Eide: Deniz bitti

Eide: Deniz bitti

Eide: Deniz bitti

 

Rumların 1900’lü yılların başında ağızlarına sakız ettikleri “Kıbrıs adasında biz çoğunluğuz, ada bize verilsin” fikrinden hala daha vazgeçmedikleri, müzakerelerin gidişatından ve geçen hafta içinde de duvara toslamasından belli oluyor. Belli ki Rumlar geçmişten hiç ders almamışlar.

 

Eide bile, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs özel Danışmanı olarak yaptığı açıklamalarında, etliye sütlüye dokunmadan, tarafları suçlamadan, müzakerelerin devamı için tarafları teşvik etmek zorunda olmasına rağmen hafta içinde yaptığı bir açıklamayla, “Görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamadığını” resmi olarak duyurdu.

 

Böylesi açık yürekli bir açıklamayı bugüne değin hiçbir BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi, herhangi bir arabulucu, BM yetkilisi veya da bu konuda yetkilendirilmiş bir sözcü, bir aracı dile getirmedi.

 

Anastasiadis belli ki, “Azınlık çoğunluğu idare edemez” fikrine fena kapılmış. Müzakereleri Kıbrıslı Türklerin sadece azınlık haklarına sahip olacağı bir çözüme doğru götürmek için elinden geleni yapıyor, her yolu deniyor. Geçmişte liderlerin konuşarak vardıkları mutabakatları, BM muktesabatını ve en önemlisi de kendisinin de altında imzasının bulunduğu 11 Şubat 2014 Liderler Ortak Açıklaması’ndaki anlayışı elinin tersi ile bir kenara ittiği kesin. Bir anlaşma olmazsa adanın eninde sonunda, kesin çizgilerle ikiye ayrılacağını anlaşılan bir türlü göremiyor veya da görmek istemiyor kilise tarafından aforoz edilmemek için.

 

Anastasiadis, 26 Mayıs tarihinde yaptığı açıklamada “Büyük hedefini”nin adayı birleştirmek, Türklerle ortak bir devlet kurmak ve bu ada üzerinde paşa paşa yaşamak olmadığını, tek hedefinin “Kıbrıs adasını Türk askerinden ve garantilerden kurtarmak olduğunu” ve bütün girişimlerinin de bu hedef üzerine odaklı olduğunu açıkça ifade etti.

 

Eide’nin Anastasiadis ile eşzamanlı yaptığı açıklama ise uluslararası siyaset açısından çok dikkat çekici. Türk ve Rum liderlerin talebiyle 17 Mayıs’tan beri sürdürmekte olduğu mekik diplomasisinde ortak zeminde buluşulamadığını, bu nedenle de “ortak zemin için umut olmadan mekik diplomasisini sürdürmenin temeli olmadığını” açıkladı. Bu açıklama gerçekte “liderle boşuna konuşuyor, bırakın her iki tarafı da mutlu edecek bir sonuca ulaşmayı, daha buluştukları ortak bir zemin bile yok. Boşuna çabalıyorum” diyor Eide.

 

Belli ki Anastasiadis’in aklında çözüm parametreleri, kalbinde de çözüm isteği yok. Tam tersine kerhen müzakerelere katılıyor, çözüm istermiş gibi yapıyor ama seçim odaklı olarak iç tribünlere oynamayı tercih ediyor. Bunun en bariz örneği de, 17 Mayıs’taki Akıncı ve Anastasiadis arasında gerçekleşen son toplantıda, artık bir anlaşmanın ana çerçevesini ortaya çıkarmak için mutabakatlara uygun bir şekilde önerilen yaklaşımı ve BM’nin taraflara köprü kurucu bir anlayışla daha fazla yardımcı olması girişimini reddetmesi oluşturuyor. Zamana oynadığı, herhangi bir çözüm istemediği de kesin.

 

Artık bu aşamada Eide’nin yapması gereken, BM Genel Sekreterine resmi bir rapor yazarak görüşmelerden bir sonuç alınamadığını, bu gidişle herhangi bir sonuca ulaşmanın mümkün olamayacağını, bu nedenle de Kıbrıs konusunu “Çözümsüz” ilan edilmesi gerektiğini bildirmesidir. BM Genel Sekreteri de bu rapora dayalı olarak önce BM Güvenlik Konseyi üyelerini bilgilendirmeli ve onların onayı ile de Kıbrıs konusunu “Çözümsüz” ilan etmelidir.

 

Prof. Dr. Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

 

 

28 Mayıs 2017
Eide: Deniz bitti için yorumlar kapalı
Okunma 172
bosluk

Ortadoğu’da bilmediğimiz anlaşmalar

Ortadoğu’da bilmediğimiz anlaşmalar

Ortadoğu’da bilmediğimiz anlaşmalar

 

Ortadoğu gerçekten müthiş bir “Çıkarlar Arenası.”

Araştırdıkça, okudukça, bazı olayların üzerine örtülmüş çelik kapakları kaldırabildikçe ortaya inanılmaz oyunlar, planlar, menfaatler ve bu uğurda kurban edilmiş on binlerce masum insan çıkıyor.

 

Rahmetlik annem Fransızca eğitim vermiş olan bir lisenin mezunu. Lisenin adını hatırlamıyorum. Fransızcası çok iyiydi annemin. “Dublu Ve” diye tanımladığı “W” harfini ilk kez ondan duymuştum. Yabancı dil öğrenme yeteneği çok yüksekti. Babam hangi ülkeye gönderilse, o ülkenin yerel dilini 2-3 ay gibi kısa bir zaman içinde konuşmaya başlardı. Bu nedenle de benim bildiğim kadarı ile Fransızcası, İngilizcesi ve Arapçası çok iyiydi. Konuşabildiğini bilmediğim veya da duymadığım birkaç dili daha olduğundan eminim.

 

Gelelim esas konuya; ABD Başkanlarından oğul George W. Bush’un lakaplarından bir tanesi “Dubya”dır. Bu kelime “W” harfinin Teksas’da söyleniş biçimi olduğu için, oğul Bush için kullanılır.

 

Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in lakaplarından bir tanesi “Çekiç Vlad”dır. Putin en çok bundan hoşlanır.

 

68 yaşındaki Bandar bin Sultan, Prens Sultan bin Abdulaziz’in oğlu olup, Suudi Krallığı ailesi mensubudur. Annesi ise Etiopyalı bir köle olup babasının cariyesi idi. 1983-2005 yılları arasında tamı tamına 22 yıl müddetle Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği görevini sürdürdü. 2005-2015 yılları arasında Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğini yaparken aynı zamanda da 2012 yılından 2014 yılına kadar Suudi Arabistan İstihbarat Teşkilatı başkanlığı görevinde bulundu. 1 Temmuz 2014 tarihinden 29 Ocak 2015 tarihine kadar da Kralın Özel Elçisi görevini yaptı. Lakabı, Baba ve Oğul Bush’lar ile olan yakın dostluğundan dolayı “Bandar Bush”dur ve baba Bush tarafından takılmıştır.

 

Bandar Bush’un ilk popülaritesi, İngiltere’nin Suudi Arabistan’a 43 Milyar Sterlinlik silah satışını garantilemek için İngiltere’den 1 Milyar Sterlin rüşvet alması ile olmuştu.

 

Suriye’deki iç savaşı başlatan kişi işte bu Bandar Bush lakaplı Bandar Bin Sultan. Nereden nereye, hangi menfaatler, hangi çıkarlar bu savaşı başlattı, gerçekten de çok ilginç. Büyük çıkarların neler pahasına elde edilmeye çalışıldığının çok güzel bir örneği Suriye iç savaşı. Tamı tamına “Filler dövüşürken, karıncalar ezilir” sözünü ispatlıyor adeta.

 

Dönemin ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Jeffrey Feltman ile Dubya’nın yakın dostu Bender Bush’un imzaladığı 1915’deki Sykes-Picot Anlaşmasının benzeri “Feltman-Bender Anlaşması” Suriye’nin kötü kaderinin başlangıcı oldu. Çekiç Vlad ile ise baş aktör.

 

Suriye 2009 yılında Katar ile topraklarından geçecek bir petrol-doğalgaz boru hattı anlaşmasını imzalamayıp, İran ile daha kolay anlaşacağını düşünerek İran-Irak-Suriye boru anlaşması altına imza atmıştı. Moskova ise Gazprom’un Avrupa üzerindeki enerji tekelini Katar uğruna zayıflatmak gibi bir niyeti yoktu.

 

Atılan bu imza, Irak’tan sonra parçalanma sırasını Suriye’ye taşıdı. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının batı tarafından daha güçlü bir şekilde kontrol altına alınması gereği ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Yahudi asıllı Jeffrey Feltman ile Bush ailesinin dostu Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi Bender Bin Sultan ortaklığında hazırlanan “Feltman-Bender Planı” devreye sokuldu ve Mart 2011’de iç savaş başlatıldı

 

Moskova’nın Suriye ile ilişkisinin sadece silah satışı ile değil daha geniş çapta geostratejik çıkar ilişkisi olduğunu ve Rusya’nın Körfez ülkelerinin Avrupa’ya kadar boru hattı döşeyerek rakip olmasını ciddiye almadığını bilecek kadar zeki olan Bandar devreye girdi ve Vlad’den Suriye konusunda randevu talep etti.

 

Bandar Bush’un Çekiş Vlad ile görüşmesi dört saat sürdü. Bandar’ın Vlad’a teklifi, birkaç milyar dolarlık Rus silahlarının Suudi Arabistan tarafından satın alınmasına karşılık Vlad’ın Beşar Esad’ı desteklemekten vazgeçmesi ve BM’nın Uçuşa Yasak Bölge ilanına karşı çıkmaması oldu. Vlad bunu reddetti. Gerekçesi de ‘kaynayan bir Ortadoğu’nun Avrupa’ya doğalgaz gönderemeyeceği için Gazprom’un, diğer bir tanımlamayla da Rusya Federasyonu’nun, Avrupa üzerindeki tekelinin devam edeceği’ stratejisi oldu.

 

Sonuç: Yakılıp yıkılan bir Suriye ile milyonlarca ölü ve göçmen…

 

Yukarıda anlattığımız tarihi gerçeklikler ışığında BM’nin “Kıbrıs sorunun çözümü Kıbrıslı olacak” göz boyamacısına inanan varsa buyursun inansın, ben asla inanmıyorum!

 

Prof. Dr. Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

25 Mayıs 2017
Ortadoğu’da bilmediğimiz anlaşmalar için yorumlar kapalı
Okunma 352
bosluk

Kürtler bağımsızlık ve tanınma istiyor, ya Biz? …. Prof. Dr. Ata ATUN

Kürtler bağımsızlık ve tanınma istiyor, ya Biz? …. Prof. Dr. Ata ATUN

Kürtler bağımsızlık ve tanınma istiyor, ya Biz?

 

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani geçmiş aylarda yaptığı açıklamada “Kürt halkı için referandum yolu ile gelecekleri hakkında vermenin zamanı gelmiştir ve ortam da uygundur” diyerek, Kürtlerin gelecekleri konusunda karar verme zamanının geldiğini uluslararası kamuoyuna işittirmişti. DEAŞ’ın karşı çıkmasına ve IKBY bölgesinde uzun zamandan beridir sürmekte olan ekonomik bunalıma ve sıkıntılara rağmen bu açıklamanın siyasi devamı çabucak geldi. Mesut Barzani Erbil Kentindeki başkanlık ofisinde kabul ettiği Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ve beraberindeki heyete özellikle IKBY’nin kaderini tayin edecek “Bağımsızlık Referandumu” konusunun açtı ve “Dünyanın IKBY halkının kendi geleceği hakkında vereceği karardan haberdar olabilmesi için yakın bir zamanda bağımsızlık referandumu düzenleyeceklerini” resmen BM Genel Sekreterine ve yanındaki heyete söyledi.

 

Senkronize olarak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Irak Parlamentosundaki seçilmiş Milletvekili Erdelan Nureddin de, Irak hükümeti yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde, “Bağımsızlık Referandumu”nun Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi parlamentosu için 2017 yılının Eylül ayında yapılacak Milletvekili ve Başkanlık seçimleriyle birlikte gerçekleştirileceğini açıkladı. Böylece Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde yapılması için uzun zamandır çaba harcanan “Bağımsızlık Referandumu”nun adı da konmuş oldu.

 

Bu referandumun yapılabilmesi için öncelikle bağımsız bir “Seçim Kurulu”nun oluşturulması olmazsa olmaz bir uluslararası kural. Bu yapılmazsa oylama “Diktatörlük” veya da “Dernek Seçimi” olarak addediliyor.

 

Gerçekte Başkan Barzani’nin yaptığı açıklamanın devamı da var. Barzani “Yapılacak bu referandum devlet ilanı amaçlı değildir. Daha ziyade bağımsızlık konusunda Kürt halkının isteğini belirlemek ve Kürt liderlerin uygun bir zamanda ve koşulda Kürt halkının isteğini yerine getirmeleri konusunda ne düşündüklerini saptamak içindir” diyerek gerçek niyetini de saklamıyor.

 

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Meclisinin eski başkan yardımcısı Aso Karim’in açıklaması ise çok dikkat çekici. “Merkezi Irak hükümeti ile Federalizm denememiz hiç başarılı olmadı. Hiçbir sorunumuz çözülmedi. Özellikle de Şiiler Anayasayı dikkate almadılar, kafalarınca takıldılar. Kürtler olarak bizler, daha başka yöntem ve formül bulmak zorundayız. Aksi takdirde bizim yasal ve politik statümüz hiç ilerleme göstermeden olduğu gibi kalacaktır.” Aso Karim’im sözleri, Eylül ayında yapılması planlanan referandumun gerekçelerini ortaya koyuyor.

 

IKBY Başkanı Mesut Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani, 1946 yılında Kürdistan Demokratik Partisini, Irak hükümetinden otonomi elde etmek için kurmuştu. Oğlu mesut Barzani’ye de “Başkanlık” görevini 1979 yılında devretmişti. 2000’li yıllara kadar oğul Barzani “Bağımsızlık” kelimesini ağzına almadı ve hiçbir yerde bağımsızlığa değinmedi. Ne zaman Kürt Bölgesi Irak Anayasasında yerini aldı ve Kürtler kendi başlarında ayakta durmaya başladılar, o vakit Merkezi Irak Hükümeti ile araları soğumaya başladı. Ekonomik sıkıntılar bağların kopmasını hızlandırdı ve Kürtler her fırsatta “Bağımsızlık” kartını ortaya koydular.

 

Küresel ve bölgesel gelişmeler, bağımsızlığı ilanı için Referandum yapılmasına izin vermiyor ama Kürdistan Demokratik Partisi ile Kürdistan Vatansever Birliği’nin aldığı bu ortak karar, bu sefer, ne pahasına olursa olsun “Bağımsızlık Referandumu”nun yapılacağına işaret etmekte.

 

Genel kanı ABD, AB ve diğer devletlerin bu referandumu şimdilik tanımama eğiliminde oldukları, İsrail’in ise destek verdiği şeklinde. Sonucu bekleyip göreceğiz ancak bundan 34 yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş olan KKTC’yi tanımamak için elden geleni yapan ABD ve AB, emsal teşkil edecek bir karara imza atıp, her zamanki ikiyüzlülüklerini ortaya koyacak gibi görünüyor….

 

Prof. Dr. Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

 

 

21 Mayıs 2017
Kürtler bağımsızlık ve tanınma istiyor, ya Biz? …. Prof. Dr. Ata ATUN için yorumlar kapalı
Okunma 145
bosluk

Anatasiadis’ten hata üstüne hata

Anatasiadis’ten hata üstüne hata

Anatasiadis’ten hata üstüne hata

 

Kıbrıslı Rum lider Nikos Anastasiadis ile Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos ve Başbakan Aleksis Çipras Kıbrıslı Rumlara göre dünya Helenizminin en sadık ve güçlü savunucuları. Bu nedenle de gerek Ege sorununda, gerekse de Kıbrıs konusunda başları bir türlü dertten kurtulmuyor.

 

Anastasiadis’in, kendi kendine gelin güvey olduğu ve kağıttan kaplan olduğunu unutup yaptığı hataları görünce aklıma geçmişte seleflerinin Türkiye’yi hiç yokmuş gibi varsayarak yaptıkları geri dönüşü olmayan hatalar geliyor hemen. Sonra da akılsızlıklarına gülümsüyorum, 600 bin kişilik üfürükten bir devletin, yanı başındaki bir taş atımı uzakta olan 82 milyonluk, bir devleti yok sayarak yaptıkları içi boş kahramanlıklara ve bunun sonucunda uğradıkları hüsranlara.

 

Makarios’un muvafakati ile Yunanistan’ın 1964 Mart’ında Kıbrıs adasına gönderdiği 20 bin kişilik tümen sayesinde kendini aslanların aslanı sanan Yorgos Grivas, Küçük Asya Felaketinin, Rumca’da Mikra Anatoliki Katastrophi olarak tanımladıkları 30 Ağustos 1922 tarihinde Yunan ordusunun denize dökülmesinin, öcünü almak mantığı ile Erenköy bölgesinde bir avuç üniversiteli gencimiz tarafından savunulan Erenköy bölgesine saldırma kararı almıştı. Üstüne üstlük saldırı öncesinde Erenköy’de Türkleri denize dökeceği ilanlarını başta Mahi olmak üzere Rum gazetelerinde yayınlamış ve Rum halkını bu tarihi olayı da seyretmeye davet etmişti. Sadece 70 kilometre uzakta olan Türkiye’yi “yok” saymış, müdahale edebileceğine ihtimal vermemiş 5 Ağustos 1964 günü müthiş bir sayı ve silah üstünlüğü ile Erenköy’e saldırmıştı. Sonucu tam bir hezimet oldu Rumlar için. Türkiye’nin gönderdiği 64 savaş uçağı, kendilerini aslanlar zanneden RMMO mensuplarını tavşana dönüştürdü ve nasıl kaçacaklarını şaşırdılar.

 

Bunu hazmedemeyen Grivas, 15 Kasım 1967 günü bu sefer Makarios’un onayını almaya gerek duymadan 2 bin kişilik bir askeri güçle, sayıları 100’ü geçmeyen mücahitlerle savunulan Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldırdı ve mücahit kardeşlerimizin cephanelerinin bitmesi sonrasında da köyleri ele geçirdi. Bazılarının üzerlerine mazot dökülüp yakılarak şehit edilen 24 kaybımız oldu. Akşamüstü iki köyü aynı anda ele geçiren Grivas ellerini ovuştururken, daha sabah olmadan Türkiye’nin Yunanistan’a verdiği son derece ağır “Yazılı Nota”yla köyler boşaltılmış, Grivas sınır dışına gönderilmiş ve 20 bin kişilik Yunan Tümeni adadan ayrılmak zorunda kalmıştı. Rumlar bu akılsızca saldırının olumsuz etkilerini 20 Temmuz 1974 tarihine adaya ayak basan TSK’ın karşısında tutunamayarak ağır bir şekilde ödediler.

 

15 Temmuz 19754 günü, geçmişten ders alınmayıp Türkiye’yi gene yok sayıp, “nasıl olsa adaya müdahale edemez” mantığı ile Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak amaçlı yapılan darbenin sonucunda adanın üçte birini bir daha ele geçirememek üzere kaybetmişlerdi.

 

1997 başında başlayan ve 1998 sonuna doğru füzelerin Yunanistan’a konuşlanması ile sonuçlanan dönemin Rum hükümetinin aldığı S300 füzelerinin Kıbrıs’a konuşlandırılması krizi ise bir başka aptallıktı. Türkiye bölgesel ağırlığını Rum hükümetinin üzerinde hissettirince Ruslara ödenen 270 milyon Dolar boşa gitmiş ve S300 füzeleri Girit’e yerleştirilmek zorunda kalınmıştı. Şimdi bu füzeler tamamen NATO’nun kontrolünde olmak üzere Girit dağlarında güneşlenmekte.

 

Doğu Akdeniz’de var olduğu iddia edilen doğalgaz konusunda Mayıs 2012’de Avrupa Komisyonu başkanı Herman Van Rompuy’un, 17 Nisan 2017’de Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un, 5 Mayıs 2017’de ABD Kıbrıs Büyükelçisi Kathleen Doherty’in ve 10 Mayıs 2017’de ABD Dışişleri Bakanlığının yaptığı “Kıbrıslı Türklerle adilane bir şekilde doğalgaz ve petrol paylaşman Kıbrıs sorununa çözümü kolaylaştıracaktır” uyarılarına kulak vermeyen Anastasiadis’in “Türkiye’yi ve Kıbrıslı Türkleri yok sayıp” dikkate almaması yeni bir hezimetin habercisi gibi.

“Anlayana sivri sinek saz, anlamayan davul zurna az” atasözü büyüklerimiz, atalarımız tarafından boşuna söylenmemiş…

 

Prof. Dr. Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

 

18 Mayıs 2017
Anatasiadis’ten hata üstüne hata için yorumlar kapalı
Okunma 152
bosluk

İşçi va dı da biz mi çalıştırmadık? … YURDAGÜL ATUN

İşçi va dı da biz mi çalıştırmadık? … YURDAGÜL ATUN

İşçi va dı da biz mi çalıştırmadık?

YURDAGÜL ATUN

KKTC Hükümeti ile TC Hükümeti arasında “İşgücü Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunmasına İlişkin (Onay) Yasa Tasarısı”nın oy çokluğuyla kabul edilmesi muhalefeti kızdırdı.

Onların gerekçesi özetle şu: “Kendi insanımız dururken, yabancı işçiye ne gerek var. Türkiyeliler gelecek, bizimkiler işsiz kalacak!”

Bu, en az “Türkiyeli yatırımcı gelip pastamızın payını düşürmesin” veya “Türkiye para gönderiyor ama bu para sağlıkta, eğitimde onun gönderdiği halka yarıyor, bize değil” sözleri kadar temelsiz gerekçeyi öne sürenler öyle sıradan vatandaş da değil. Kelli felli, okumuş kişiler. (Her bireyin ekonomiye olan katkısısın bilimsel bir gerçeklik olduğunu, pasta örneğinin doğru olmadığını, büyüme/kalkınma esnasında arz talep dengesi doğrultusunda yabancı ihtiyaca ihtiyaç doğduğunu biraz okuyunca öğrenmiş bulunmaktayız. Bknz Almanya.)

Türkiye’den işçi gelirse, buradakiler işsiz kalacak!

Haber sıkıntısı çektikçe, Lefkoşa Suriçindeki İş Bulma Merkezine giderim. Oradan hangi iş kollarına talep olduğunu, kaçının sonuçlandığını vs. öğrenir haber yaparım. Her seferinde çıkardığım sonuç şudur: Kıbrıslı Türkler, beden gücü gerektiren işlere başvuru yapmaz. Zaten oraya Kıbrıslı olmayan başvuramadığı için, Kıbrıs’taki işverenler oradan pek işçi mişçi bulamaz ancak -bildiğim kadarıyla- yurtdışından işçi getirmeden önce KKTC’de münhal açmak zorunda.

KKTC’de açılan büyük bir otelin Kıbrıslı yöneticisi dert yanmıştı, “Ben burada KKTC vatandaşı çalıştırmak isterim çünkü her yönden daha karlı olurum ama maalesef bulamıyorum. Gençler üniversite mezunu. ‘Ben garson olacaksam niye üniversite okudum’ diyor haklı olarak. Veya üstten başlamak istiyor. Bizim sektörümüzde deneyim çok önemli. Hiç iş deneyimi olmayan birini en üste koymamız mümkün değil. Dolayısıyla hizmet sektöründe çalıştıracak Kıbrıslı bulamıyoruz…” sözleriyle…

Türkiye’ye saldırmaya ve her ne gelirse gelsin reddetmeye kodlanmış kişilerin, turizm gibi lokomotif bir sektörü dahi “oteller KKTC’li işçi çalıştırmıyor” gerekçesiyle “faydasız” ilan ettiklerini gördü bu gözler.

Sadece oteller değil, tüm inşaat ve hizmet sektöründe de aynı durum geçerli. Evinize bir tadilat yaptıracaksanız dahi, “Türkiye’den üç işçi getirip 5 yıldızlı otelde iki ay barındırdığımızda daha ucuza gelecek” düşüncesine sokuyorlar sizi.

KKTC’nin en büyük işadamlarından biriyle yaptığım röportajın en mühim kısımlarından biridir bu konu. Şöyle demişti ünlü iş adamımız: “Evimiz büyük ve kalabalık. Çocuklara bakmak için, temizlik için, bahçe için, yemek için çalışana ihtiyacımız var. Ama biliyor musunuz ki biz asla Kıbrıslı birini bulamayız çalıştırmak için… Mecburen Türkiye’den veya üçüncü ülkelerden gelenleri alıyoruz işe. Maalesef Kıbrıs Türkü artık iş beğenmiyor. Güney’de her işi yapıyor ama kendi ülkesinde bunu yapmıyor.”

Yani kimse kusura bakmasın ama gerçek, Kıbrıslı Türklerin Güney Kıbrıs’ta, İngiltere’de yaptıkları işleri Kuzey’de yapmaktan imtina ettikleri… İş beğenmiyor. İşi beğense çalışma saatlerini beğenmiyor, onu kabul etse, tatil süresinde takılıp kalıyor.  “Üniversite mezunuyum” diyerek devlete kapağı atmak istiyor. Devlete kapağı atamazsa o zaman müdürlük istiyor. “Deneyimin ne” dediklerinde vereceği yanıtı olmayan üniversite mezununun “yurtdışına giderim ha!” tehdidi ise muhalefetin tepe tepe kullandığı “göç yasası” argümanına dönüşüyor. Ve Kıbrıslı bir hocamın söylediği, “Biz Kıbrıslılar müdür doğarık. Geriye müşavir ve bakanlık kalır” sözlerinin sağlaması yapılıyor bir anlamda.

Gelelim çıkan yasaya. Bu yasaya göre Türkiye’den KKTC’ye memur ithal edilmeyecek. Sadece ülkede ihtiyaç duyulan sektörlerdeki sıkıntı ortadan kaldırılmış olacak. Bu sektörlerin, tarım, turizm ve inşaat olduğunu yineleyelim. Yani kimsenin, kimsenin elinden iş aldığı yok. Zaten çalışmak isteyen Kıbrıslı olursa tercih sebebi.

Ön izin zorunluluğu ortadan kaldırılmıyor bu yasayla. Yine aynı prosedür işleyecek. Türkiye’den gelenler burada çalışma izniyle kalacak. Bu noktada işverenin işi de kolay değil.

Durum böyleyken ve biz “sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa” diye gerim gerim gerinirken, Türkiye’den gelecek beden işçilerini gündem konusu yapmak, art niyetten başka bir şey değil.

Son söz; Ercan Devlet Havalimanın yenilenmesi aşamasında, işverenin işçileri Türkiye’de getirmesini eleştirenler, inşaat sektöründe çalışacak onca Kıbrıslının nereden bulunacağını da bir söyleseler! Tamam, dışardan işçi gelmesin de kim yapsın bu işi? Var mı kendini emekçi addedip de emek vermeyi zul görenlerin bir formülü? Rahmetli Demirel’in sözleriyle; İşçi va(r)dı da biz mi çalıştırmadık?

YURDAGÜL ATUN

 

17 Mayıs 2017
İşçi va dı da biz mi çalıştırmadık? … YURDAGÜL ATUN için yorumlar kapalı
Okunma 209
bosluk
  • Sayfa 1 ile 2
  • 1
  • 2
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar