Kıbrıs’ta AB, NATO veya BM Garantisi

Kıbrıs’ta AB, NATO veya BM Garantisi

Kıbrıs adasının 1 Temmuz 1878 tarihinde İngilizlere kiralanması sonrasında bunu fırsat bilip Kıbrıs’ı tümüyle ele geçirmenin hayalini kurmaya başlayan Rumlar, ne yaptılarsa bunu bir türlü başaramadılar. Çevirdikleri dolaplara, yaptıkları katliamlara ilaveten bir de 1963-1974 yılları arasında bize acımasızca uyguladıkları soykırımı da eklediler ama nafile. Ne silahla ne de ekonomik olarak bizlere çökmeye mahkum etmekle bu adaya bir türlü sahip olamadılar.

 

AB'nin Garantörlüğü

AB’nin katliamlara müdahale Yöntemi

Adayı tümüyle ele geçirmelerinin karşısındaki en büyük engel hep Kıbrıs’ta yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler, diğer bir tanımla da “Evlad-ı Fatihan ve de Türkiye oldu. Hele de 1960’da, Makarios’a göre “Enosis’e giden yolda bir sıçrama taşı olarak gördüğü Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulurken Türkiye’nin Garantörlerden bir tanesi olması ve bunun da Anayasaya girip uluslararası kabul görmesi, Enosis hayallerinin içine darı ekti.

 

O gün bu gündür, son 55 yıldır Kıbrıslı Rumlar her vesile ile Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırmaya çalışıyorlar. Bir kere Türkiye’nin garantörlüğü kaldırılabilirse, gerisi Rumlar için çok kolay. Aynen yüz sene evvel Girit’te uyguladıkları senaryoyu Kıbrıs’ta da, bu sefer daha çağdaş yöntemlerle uygulayıp adayı Yunanistan’a bağlamanın yollarını bulacaklar. Bu aşamada Türkiye’nin fiili ve etkin, yani askeri müdahale hakkı da olamayacağından, istedikleri gibi de sırtlarını her zaman olduğu gibi Avrupa’ya dayayıp bizleri, ya sindirecekler ya da adadan kazıyıp atarak işi bitirecekler ve ada Yunan adası olacak en sonunda.

 

Aynen Girit’te olduğu gibi şimdi koro halinde Türkiye’nin garantörlüğünün kalkmasını ve AB’nin veya da NATO’nun, bunlardan hiç biri de olmazsa BM’nin garantörlüğünün daha çağdaş olacağını söylemeye başladılar. Koronun assolisti, “kel gelini kel kaynana övermiş” misali de Avrupa Birliği.

 

İşin gerçeği Birleşmiş Milletlerin (BM), NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ve Avrupa Birliği’nin (AB) herhangi bir ordusu yok.  Hepsinin de ordusu üye ülkelerden toplama.

 

Aynı şekilde NATO’nun da bir ordusu yok. Herhangi bir olay gerçekleştiğinde üye ülkelerden gönderilen birliklerle bir ordu oluşturulmakta ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda olaya müdahale edilmekte.

 

Avrupa Birliğinde de durum pek farklı değil. AB’nin de ordusu toplama. Zaten Avrupa Birliği, ABD gibi Federal bir devlet değil, ortak parayı kullanan üye ülkelerin oluşturduğu siyasi bir kulüp.

 

İşin en önemli ve göz ardı edilen tarafı, daha doğrusu bugüne değin dillendirilmemiş ve Kıbrıs Türk halkına söylenmemiş gerçeği, AB veya NATO’nun garantör olması durumunda, sürdürülmekte olan müzakerelerin sonucunda kurulması düşünülen “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” içinde bir gün, Kıbrıslı Rumlar çoğunluk olduklarına güvenip Kıbrıslı Türklere aynen 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında yaptıkları gibi silahlı saldırıda bulunurlarsa, “Bu onların iç meselesidir” diyerek herhangi bir şekilde çatışmaya müdahale etmeyecekleridir.

 

Bunu bilmekte büyük fayda vardır. AB’nin ordusunun veya da NATO’nun ordusunun gerektiği zaman oluşturulmasının amacı, sadece ve sadece, üye ülkelerden bir tanesine, üye olmayan bir ülke tarafından herhangi bir şekilde toprak bütünlüğüne yönelik saldırı yapıldığı zamandır.

 

Kıbrıs’ta aynen geçmişte olduğu gibi bir gün gene iç çatışma çıkarsa, NATO’nun kuruluş anlaşmasına, AB’nin de kendi Birincil Hukukuna göre söz konusu bu iç çatışmaya müdahale etmesi olanaksızdır. Yasaları el vermemektedir. Ki, BM’nin bu konudaki sicili son derece kötü. 1963-1974 yılında biz Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs adasında soykırıma uğrarken, BM askerleri, aynen Nasreddin Hocanın kaybolan eşeğini ıslık çalarak arayan arkadaşları gibi, ıslık çalıp, denize giriyorlardı. Bizi koruyacakları yerde, silahlarımızı toplayıp Rumlara verdiler ve katledilmemizi de ıslık çalarak seyrettiler.

 

Bu nedenle de ne benim, ne de benim gibi düşünen birçok Kıbrıslı Türk’ün BM’ye, AB’ye ve de NATO’ya, Kıbrıs’ın Garantörü olmaları durumda herhangi bir güvenleri olmayacaktır.  Ve düşüncemiz, “Eksik olsun BM’nin garantörlüğü de, askeri de”dir…

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

30 Eylül 2015

29 Eylül 2015
Kıbrıs’ta AB, NATO veya BM Garantisi için yorumlar kapalı
Okunma 99
bosluk

AVRUPA’YA GÜVEN, GERİSİNİ MERAK ETME SEN

AVRUPA’YA GÜVEN, GERİSİNİ MERAK ETME SEN
AVRUPA’YA GÜVEN, GERİSİNİ MERAK ETME SEN
Yurdagül Atun
Müzakerelerin, çiçeği burnunda Cumhurbaşkanımız Mustafa Akıncı’nın eline teslim edilmesiyle, şimdiye kadar masaya getirilmemiş ya da -kendilerinin de inanmayarak- “ya tutarsa” kabilinden dil ucuyla dile getirdikleri talepler, şimdi “olmazsa olmaz”lar arasına konuldu.
Girit ve Kıbrıs'ta Osmanlı Açılımı Hikayesi

Girit ve Kıbrıs’ta Osmanlı Açılımı Hikayesi

Talep; Garantörlüklerin kaldırılması. Türkiye’nin, Zürich’te 11 Şubat 1959’da imzaladığı anlaşmadan feragat etmesini istiyorlar yüzlü yüzlü.

Anlaşma ne diyor: Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler. Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler. Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.”
Kıbrıslı Türklerin önce hile ve desiseyle adadan çıkarılması planını yapan, sonrasında bunun uzun vadeli bir plan olduğunu düşünerek, silahla yok etmeye çalışan ve Kıbrıslı Türkleri eziyetlerle önce devlet dairelerinden, sonra cumhuriyetten atan, nüfus politikalarıyla Kıbrıslı Türkleri azınlık sayısına indirgeyerek adanın hakimi olan Rumlar, Türkiye’nin garantörlük haklarından feragat etmesini isteyebiliyor yüzü kızarmadan.
Rum basınında yer alan Kostas Venizelos imzalı yazıda Türkiye’nin garantörlüğünün devamı durumunun eşdeğer bir karşılığının olması gerektiği iddiaları dile getirliyor. Yani Türkiye’nin garantörlüğü eşittir Yunanistan’ın garantörlüğü denklemi, Rumların hesabına uymuyor. Bire üç almayı adet haline getiren ve bu müzakerelerin ağası olan komşuların hedefi, 1959 yılında imzalanan garantörlük anlaşmasını yeniden pazarlık konusu yapmak.
Fileleftheros Gazetesi “Modası geçmiş garantörlük sistemi” adlı başyazısında da Rum tarafının garantörlük sistemini içerecek anlaşmayı kabul etmesinin söz konusu olmadığını ifade ediyor, sanki garanti anlaşmaları şimdi imzalanacakmış gibi!
Yazıda Atina’nın, garantörlük sisteminin modası geçmiş bir sistem olduğunu söylediği, İngiltere’nin ilgilendiği şeyin, üslerinin Kıbrıs’taki varlığını devam ettirecek bir anlaşmanın yapılması olduğu, garantörlük konusunun İngiltere için ikincil konu olduğu savunuluyor, üslerin bulunmasının, adada İngiltere toprağının varlığı anlamına geldiğini göz ardı ederek.
Bazı üçüncü tarafların NATO’nun, NATO aracılığıyla da üç garantör ülkenin müdahil olmasını istedikleri, diğer yandan AB ve/veya Güvenlik Konseyinin korumasına sahip olarak, garantörlük sistemin tamamen kaldırılması tezinin kabul gördüğü ifadeleri yer alıyor yazıda.
Bu son cümleye dikkat: AB ve/veya Güvenlik Konseyinin garantisi!
Burada Avrupa’nın korumacılığının güvenilirliği konusunda birkaç örnek vermek şart oldu; Girit mesela… Birkaç açılım yapıldı Girit’te… Yunana teslim açılımı. Tabi hemen pat diye “al senin olsun” denmedi. Yavaş yavaş, planlıca gitti Girit. Hem de bu Haçlı garantörlerin planlarıyla… Açılımın birinci aşamasında, Genel af çıkarıldı (1866-1867). Rumlar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı. Türk ordusu tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi. Teklifleri şuydu: “Girit Yunanlılara verilemezdi, ancak Osmanlı da Girit açılımı yapmalıydı. İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı. Silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı! Girit yoksuldu; Ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı, padişahın atayacağı Valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı. Osmanlı “açılım”ı kabul etti. Türkler rahatladı! Osmanlı 1878’de Ruslara yenilince, Girit’te ayaklanma oldu. Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu; Evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular. Türk ordusu isyancıların peşine düştü. Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Girit’e özel imtiyazlar tanındı; Yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı. 25.10.1878’de, Halepa Sözleşmesi yapıldı. Neydi bu sözleşme; “Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı. Vilayet Genel Meclisi’nde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı. Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı. Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak ancak resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti, en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti. Osmanlı bu açılıma da “evet” dedi. Yeter ki “kardeş kanı dursun”du!
Açılımın üçüncü aşaması Avrupa’ya müdahale hakkı verilmesi oldu. 1896’daki büyük Girit İsyanı’nda tüm ada yanıyordu. İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya “asayiş” amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler. Ve Osmanlıya yine, yeni bir “açılım” dayattılar. Girit Valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı. Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batı’dan silah ve asker yardımı isteyebilecekti. Hemen genel af ilan edilecekti. Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı. Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı. Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi. Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile Türkleri öldürmeye başladı. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu. Toplu katliamlar başladı. Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık. Hanya ve Resmo’da 60 bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Sonunda Osmanlı, 18.4.1897’de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti. Türk ordusu Atina’ya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamit Türk ordusunu durdurdu. Osmanlı, bırakın bir avuç toprağı, savaş tazminatı bile alamadı. Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti. Ve en mühimi, Türkler Avrupa’nın gözü önünde kıtır kıtır kesilirken, Avrupalılar “Türkler, Rumları kesecek” iddiasıyla adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı. Türk askerine gerek yoktu. Türk askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı! Türk askeri 1898’de Girit’ten çekildi. Ada otonom ilan edildi. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini garanti altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı. Girit’e böylece barış gelecekti. Girit Valisini seçme hakkı, büyük devletlerin onaylaması şartıyla Osmanlı padişahına bırakıldı. Sonunda Prens Otto, Girit Valisi yapıldı. Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi. Ve sonuç: 1910’da Girit Meclisi, Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Girit onca açılıma rağmen 1913’de Osmanlının elinden kuş olup uçtu, gitti! Osmanlı, topraklarının çoğunu diplomasi oyunlarıyla kaybetti.*
Yer darlığından Bosna’da yaşananlara giremiyorum bile… Avrupa’nın göbeğindeki soykırıma…
Neyse ki şu anki veriler temelinde Ankara, garantörlük haklarından vazgeçmeyeceği mesajını veriyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde söyledikleri de yüreklerimize su serpmiş durumda. Rum taleplerinden bir milim vazgeçmezken nasıl anlaşma olacak bekleyip göreceğiz.
*Fahri Kurt’un, “Girit nasıl gitti” başlıklı yazısından alıntı yapılmıştır.
28 Eylül 2015
AVRUPA’YA GÜVEN, GERİSİNİ MERAK ETME SEN için yorumlar kapalı
Okunma 118
bosluk

Rumların Gerçek Kıbrıs Stratejisi

Rumların Gerçek Kıbrıs Stratejisi

Gerek Kıbrıs Rum Futbol Federasyonu’na (KOP) üyelik olayı, gerekse de Kıbrıs Rallisi’nde KKTC’nin yok sayılması konusu, Rumların Kıbrıs konusundaki ana stratejilerinin birer minyatür uygulaması. Tabii anlayana. Aslında bu tür uygulamalar ve girişimler her ne kadar hüsranla bitiyorsa da, en azından Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs konusuna bakış açılarını net bir şekilde ortaya koyarak, bazı iyi niyetli arkadaşlarımıza ve siyasi körlere esaslı ders veriyor.

 

KOP'tan KTFF'ya kazık

KOP’tan KTFF’ya kazık

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu (KTFF) büyük bir hayale kapıldı ve FIFA’nın da güya olumlu yaklaşımı ve de bizim Federasyon başkanımızın gaza getirilmesi sonrasında Uluslararası tanınmışlığı ve üyeliği olan Kıbrıs Rum Futbol Federasyonuna (KOP) katılabileceğini, daha doğrusu KOP ile ortak “Kıbrıs Birleşik Futbol Federasyonu”nu kurabileceğini, sonrasında da bu şemsiye altında- FIFA  üyesi olmalarından ötürü- KTFF’na üye futbol takımlarının uluslararası maçlar yapabileceklerini sandı. Hayal büyüktü ve bırakın Türkiye’deki 4 büyüklerle maç yapmayı, Avrupa Şampiyon kulüpler maçlarına katılmak da vardı, kocaman kocaman kurulan hayaller içinde.

 

Hayal etmek güzel bir eylem. En azından istenilen sonuca ulaşmanın ilk adımını oluşturmakta. Birçok kurumun, kuruluşun, işyerinin ve girişimin hüsranla sonuçlanmasının nedeni, sıkı bir araştırma sonucunda işe başlamak değil, renkli ve sonucunun çok verimli olacağı bir hayal kurarak işe başlamak oluyor hep. Aklın yolunu seçmek yerine, hayalin yolunu seçen, hüsranlar oturuyor yerine işin sonunda.

 

İşte bizim Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nun KOP’a üyelik konusu da böyle bir hayalle başladı ve sonu da hüsranla bitti. Uğranılan hüsranı daha başından görememenin nedeni de Rumların Kıbrıs stratejilerinin derinliğini bilmeden ve detaylı olarak konuyu araştırmadan adım atmaktı.

 

KOP Başkanı Kostakis Kutsokumnis, gerçekten mükemmel bir rol yaptı ve KT Futbol federasyonunun KOP’a katılabileceği mesajlarını verdi hep tribünlere oynarken. Ama kendi içlerinde konuşurken veya da Rum basınına açıklamalar yaparken, asla Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Rum Futbol Federasyonuna üye olamayacaklarını, yurt dışında maç yapamayacaklarını ve de Kıbrıslı Türklerin haklarının mahalle takımlarından öteye olmadığından bahsetti.

 

KOP Başkanı Kutsokumnis iş ciddiye binip, KT Futbol Federasyonu’nun artık üyeliğe kabul edilmesi aşamasına gelinince, ister istemez daha doğrusu aforoz edilmemek ve bir gece kuytu bir yerde “Rum çıkarlarına ihanet ettiği gerekçesi” ile vurulmamak için, KT Futbol federasyonuna mertçe “Hayır üye olamazsınız” diyemedi, “Kayıtlarımızda 1955 yılında sizin KOP’a üyeliğinizi bulamadık, gidin İngiliz Arşivlerine bakın. Üye iseydiniz bir şeyler yaparız” diyebildi sadece… Ve nazikçe KT Futbol Federasyonu’nun üyelik başvurusunu reddetti.

 

Zaten KOP Başkanı Kutsokumnis  mertçe “Hayır” deseydi, KT Futbol Federasyonu ertesi gün FIFA merkezinde alacaktı soluğu ve “İşte gördünüz Rumlar hayır dedi. Bizimle ortak bir Futbol federasyonu kurmak istemiyorlar. Siz bizi ayrıyeten üye yapın” diyerek başvuru tazeleyeceklerdi ama Kutsokumnis açıkgöz davrandı ve siyasi bir manevra ile tüm kapıları kapadı. Bence çok da iyi etti. Umarım “siyasi kör” olarak tanımladığım kişilerin gözlerinin biraz olsun açılabilmesi ve nelerin olup bittiğini görebilmeleri için “ilkyardım” olarak tanımlayabileceğim bu gelişmenin, siyasi körlerimizin gözlerinin zaman içinde olayları net bir şekilde görebilecek hale gelmelerine vesile olur.

 

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türklere uyguladıkları sportif, kültürel, ekonomik, ticari akademik ve benzeri ambargolardan sadece bir tanesini oluşturan bu olayın bir başka versiyonu da “Kıbrıs Rallisi”nde yaşandı. Rumlar, parkurun yarısının KKTC sınırları içinde yer aldığı Kıbrıs Rallisi’ne Kıbrıslı Türk rallicilerin de katılabilmeleri için Rum tarafındaki Kıbrıs Otomobil Kurumu’na (KSA) üyelikleri şart koşuyorlar. KSA’ya üye olmayan Kıbrıslı Türk rallicinin, Barışı ve iki toplum arasındaki işbirliğini simgeleyen bu ralliye katılması mümkün değil.

 

Bu uygulama ile Kıbrıslı Rum Lider Anastasiadis’in “Kıbrıs sorununun çözülebilmesi için Türk askerinin adayı terk etmesi, Anadolu’dan gelenlerin geri gitmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kalkması şarttır” demesi arasında hiçbir fark yok…

Tabii bu sözlerim bunu anlayabilenlere, siyasi körlere değil…

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

28 Eylül 2015

27 Eylül 2015
Rumların Gerçek Kıbrıs Stratejisi için yorumlar kapalı
Okunma 146
bosluk

Sivil Toplum Örgütlerinde ayırımcılık yapmak

Sivil Toplum Örgütlerinde ayırımcılık yapmak

Tüm okuyucularımın mübarek Kurban bayramlarını kutlarım. Ayrı ayrı hepsine sağlık dolu, mutluluk dolu, huzur dolu nice bayramlar dilerim bu güzel günde…

 

Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı, KKTC’de faaliyet gösteren Sivil Toplum Örgütlerini sürmekte olan müzakerelerde nelerin olup bittiğini anlatmak ve Türk tarafının tezlerini dile getirmek için hafta başında bir AKM’de bir konferans düzenledi. Buna brifing veya da bilgi vermek için yapılmış kısa toplantı da diyebilirsiniz.

 

KKTC Cumhurbaşkanını Protesto

KKTC Cumhurbaşkanını Protesto

Zaten bir evvelki Cumhurbaşkanı Eroğlu bu yöntemi daha da genişleterek uygulamaya koymuştu. Eroğlu Sivil Toplum Örgütlerine ilaveten “Halk Konseyi”ni de oluşturmuş ve müzakerelerde nelerin tartışıldığını birebir halkı ile de ayırım yapmaksızın paylaşmayı gelenek haline getirmişti.

 

Sivil Toplum Örgütlerini davet etmek ve bilgi vermek fikri güzeldi ama Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı veya çalışma ekibi çok dramatik ve birçok Sivil Toplum Örgütü’nü kıran çok yanlış bir uygulama yaptılar. Bazı Sivil Toplum Örgütlerini ötekileştirdiler ve bu bilgilendirme toplantısına çağırmadılar. Yapılmaması gerek bir uygulama, düşülmemesi gerek bir hata oldu bu ayırımcılık.

 

Özellikle de 1974 sonrası bu adaya gelerek yerleşmiş, kız almış, kız vermiş, çoluk çocuğa, toruna karışmış, tırnaklarını toprağa geçirip alın terleri ile yaşamlarını sürdürmüş, evlerini, işyerlerini kurmuş, ekonomiye katkı koymuş ve birçoğu da mücahitliklerini KKTC’de yapmış kardeşlerimizin oluşturduğu, en azından benim adlarını ezbere bildiğim 35 tane Sivil Toplum Örgütünün hiç biri bu toplantıya Cumhurbaşkanlığı tarafından maalesef davet edilmedi.

 

Bu Sivil Toplum Örgütlerinin üyelerinin hepsi de KKTC vatandaşı. Zaten vatandaş değilseniz dernek, birlik, cemiyet veya da benzeri Sivil Toplum Örgütü kuramazsınız, üye olamazsınız, yönetim kurullarında görev alamazsınız ve herhangi bir faaliyete de katılamazsınız. Kurallar böyle konmuş vaktiyle dernekler yasası yapılırken.

 

Bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olan bu kardeşlerimizin, vatandaşlarımızın oluşturduğu Sivil Toplum Örgütleri niye davet edilmedi, birilerinin bunu açıklaması lazım, kabul edilebilir gerekçelerle.

 

Çağrı ilanının baş kısmında  “Birinci grup” yazsaydı ve ilan edilen çağrı listesinde de davet edilen Sivil Toplum Örgütlerinin adları da “A”dan başlayıp belli bir harfe kadar gitseydi, altında yazmasa veya herhangi bir açıklama olmasaydı dahi ikinci bir grubun uygun bir zamanda çağrılacağı anlaşılırdı ama yayınlanan çağrı listesi maalesef liste “A”dan başlayıp, “Z”de bitmekteydi. Yani “çağrılanların bu hepsi bu kadar, geri kalan Sivil Toplum Örgütleri bizim için önemli değil” mesajı verildi diğer çağrılmayan örgütlere.

 

Hiç kimsenin, Cumhurbaşkanı olsa da, Cumhurbaşkanının çalışma ekibi olsalar da, ayırımcılık yapmaya, özellikle de ırk ayırımcılığını çağrıştıran böyle bir davranışı uygulamaya koymaya hakları yok. Büyük bir olasılıkla ya “Kaymakamlıktan gelen listeyi kullandık ama bu liste eskiymiş” diyecekler ve topu başka birilerine atacaklar veya da “elimizdeki liste güncellenmemiş maalesef” diyerek sorumluluğu hayali ve belirsiz birilerine atmaya çalışacaklar.

 

İşin asıl önemli tarafı, konferansa veya da bilgilendirme toplantısına bu davet edilmeyen söz konusu bu 35 Sivil Toplum Örgütünün üyelerinin tümünün, yapılması planlanan Referandum’da, 2004 yılında yapılan Annan Planı Referandumu’nda olduğu gibi oy kullanma hakları olacak ve de illaki kullanacaklar.

Kim nasıl ikna edecek bu örgütleri, başkanlarını, yönetim kurulu üyelerini ve faal üyeliğini yapan kişileri gerçekten de çok merak ediyorum.

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

25 Eylül 2015

24 Eylül 2015
Sivil Toplum Örgütlerinde ayırımcılık yapmak için yorumlar kapalı
Okunma 105
bosluk

Yol Yapmak Bu Kadar Zor mu?

Yol Yapmak Bu Kadar Zor mu?

Yerleşim yerlerinin genişlemesi ve nüfusun kendi doğal sürecinde artması nedeni ile KKTC’de yeni yolların planlanması ve yapılması gerekmekte. Hem de acilen. Ulaştırma Bakanlığı’nın yeni yolların planlanması ve yapımı ile ilgili yoğun bir çalışma başlatması gerekiyor acilen.

 

Daha önceleri irice bir köy veya da çok gelişmemiş bir kasaba konumundaki Girne kenti şimdilerde adanın kuzeyinde, konumu, denizi, dağı ve otelleri ile KKTC’nin önde gelen turizm merkezi durumunda. Kalite olarak 5 yıldızın 3. Segmentindeki, yani en üst seviyedeki oteller de Girne’de. Dubai’deki 7 yıldızlı denilen Burj Al Arap oteli gerçekte 7 yıldızlı değil. 5. Yıldızın 3. Segmentinde aynen bizde olan, daha doğrusu Girne’de faaliyet gösteren bir otelimiz gibi.

 

Ama mevcut yolların da artık bu şehri taşımadığı, daha doğrusu taşıyamadığı da üzücü bir gerçek. Çok acil olarak hem Doğu istikametinde, hem de Batı istikametinde yeni çevre yollarının planlanması ve en kısa zamanda da yapılması veya da istimlaklar başlatılarak yolların 2 veya da 3 şerite çıkarılması önümüzdeki yıllarda trafik sıkışıklığını önlemek için kaçınılmaz gözüküyor.

 

Özellikle Lefkoşa’dan Girne’ye geldikten sonra,  gidilecek istikamet doğu yönünde ise bugünkü mevcut yollarımızın bunu kaldıracak kapasitede olmadığı kesin. 15-20 yıl sonra ise mevcut yollar oluşacak trafik yoğunluğunu hiç kaldıramayacak.

 

Lefkoşa’dan Girne’ye gelişte şehrin doğu kısımlarına gitmek için iki seçenek var. Ya 2. Çemberden doğu cephedeki Semih Sancar Caddesine dönüp Liman çemberine ulaşmak ve oradan da Doğu istikametinde ilerlemek, ya da şehrin merkezine inip oradan Doğu cephesindeki Mustafa Çağatay Caddesine dönerek Liman Çemberine ulaşmak ve oradan da Doğu istikametinde ilerlemek. Her iki yol da günümüzdeki trafiği kaldırmakta çok zorlanıyor.

 

Maalesef artık geç kalınmış durumda olduğumuzu da düşünüyorum. Şimdiki yolların etrafına yapılan binalarla, gelecekte yapılması farz olacak ana yolların yapımları da gittikçe imkansız hale gelmekte maalesef. Dolayısıyla inşaat furyasının başladığı Girne’de, yeni yolların planlaması gerekiyor.

 

Lefkoşa’dan Girne’ye geldikten sonra,  gidilecek istikamet doğu yönünde ise şehre girmeden evvel bir şekilde araçlar, şehrin dışından geçirtilerek Doğu istikametine giden ana yola yönlendirilmeli.

 

Bunun için günümüzde yapılabileceklerden bir tanesi de, Lefkoşa’dan Girne istikametine seyredilirken, St. Hilarion kavşağı sonrasında ana yoldan ayrılarak doğu tarafındaki tepeler boyunca kuzey doğuya doğru ilerleyip, Ciklos bölgesini Beylerbeyi’ne bağlayan toprak yolu takip ederek, Beylerbeyi bölgesini Semih Sancar Caddesine bağlayan Zafer Caddesine ulaşmak, oradan da stadyumun önündeki çembere kadar gelip, çemberden de stadyumun içinden geçecek bir yol ile Girne’den adanın Doğu istikametine doğru giden Uğru Mumcu Bulvarına ulaşmak olacak.

 

Tabii daha başka alternatifler de muhakkak mevcut ama kesinlikle bir planlama yapmak zorundayız. Stadyumun önündeki çemberi, Uğur Mumcu Bulvarına bağlayan yolu, genişletmek ve iki şeritli yol haline getirerek ana yola dönüştürme şansını -yeni bitirilen inşaatlar nedeniyle- maalesef kaybetmiş durumdayız. Plansız ve programsız yapılan çalışmalar nedeni ile yapılan inşaatlar sonrasında o denli daracık bir yol oluştu ki orada, karşıdan gelen aracın onlarca metre ilerde beklemesi koşulu ile sadece bir tek araba çok dikkatli bir şekilde ancak geçebilmekte.

Bence durum çok acil ve acil olduğu kadar da vahim.

Lefkoşa’da da durum farklı değil. Yıllardır her sabah Dr. Fazıl Küçük Bulvarından tehlikeli bir şekilde Fuar Alanı kavşağından Yakın Doğu Üniversitesine dönen yüzlerce, belki de artık ayıları bini aşmış aracın, güvenli bir şekilde üniversite yönüne dönüşünü sağlayacak bir çözüm halen getirilmiş değil. Üniversite o bölgeye taşınalı 25 yıl oldu ve 25 yıldır o kavşakta aynı sorun yaşanıyor. O yüzden de zaman zaman Ulaştırma Bakanlığı ne işle meşgul oluyor diye de kendi kendime soruyorum…

 

Tüm okuyucularımın Mübarek Kurban Bayramını Kutlarım….

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

23 Eylül 2015

22 Eylül 2015
Yol Yapmak Bu Kadar Zor mu? için yorumlar kapalı
Okunma 74
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar