını içinde taşıdı. Başbakan olmayı çok arzuluyordu ama ne yaptıysa Başbakan olamadı. Lozan’da attığı imza hep karşısına çıktı. Siyasi mücadeleye ölümünün son gününe kadar devam etti. Lozan Antlaşmasının üzerinden daha 2 yıl bile geçmeden bir ameliyat sonrası hayata gözlerini yumdu. Bazı kaynaklar, geçirdiği ameliyattan değil, Lozan Antlaşmasına attığı imzanın kendisinde yarattığı kahırdan ve başarısız olarak anılmanın utancından öldüğünü öne sürmekte.

 

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız herkese kutlu olsun.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

28 Ekim 2013

27 Ekim 2013
Lozan ve Lord Curzon için yorumlar kapalı
Okunma 614
bosluk

Din İşleri Başkanı’nın Başarısı

Din İşleri Başkanı’nın Başarısı

Din İşleri Başkanımız Sayın Talip Atalay’ın Rum Ortodoks Kilisesi Başı Başpiskopos II. Hrisostomos (Esas adı: Ηρόδοτος Δημητρίου, İródotos Dimitríou) ile BM kontrolündeki ara bölgede yer alan Ledra Palas’ta birkaç kez görüşmesi ve birlikte Larnaka’daki Tuz gölü kıyısında bulunan Hala Sultan Tekkesine gitmeleri mükemmel bir gelişme.

 

Kıbrıs’ta asırlardır yaşamakla olan ve dinleri ile dilleri farklı olan iki halkın dini liderlerinin karşılıklı olarak adanın diğer tarafına geçmesi ile başlatılan dinler arası bu iletişimin getirisinin büyük olacağını ve adadaki iki halkın gelecekte bundan büyük faydalar göreceğini söylemek için kahin olmak gerekmiyor.

 

Müslüman ve Rum Ortodoks dini liderlerin 1958’den beridir Kıbrıs’taki iki halkı bölen Yeşil Hattı, hiç bir şekilde öldürülme, tutuklanma veya da can güvenliği endişesi duymadan geçerek dini mabetleri ziyaret etmeleri, geçmişte hiç yaşanmamış bir olgu, yeni bir gelişme ve Kıbrıs tarihi içinde iki halk arasında atılmış büyük bir adımdır.

 

Biz Kıbrıslı Türklerin katliama uğramakla, insani özgürlüklerimizin alınmasıyla, dolaşım ve yaşam özgürlüğünün uzun yıllar Rumlar tarafından kısıtlandığı yakın geçmişe baktığım vakit bunun çok büyük bir gelişme olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

Bu görüşmeyi ve ziyareti basında okuduktan sonra hemen Din İşleri Başkanımız Talip Atalay’ı aradım ve bu görüşmenin detaylarını sordum. Sayın başkanın anlattıklarını dinlerken ve not alırken aklıma, 7 Ocak 2007 tarihinde düş kırıklığı ile sonuçlanan aynı konu geldi.

 

O dönemde Rumların Cumhurbaşkanı, EOKA’nın kuruluşundan birkaç yıl sonra EOKA’ya katılan ve hemen sonra da üst düzey görevlere getirilen, Türkleri adadan yok etmek için Akritas planını kaleme alan ve adadaki iki halkın arasında silahlı çatışmalar başlayınca ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisine “Türkiye müdahale ederse, Kıbrıslı Türkleri 45 dakikada temizleriz” diye telgraf göndermekten çekinmeyen, Helen (Yunan milleti) milliyetçisi Tassos Papadopulos idi. Din İşleri Başkanımız ile karşılıklı görüşmeler yapan II. Hrisostomos da gene Rum Ortodoks Kilisesinin başındaydı.

O yıllarda II. Hrisostomos’un söylemleri ve Kıbrıs sorununa bakışı daha çok siyasi ağırlıklı, Rumların mutlak çıkarlarını içeren tek taraflı ve fazlaca şovenistti.  Ocak 2007’de aynen geçen hafta yaşandığı gibi Din İşleri Başkanımız Ahmet Yönlüer ile Rum Ortodoks Kilisesi Başı Başpiskopos II. Hrisostomos karşılıklı ziyaret konusunda anlaşmışlardı ve ziyaret günü de 22 Ocak 2007 Pazartesi olarak tespit edilmişti.

 

II. Hrisostomos, 22 Ocak 2007 tarihinde dönemin Din Başkanı Sayın Ahmet Yönlüer ile yapacağı görüşmeden bir gün evvelki pazar günü ayininden sonra yaptığı açıklamada, kendini adanın tek yetkili din adamı sanarak, “Sahte Devlete geçerken, sınır kapısında herhangi bir kontrolü kabul etmeyeceğini” dile getirmiş, “Arabamın duraklamadan geçmesine izin verilmelidir” sözleri ile devam etmiş ve “Kilisenin net şekilde bilinmesini istediği şey, ‘yerleşikler…’ ile Türk askerlerinin mümkün olan en kısa zamanda vatanımızı terk etmesi gerektiğidir” demişti. Dini liderden çok siyasi parti başkanı gibi konuşmuştu Başpiskopos II. Hrisostomos o pazar günü.

 

Anlaşılan II. Hrisostomos o gün kilisede gaza gelmiş ve kendini adanın tek hakimi ve kralı sanarak, KKTC topraklarına geçebilmesi için KKTC hükümetinin ilgili birimine başvurması gerektiğini ve uygun görülürse kendisi ile maiyetine geçiş izni verilebileceğini unutmuş veya göz ardı etmiş ve kendisi ile maiyetinin gerekli geçiş iznini almadan sınırı geçebileceğini sanmıştı.

 

Ne mi oldu?

II. Hrisostomos’un bu konuşması ile ipler koptu ve karşılıklı ziyaretler de iptal edildi. Kendisine, metropolitlerine ve konu ile ilgili tüm Rum Ortodoks din adamlarına, KKTC’de ayin yapmak istiyorlarsa 15 gün evvelden, geçmek istiyorlarsa da makul bir süre önceden KKTC devletinin ilgili birimlerine başvuru yapmaları gerektiği nazik bir dille hatırlatıldı.

 

Rum Ortodoks Kilisesi Başı Başpiskopos II. Hrisostomos’un 6 sene önceki sözleri ile günümüzdeki açıklamalarını kıyasladığım vakit, Din İşleri Başkanımız Sayın Talip Atalay’ın bu konuda büyük bir başarı elde ettiğini çok net bir şekilde görebilmekteyim.

 

Sayın Atalay’ın, diplomasideki “Mütekabiliyet” olarak adlandırılan “aynı düzeyde karşılık” kuralını çok başarılı bir şekilde uygulamaya koydurması, Kıbrıslı Türklerin Dini Liderinin Kıbrıslı Rumların Dini lideri ile aynı statüde ve aynı seviyede olduğunu kabul ettirmesi,  “barış ortamının yaratılmasına dini liderlerin önemsenmeyecek düzeyde katkı koyabileceklerini” gözler önüne sermesi ve tüm bunlara ilaveten de BM’nin de bunu takdirle karşıladığını  açıklaması, Türk ve Rum liderlerin müzakere yapmaya hazırlandıkları bu günlerde çok önemli bir gelişme ve adaya barışı getirme çabalarının temel taşını oluşturacak kıymette…

 

Din İşleri Başkanımız Talip Atalay’ı barışa koyduğu ve koyacağı katkılardan dolayı kalben kutlarım.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

25 Ekim 2013

24 Ekim 2013
Din İşleri Başkanı’nın Başarısı için yorumlar kapalı
Okunma 58
bosluk

Anastasiades’in Yeni Stratejisi

Anastasiades’in Yeni Stratejisi

Evvelki gün KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu’nun Sözcüsü Osman Ertuğ ile Rum lider Anastasiades’in müzakerecisi Andreas Mavroyannis arasında yapılan görüşmede, “Ortak Açıklama Metni” konusunda bir mutabakata varılamadı. İşin doğrusu mutabakata varmalarını ben hiç beklemiyordum.

 

Sözcü Osman Ertuğ’un Yunanistan Dışişleri Bakanı Evangelos Venizelos’a, Müzakereci Andreas Mavroyannis’in de Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na yapacakları senkronize çapraz ziyareti de, Ekim ayı sonuna kadar gerçekleştirileceği mutabakatı da bana pek inandırıcı gelmedi.  Ben son dakika Rumların bir bahane yaratıp topu Yunanistan’a atacaklarını, Yunanistan’ın da bir başka politik bahane icat edip topu oyun dışı bırakacağını ve bu çapraz ziyaretin gerçekleştirilemeyeceğini veya da daha düşük düzeyde gerçekleştirileceğini düşünüyorum. Geçmiş bana aynen böyle söylüyor.

 

Rum lider Anastasiades ise müzakereleri başlatmamak için kendine özgü Bizans kökenli bir yöntemi uygulamaya koymaya çalışıyor. Daha müzakereler başlamadan “Geçmişte Hristofyas ile Talat veya da Eroğlu arasında yapılan görüşmelerde üzerinde mutabakata varılmış konular beni bağlamaz” açıklamasını yaparak, bu düşüncesini ısrarla sürdürmeye devam etmek istemekte.

 

Evvelki gün yapılan Sözcü Ertuğ ile Müzakereci Mavroyannis arasındaki görüşmede, “Ortak Açıklama Metni” konusunda Rumlara göre mutabakata varılamamasının gerekçesi  ” Kıbrıs Türk tarafının tek egemenliği, tek vatandaşlığı ve tek uluslararası kimliği kabul etmemesi” imiş.

 

Rum tarafının uygulamak istediği yöntem çok açık ve net.

Geçmişte Kıbrıslı Türk ve Rum liderler arasında varılan mutabakatlarda Rumların çıkarına hangileri varsa onlar geçerli olacak, hangileri Rum çıkarlarına ters düşüyorsa, onlar olmayacak, konuşulması ve tartışılması bile kabul edilmeyecek.

 

Mavroyannis ortak metine, 1 Temmuz 2008 tarihinde Talat ile Hristofyas arasında yapılan görüşmede üzerinde mutabakata varılan “Tek egemenlik, tek vatandaşlık ve tek uluslararası kimliği” koydurtmak isterken,  bu tarihten sadece 5 hafta evvel gene Talat ve Hristofyas arasında yapılan görüşmede üzerinde mutabakata varılan ve dönemin BM Genel Sekreteri’nin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari tarafından açıklanan ”Federal Hükümetinin yanı sıra eşit statüye sahip bir Kıbrıs Türk Kurucu Devleti” ile “Bakir Doğum” ilkelerinden işlerine gelmediği için hiç bahsetmemekteler ve ağızlarına bile almak istememektedirler.

 

Devamla, Rumlar gene aynı liderler tarafından üzerinde mutabakata varılan “Dönüşümlü Başkanlık” ve “Çapraz Oylama”dan da -işlerine gelmediği için- hiç bahsetmemektedirler.

 

Geçmişte yapılan anlaşma ve mutabakatların içinden sadece kendi işlerine gelenleri ve istediklerini cımbızla çekip alıp “Ortak Metne” koydurtmak isteyen Rumlar, Kıbrıs Türk tarafı da kendi istediği maddeleri “Ortak Metne” koydurtmak istediğinde veya Rumların cımbızla çekip aldıkları maddeleri kendi bütünlüğü içinde diğer maddelerle birlikte koymak istediğinde hemen yaygarayı kopartmakta ve Türkleri görüşmeleri sabote etmekle suçlamaktadırlar.

 

Gerçekte şimdi Anastasiades’in ve müzakerecisi Mavroyannis’in müzakere stratejisini “Müzakereleri başlatmamak ve olabildiği kadar erteletmek için elden gelen her engeli çıkartmak” şeklinde tanımlamak en doğru anlatış şekli olacaktır.

 

Çapraz ziyaretler ileri bir tarihe ertelenirse ve müzakerelerin başlaması 2014 yılına sarkarsa hiç şaşırmamak gerekmekte…

Biz bu filmi daha evvel birkaç kez görmüştük.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

23 Ekim 2013

22 Ekim 2013
Anastasiades’in Yeni Stratejisi için yorumlar kapalı
Okunma 49
bosluk

KKTC’nin Sessiz Çoğunluğu

KKTC’nin Sessiz Çoğunluğu

KKTC’de genellikle sessiz çoğunluk pek sesini çıkarmaz, bıçak kemiğe dayanana kadar. Hatta biraz da kanatmasını bekler bıçağın, ses vermek için.

 

Birde marjinal gruplar ve Sivil Toplum Örgütleri vardır, hiç durmadan konuşup, medyaya açıklama yapan… Öyle bir izlenim yaratmaya çalışırlar ki sanki de bütün KKTC onların arkasında ve onlar ne derlerse bütün KKTC vatandaşları onaylamaktadır.

 

Bu marjinal grupların desteklediği siyasi partiler milletvekilliği seçimlerine her girdiklerinde boylarının ölçüsünü alırlar ve yerlerine otururlar. Bırakın KKTC Meclisi’ne milletvekili sokmayı ve seçim barajını aşmayı, aldıkları oyların toplamı en küçük tek haneli sayıyı ya geçer ya geçmez veya oralarda dolaşır.

 

Türkiye orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun 17 Ekim perşembe günü Türkiye’den KKTC’ye, deniz yüzeyinden 250 metre aşağıya boruları asarak su taşıyacak proje ile ilgili olarak söylediği “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni göbeğimizden anavatana bağlayacağız” açıklamasını, KKTC vatandaşlarının büyük bir çoğunluğunun desteklemesi ve takdirle karşılamasına rağmen bazı marjinal gruplar olağan Türkiye karşıtı açıklamalarını yaptılar hemen.

 

Açıklama yapan örgüt sözcüleri, Türkiye’ye kordon bağı ile bağlanmak yerine Rumlarla Federasyon kurmak istediklerini dile getirdiler, anavatan Türkiye’nin neredeyse 1878 yılında adanın İngilizlere kiralanmasından beri ne pahasına olursa olsun Kıbrıs Türk halkını hamisiz bırakmama ve kanatları altına alma çabalarına rağmen.

 

Tesadüfe bakın ki birkaç gün evvel Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Maliye ve Dışişleri Bakanları ayrı ayrı yerlerde ama senkronize bir şekilde “Kıbrıs Müzakerelerini sonuçlandırmak için Türkiye ile görüşmek istediklerini ve Kıbrıs sorununun da ancak bu yöntemle çözülebileceğini” açıkladılar.

 

Bu iki Rum Bakanın yaptığı açıklama hiçte tesadüf değil. Şubat 2013 tarihinde Rum Cumhurbaşkanı seçilen Nikos Anastasiades’in niye hala daha KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu ile müzakere masasına oturmadığını ve süreci bilinçli bir şekilde uzattığını net bir şekilde açıklamakta gerçekte.

 

Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkleri muhatap kabul etmediklerini daha evvel beden dilleri ile ima etmeğe çalışmışlardı ama artık muhatap olarak görmek istemediklerini alenen, açık ve net bir şekilde ortaya koymaya başladılar. Bunu bir eylem planına dönüştürdüler ve dostlarına kabul ettirilmesi gereken bir politika olarak benimsediler.  Şimdi de fiilen uygulamaya koydular.

 

Rumların akıllarında BM’nin Kıbrıs Müktesebatı içinde yer alan “İki kesimli, iki bölgeli, siyaseten eşit iki halkın oluşturduğu politik olarak aynı statüde iki Federal devletten oluşan Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kurmak gibi bir hedef ve düşünce yok. Anastasiades’in geçenlerde dile getirdiği gibi 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında bazı değişiklikler yapılarak Kıbrıslı Türklerin, mevcut AB üyesi ve BM tarafından tanınan, Rumlar tarafından 1963 yılında silah zoru ile gasp edilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti’ne katılımı var sadece.

 

Bu nedenle Kıbrıs Rum Yönetimi Maliye ve Dışişleri bakanlarının aynı gün yaptıkları “Kıbrıs sorununu Türkiye ile müzakere edip çözmek istiyoruz” açıklaması gerçekte Kıbrıslı Türklere “Siz bizim muhatabımız değil, devletimiz içindeki azınlıksınız. Size, Ermeni’lere, Latin’lere ve Maronit’lere verdiğimiz azınlık haklarından başka verebileceğimiz hiç bir hak yoktur, ortağımız ise asla olamazsınız” manasındadır.

 

Rumlarla, Federal bir devlet altında ortak bir yaşam kurmak isteyenlerin Şubat 2013’de seçilen yeni Rum Cumhurbaşkanındaki “Kıbrıs sorununa çözüm getirme doğrultusundaki (!)” kulvar değişikliğinin ve Rum siyasilerde de bu yönde başlayan değişimin farkına varmaları gerekmektedir.

 

Çok ciddi bir siyasi sorunun ve değişikliğin eşiğinde olduğumuz kesin…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

21 Ekim 2013

20 Ekim 2013
KKTC’nin Sessiz Çoğunluğu için yorumlar kapalı
Okunma 58
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2

Arşivler

Son Yorumlar