McCain mi, Obama mı?

McCain mi, Obama mı?

Amerika Birleşik Devletlerinde çoğunluk olan, devleti oluşturan, finansı ve ekonomiyi yöneten beyazların, uzun yıllar “Nigro” veya “Niger” diyerek toplumdan dışladıkları, bir çok insan haklarından mahrum bıraktıkları ve hep aşağılık gördükleri Afrika kökenli Amerikalılar arasından bir tanesinin, yani Demokratların adayı Barack Obama’nın, ABD Başkanı olmasını içlerine sindirebilecekler mi?


Çok da emin değilim.


Demokratların Başkan adayı Barack Obama’nın aslında Demokratların adayı olabilmesinde, kaderin ve şansın kendisine yardım ettiği kesin.


Bir taraftan Baba George H. W. Bush’un ve oğul George W. Bush’un sekiz yıl ara ile Cumhuriyetçi Partiden Başkan olmaları ve oğul Bush’un başarısız yönetimi, diğer taraftan Demokratlardan Başkan adayı olan Hillary Clinton’un eşi Bill Clinton’un iki dönem Demokrat Partiden başkanlık yapmış olması ve tüm bunların da son yirmi yıl içinde gerçekleşmesi, Amerikalıları olası bir “Hanedanlık” fobisine soktu ve kader Obama’nın önünü açtı.


Kaderin bu cilvesi olmasaydı, Obama hiçbir zaman Demokratların Başkan adayı olamazdı.


Birkaç gün sonra, 4 Kasım’da ABD’de Başkanlık seçimleri yapılacak ve milyonlarca Amerikalı oy kullanacak. Ama bu seçmenler, bizdeki gibi direkt olarak Cumhurbaşkanlığı adaylarına yani Cumhuriyetçi McCain’e veya Demokrat Obama’ya oy vermeyecekler.


Amerika’da seçmenler başkanı doğrudan seçmiyor. Amerikan seçim sisteminin bir özelliği, çoğunluğun “Birinci seçmen”, birinci seçmenin seçtiği delegelerin de “İkinci Seçmen” yani Başkanı belirleyecek kişiler olması. ABD Başkanını, Amerikan halkından “Doğru ve dürüst bir şekilde karar vermek” yetkisi alan bu “İkinci seçmenler” seçiyor.


Bu sisteme de “İkinci Seçmen Sistemi” deniyor.


4 Kasım günü Amerikalı seçmenler, oylarını aslında adaylar için değil, halkı temsil edecek “İkinci Seçmenler” için kullanacak. Bu “İkinci Seçmen” topluluğuna “Electoral College,” üyelerine de “Seçici Delege” veya “İkinci Seçmen” denmekte. 4 Kasım günü seçilen “İkinci Seçmen”ler de ABD Başkanını belirleyecek olan oylarını 15 Aralık’ta kullanacaklar.


4 Kasım günü, ABD’nin en doğu bölgesi olan Atlantik kıyısı ile en batı bölgesi olan Pasifik kıyısı arasındaki 4 saatlik zaman farkı da dikkate alınarak düzenlenmiş olan eyaletlerdeki oy verme saati bittiği vakit, sayım elektronik olarak anında yapılıyor ve birinci seçmenlerin yani ABD halkının, eyaletler içinde kullandıkları oy dağılımına bakılıyor. 4 Kasım gecesi hangi “İkinci Seçmen”in ne kadar oy aldığı değil, hangi Cumhurbaşkanı adayının hangi eyaletlerde ne kadar “İkinci Seçmen”e sahip olduğu önemli ve bu sayı sonuca direkt olarak etki ediyor. Bizim tanımımızla Cumhurbaşkanı veya Amerikan tanımı ile ABD Başkanı seçilebilmek için, asgari olarak, toplamı 538 olan ikinci seçmen sayısının yarısından bir fazlası olan 270 “İkinci Seçmen”in oyunu almak gerekiyor.


Zaten “İkinci Seçmenler” de aday olurlarken, ya varsa bağımsız Başkan adayının amblemi altında, ya da Cumhuriyetçilerin amblemi olan Fil’in veya Demokratların amblemi olan Eşşek’in altında aday oluyorlar. Birinci seçmen, aslında oyunu ya bağımsız adayın “İkinci Seçmeni”ne veya da iki büyük partiden hangisini tercih ederse onun “İkinci Seçmen”ine kullanmış oluyor. Seçimlerin başında beri siyasi partiler işin içinde ve sonucu da partilerin aldıkları oylar belirliyor. Ama partilerin bu siyasi güçleri orada, seçim günü bitiyor ve Temsilciler Meclisinde veya Senato’da, siyasi partiler yerine temsilcilerin (Milletvekillerinin) veya senatörlerin kendi kişilikleri öne çıkıyor.


4 Kasım seçimlerinden sonra, 15 Aralık’ta, Amerika’nın 50 eyaletinde “İkinci Seçmen” olarak seçilmiş olan söz konusu 538 kişi toplanacak ve ABD Başkanının belirlemek için oy kullanacak. İşte 4 yıl müddetle ABD’nin kaderini elinde tutacak kişiyi yani ABD Başkanını, adına “İkinci seçmen” denen bu 538 kişi belirleyecek.


İkinci Seçmen sayısı, eyaletlerin Kongre’deki temsil oranlarına göre belirleniyor. İkinci seçmenler, temsil ettikleri eyaleti kazanan partinin başkan adayına oy veriyorlar. 270 ikinci seçmenden destek bulan aday başkanlık seçimini kazanıyor.


Amerika’da siyasi kamplaşma ciddi boyutlarda ve bu nedenle de Başkan adaylarının bazı eyaletleri kazanmasına kesin gözüyle bakılırken, bazı eyaletlerde de kazanma ihtimali çok zayıf olabiliyor. Buna karşın kozmopolit olan eyaletlerin siyasi duruşları ortada oluyor ve hangi adayın “İkinci Seçmen”lerinin çoğunluğu elde edeceği kesitirilemiyor. Bu nedenle de Demokrat ve Cumhuriyetçiler kampanyalarını bu tarafsız bölgelerde yoğunlaştırıyor.


2008 seçimlerinde ortada yer alan eyaletler, Florida, Kuzey Carolina, Ohio, Missouri, Colorado ve Nevada. 2008 yazında yapılan anketlere göre bu eyaletlerin çoğunda Demokrat Parti başkan adayı Barack Obama önde gözüküyor.




Amerika’daki çoğu medya kuruluşunun yaptırdıkları anketlere dayanarak yayınladıkları ikinci seçmen tahminlerinde, Obama’nın 270 sayısını garantilediği görüşü hakim. Ama bu pek de sağlıklı ve kesin değil.


Cumhuriyetçilerin adayı olan McCain’in ise bu ikinci Başkanlık yarışı. Birincisini, 2000 yılında Cumhuriyetçi Parti içinde Bush’a karşı kaybetmişti.


Amerika’nın geçmişi ve çoğunluğunu beyazların oluşturduğu ABD halkının yapısı, alışkanlıkları ve gelenekleri göz önüne alındığında bir savaş kahramanı olan McCain’in, oy verirken son anda vicdanı ile baş başa kalacak olan Amerikan seçmeninin son dakika tercihini almak konusunda daha şanslı gözüküyor. Yardımcısı Alaska Valisi Palin’in ise McCain’in herhangi bir rahatsızlığı sonucunda ABD’nin ilk kadın Başkanı olması şansı ise çok yüksek. Her şey, öncelikle de ABD’nin kaderi 4 Kasım gecesi daha da belirginlik kazanacak.

29 Ekim 2008
McCain mi, Obama mı? için yorumlar kapalı
Okunma 52
bosluk

Rumların Süper Bilgisayar Hüsranı

Rumların Süper Bilgisayar Hüsranı

Bu yazım, YDÜ Kurucu rektörü Sayın Dr. Suat Günsel’in verdiği ön bilgiye ve bu bilgiden yola çıkarak ulaştığım yetkili siyasi ve akademik kişilerin verdikleri bilgilere dayalı olup varsayım içermemektedir.



Geçen hafta tam kapasite olarak devreye girmelerinin açılışları yapılan Süper Bilgisayarlar, Kıbrıs adasında sadece KKTC’de, Yakın Doğu Üniversitesindeki, “YDÜ İnovasyon Merkezi”nde bulunmaktadır.


İnovasyon” kelimesi, OECD ve AB tarafından hazırlanan “Oslo Kılavuzu (2005)”da, “Yeni veya geliştirilmiş, aynı zamanda pazarlanabilir mal/hizmet ürünü, yöntemi veya fikri” olarak tanımlanmıştır.


Yakın Doğu Üniversitesi, 11 Haziran 2007 tarihinde, IBM Türk ile “YDÜ İnovasyon Merkezi” kurulması hakkında protokol antlaşması imzalayarak, KKTC’de bir ilki daha gerçekleştirmişti. Yapılan antlaşmanın mürekkebi daha kurumadan aynı gün, “Süper Bilgisayar”ın kurulum çalışmaları başlatıldı ve Nisan 2008 başında da süper bilgisayarın tüm kuruluş çalışmaları ve denemeleri tamamlanarak bilim dünyasına kazandırıldı.


12 Terra Baytlık işlem hızı ile “YDÜ İnovasyon Merkezi” Doğu Avrupa, Ortadoğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da tek olurken, işlem hızına göre de dünyada “En iyi 500 listesinde” ilk 100’ün ortalarına oturuverdi. Ülkeler bazında 13.cü, dünya üniversiteleri arasında da 12.ci sırada yerini aldı.



YDÜ İnovasyon Merkezi’ndeki Süper bilgisayarlar aslında “iki” tane. Birisi tüm işlemleri ve matematiksel analizleri yapan, diğeri de bu sonuçları insanların algılayabileceği şekilde görsel veya yazılı hale getiren bilgisayar.


Analizleri yapan birinci süper bilgisayar, dörder çekirdekli İntel işlemcilerin kullandığı toplam 1280 çekirdeğe sahip ve 12 Terra byte işlem kapasiteli. Terra kelimesi Latincede trilyonun karşılığı olup 12 adet sıfırla veya 10 üzeri 12 tanımı ile ifade edilmektedir.


İkincisi ise 3 Terra byte işlem kapasiteli ve IBM’in yeni nesil Cell teknolojisi esasında kurulu. Özellikle grafiksel tasarımlar, moleküler modelleme, sonlu elementler analizi ve işlemsel akışkanlar mekaniği gibi araştırmalara daha uyumlu bir süper bilgisayar. Bu bilgisayarın temel özelliği, birinci bilgisayarın ürettiği sonuçları büyük bir ekranda görsel olarak kullanıcıya sunması ve görüntüleri anında üç boyutlu hale çevirebilmesi.




Dünyada az sayıda üniversitenin sahip olduğu süper bilgisayarları daha geniş akademik topluluğun kullanımına açmak amacıyla “Avrupa Birliği”nin başlattığı 7. Çerçeve programında yer alan akademik hızlı altyapıya ilişkin EGEE, EUMED, Karadeniz-NET diye adlandırılan projelerde, “YDÜ İnovasyon Merkezi” de resmen yerini aldı.


EGEE çerçevesinde AB ülkeleri, EUMED çerçevesinde Akdeniz ve Kuzey Afrika ülkeleri, Karadeniz-Net’le de Kafkas ülkeleri bir elektronik otoyolla birbirlerine bağlanıyor. Büyük bir kısmı 2008’de tamamlanacak olan projelerle 2010 yılına gelindiğinde tüm dünya akademik olarak çeşitli merkezler aracılığıyla birbirine bağlanmış olacak.




Projenin Türkiye ayağında ise İstanbul merkezli bir dağılım planlanıyor. İlk önce Bükreş ve Sofya’ya 5 GB hızında (evimizdeki 512 Kb ADSL’nin on bin katı daha hızlı) fiber bir ağla bağlanılıyor. Karadeniz ayağında ise İstanbul’dan Gürcistan ve Ermenistan’a ve onların üzerinden de Güney Kafkaslara bağlanılması planlanıyor. Hattın Kuzey Kıbrıs ucu ise “Yakın Doğu İnovasyon Merkezi”ne bağlanacak. Tümüyle AB finansmanıyla gerçekleşmekte olan bu uluslararası ağ sadece akademik amaçlı projeler için kullanılabilecek.


Böylelikle yüksek performans gerektiren bir araştırma yapmak isteyen akademisyenler Kıbrıs’ta “sadece” YDÜ’ye bağlanıp araştırmasını gerçekleştirebilecek.




İşte bütün çıngar ve düş kırıklığı da bu “sadece” kelimesinden çıktı.


YDÜ’de “Süper Bilgisayar” kurulması ve bu bilgisayarın da AB’nin EGEE, EUMED, Karadeniz-NET projelerinde yer alması Rumları çılgına çevirdi. Türklerin adanın kuzeyinde sekizincisinin kurulum aşamasında olduğu çok sayıda üniversiteler açması, üstelik bir tanesinin içinde de IBM’in iki adet süper bilgisayarının yer aldığı “İnovasyon Merkezi”nin bulunması, Rumları deliye döndürdü ve hemen karşı harekete geçirdi.


Rumlar önce “YDÜ İnovasyon Merkezini”, AB üyesi devlet olmak olanakları ile birlikte Fransa, Yunanistan gibi kendilerini körü körüne destekleyen baryalarını da kullanarak EGEE, EUMED, Karadeniz-NET projelerinden çıkarmaya çalıştılar. Ama bir türlü başaramadılar. Komisyon “Nuh” dedi, “Peygamber” demedi. Her yol denendi, şantajlar yapıldı, komisyon çalışmalarına blokajlar kondu ama hiçbir başarı elde edilemedi. Komisyon, bilime siyaseti karıştırmayı reddetti.


Bu sefer ikinci yol denendi ve Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti AB’den, “Süper Bilgisayar” kurmak için para istedi. Türklerin var da, onların niye olmasın dı!


Paranın çıkartılması ve Kıbrıslı Rumlara hibe edilmesi için her yol denendi. Ne Sarkozy’ler, ne Karamanlis’ler girdi devreye ama komisyon bildiğiniz ”duvar”. Laf anlar tarafı da yok. Üstelik Rumlara bir de yazı gönderdi bu komisyon, “Size Süper Bilgisayar için para veremeyiz. Gidin YDÜ’deki İnovasyon Merkezini kullanın” diye.


Dedik ya Rumlar çılgına döndü diye. Aslında iki kere çılgına döndüler bu yazıyı da alınca. Buna yeni bir tanımla “Çılgın kare oldular” da diyebilirsiniz, aynen matematiksel işlemlerde kullandığımız x2 gibi


Süper Bilgisayara ilaveten KKTC’de, “YDÜ Tıp Fakültesi”nin kurulmasını da yavaş yavaş tam hazmetmeye çalışırlarken şimdi bir de “YDÜ Tıp Fakültesi Hastanesi”nin 2008 yaz aylarında açılacağı gerçeği kafalarına balyoz gibi indi, adeta kabusları oldu.


Çok gerilerde kalmış olduklarını bir türlü içlerine sindirip kabullenemiyorlar.


Bu gidişle “Çılgın Kare” değil, “Çılgın Küp olacak”lar anlaşılan. Allah Kerim “Çılgın üzeri dörde”.

26 Ekim 2008
Rumların Süper Bilgisayar Hüsranı için yorumlar kapalı
Okunma 61
bosluk

Tutanaksız müzakereler

Tutanaksız müzakereler

Dün, Kıbrıs sorununa kapsamlı çözümü hedefleyen müzakerelerin devamı olarak Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas, saat 10.00’da ara bölgedeki Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda kapsamlı müzakereler için tahsis edilen binada görüştüler. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Misyon Şefi Taye Brook Zerihoun da ev sahipliği yaptı.


Talat Hristofyas görüşmesi yaklaşık 3.5 saat sürdü. 3 Kasımda yani 10 gün sonra yapılması kararlaştırılan bir sonraki görüşmede (Yasama) konusu ele alınacakmış.


“Mış” diyorum çünkü bu seferki görüşme diğerlerinden farklı olarak biraz da garip bir seyir takip etti.


Dünkü görüşmenin yarısı tamamen baş başa oldu. İlk yarı, dostça, arkadaşça ve belki de yoldaşça bir görüşme oldu. Artık alenen halk önünde ve basında “Yoldaş” demeye sansür koydular ama kendi aralarında belki de kullanmışlardır.




Liderler, bir önceki görüşme sonrasında açıklandığı şekli ile “Yönetim ve Güç Paylaşımı” başlığı altında “Federal Yürütme, Başkanlık ve Başkan Yardımcılığı”nı dün görüşme sürecinde müzakere ettiler desem doğru olmayacak. Çünkü yarısı dostça, diğer yarısı da resmi görünümlü bir müzakereydi yapılan.


Dostça ve yoldaşça görüşme yapılan ilk bölümünde, görevlilerden alınan bilgilere göre iki lider, yanlarında hiç kimse olmadan baş başa görüşmüşler. Şahit yok, çevirmen yok, BM’den gözlemci veya refakatçi yok. Ve de en önemlisi tutanak yok. Liderler ceplerine birer alıcı koyup görüştülerse ve de görüşme bittikten sonra da bunu sekreterlerine verip deşifre ettirdilerse bilemem ama bu tür, kayıtsız ve tutanaksız bir görüşmenin, kırk yıllık Kıbrıs görüşmeleri sürecinde hiç yaşanmadığı da bir gerçek.


Sorumluluğu çok fazla, riski ondan da fazla.


Denktaş bey, resmi olmayan ve baş başa görüşmeler yaptığı zaman dahi, yanına kayıt tutmak için sekreter veya sekreterler almaktaydı ve tüm konuşmaları şahitli olacak şekilde kayda geçirttirmekteydi. Baş başa yapılan tüm görüşmeler kayda geçirildikten sonra da, başta Dış İşleri bakanlığı olmak üzere tüm ilgili yerlere dağıtılmaktaydı.


Diplomaside, bu tür kayıtsız, kuyutsuz bir görüşme geleneklere de uymuyor. Bırakın Dış İşleri Bakanlığını ve diğer ilgili birimleri, en önemlisi KKTC Halkının zamanı gelince baş başa yapılan bu tür görüşmelerde neler görüşüldüğü konusunda bilgisi olması gerekmektedir.


Hristofyas sürekli olarak ve ısrarla, “Talat içerde başka, dışarıda başka konuşmaktadır” demektedir. İçerisinden kasti bu “Baş başa yapılan görüşmeler midir?”, yoksa BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Misyon Şefinin gözlemciliğinde yaptıkları görüşmeler midir?


Kaydı olmayan görüşmelerde ve mutabakatlarda söylenenler ile varılan mutabakatları ispatlamak çok zordur. Çok zordan öteye olanaksızdır da, eğer karşınızdaki inkar ederse.


Benim tanıdığım Rumlar, peynir ekmek yer gibi yalan söylerler, diplomatik dolap çevirirler ve olayları da çarpıtıp inkar ederler. Milli Mücadele Tarihimiz bunun örnekleri ile doludur.


Ümit ederim Cumhurbaşkanı Talat’ın ileriki günlerde bu tür baş başa görüşmeler nedeni ile başı ağrımaz ve zorda kalmaz.




Bu görüşmede perde önünde dikkatimi çeken bir başka gelişme de , “Federal Yürütme, Başkanlık ve Başkan Yardımcılığı” konusunda hala daha bir mutabakat yokken ve taraflarca kabul edilen sürdürülebilir bir sonuca varılamamışken 10 gün sonra yapılması kararlaştırılan bir sonraki görüşmede “Yasama” konusunun ele alınacağı kararı.


Annan Planından yola çıkıldığı vakit Yasama Meclisinin iki kamaralı olacağı; “Alt Meclis” olarak tanımlanacak olan “Temsilciler Meclisi”nin yapıyı oluşturacak iki halkın nüfus oranına göre ve bir olasılıkla da ikiye bir, yani iki Rum milletvekiline karşın bir Türk milletvekili olacak şekilde yapılaşacağı, “Üst Meclis” olarak tanımlanacak olan “Senato”nun da eşit sayıda Türk ve Rum Senatör olacak şekilde yapılaşacağı akla en yakın çözüm şekli olarak görülmektedir.


Gerçekte Rumlar, Temsilciler Meclisinin yapılaşmasında Annan Planında öngörüldüğü şekilde ikiye-bir oranını kabul etmemekte ve bu güne kadar daha yüksek sesle dile getirmemiş olsalar da, beşe bir oranını akıllarından geçirmektedirler. Büyük bir olasılıkla pazarlığa beşe bir veya dörde bir oranından başlayacaklardır.



Liderler, “Federal Yürütme, Başkanlık ve Başkan Yardımcılığı” konusunda mutabakata varamayınca “Onlar hele bir kez daha Başkanlığı görüşsünler, bakalım ne çıkacak” diyerek konuyu Yakovu ile Nami’nin kucağına attılar.


Atmaya attılar da, o vakit akla, 21 Mart’ta başlayan ve üç ay sürüp 21 Haziran’da liderlerin görüşme yapmasına zemin teşkil edecek “Hazırlık Sürecinde ne yapıldı? Bu süreç boşa mı harcandı?” sorusu geliyor. Üstelik Rum lider Hristofyas, müzakerelerin başlamasını sabote etmek ve geciktirmek için, “Hazırlık Sürecinde” komitelerin ve çalışma gruplarının elle tutulur herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini dile getirerek Talat ile görüşmesini ertelemeye çalışmıştı. Bu nedenle de neredeyse yirmi günlük de bir gecikme yaşanmıştı.


Şimdi her şey sil-baştan mı oluyor?.


Zaten bu güne kadar, AB’nin insan hakları normlarının üstüne çıkmayacak “Vatandaşlık Hakları” mutabakatından öteye, liderler arasında anlaşmaya varılmış hiçbir konu yok. Bu mutabakat zaten olsa da olur olmasa da. Bir anlaşma olursa kendiliğinden AB’nin temel prensipleri olarak hemen yürürlüğe girecek zaten.


Önemli olan adanın değişmez temel taşları olan Rumlarla Türklerin birlikte kurmaya çalıştıkları, süreğen ve taraflarca kabul görecek ortak devletin yapısı.


Daha “TIK” yok.

22 Ekim 2008
Tutanaksız müzakereler için yorumlar kapalı
Okunma 46
bosluk

BM GK Üyeliği İle Yeni Kıbrıs Politikası

BM GK Üyeliği İle Yeni Kıbrıs Politikası

Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesi, bu görevi yapacağı 1 Ocak 2009-1 Ocak 2011 yılları arasının dünyanın şu anda içinde bulunduğu ekonomik kriz, Kıbrıs sorunu ve Orta Doğu’nun patlamaya hazır bir ateş fıçısı olması nedeni ile çok önemli.


Türkiye’nin Avrupa bölgesinde, BM’ye üye 192 ülkenin daimi temsilcisinin 152’sinin oylarını alarak, ki buna neredeyse oyların %80’ni de diyebilirsiniz, ilk sırada bu göreve seçilmesi dikkati çeken ilk başarı.


AB’nin ağır toplarından Avusturya’ya 20 oy fark atması ise bir diğer başarı.




Bu başarıda büyük payları olan T.C. Dış İşleri Bakanı Sayın Ali Babacan’ı ve Müsteşar (Sevgili dostumuz, T.C: Lefkoşa eski Büyükelçisi) Sayın Ertuğrul Apakan’ı kalben kutlamak gerek. Yıllardır uyguladıkları kişilikli dış politikaların bu kapıyı araladığı da bir gerçek.


İzlanda Avrupa bölgesinde yeterli oy alamayarak elenirken, Afrika bölgesinden Uganda (tek aday), Latin Amerika ve Karayibler bölgesinden Meksika (tek aday) ve Asya grubunda Japonya (İran’ı geride bırakarak) BMGK’nin 2009-2010 dönemi üyesi oldu.


Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 15 üye ülkeden oluşmaktadır. Bu ülkelerden 5 tanesi (Amerika, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin) daimi üyeler, 10 tanesi ise “Geçici Üye” adı altında iki yıllık görev süresi ile BM Genel Kurulu tarafından seçilen üyelerdir. Kararlar “Oy Birliği” ile alınmaktadır. Daimi üyelerde, geçici üyelerde olmayan Veto hakları vardır.


Türkiye, Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine adaylığını 21 Temmuz 2003 tarihinde açıklamıştı. BM Güvenlik Konseyinde 1951-1952, 1954-1955 dönemlerinde ve son olarak da 1961 yılında Polonya ile paylaştığı bir yıllık yarı dönemde yer alan Türkiye, 47 yıldır konseyde temsil edilmiyordu. Bu nedenle de özellikle Kıbrıs sorunun başladığı 21 Aralık 1963 yılından günümüze bu 47 yıllık süre içinde Kıbrıs konusunda Rumların tezleri hep geçerli oldu.


Türkiye’nin, “Dünya Güvenliği, İnsan Hakları, Kimyasal Silahlarla Mücadele” gibi dünya politikasını yönlendiren bir konseye, diğer bir tanımla da “Dünya Yönetiminin Bakanlar Kuruluna” dev ülkelerin önünde girmesi ise çok önemli bir politik gelişme.

4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı, 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini silah zoru ile ele geçiren Kıbrıs Rum Yönetimini adanın meşru hükümetine dönüştüren ve Kıbrıslı Türklerin haklarını ayaklar altına alan benzeri kararlar en azından bu dönemde çıkmayacak.

Türkiye’nin bölgedeki, istikrarlı dış politikası, dengeleri çok iyi koruyan bir siyaset gütmesi, sınır ötesi aksamasız bir lojistik destek ile askeri harekat düzenleyebilen dünyanın 4.cü ülkesi olması ve en önemlisi de artık Orta Doğu’da Türkiye’nin “Evet” demediği hiç barışın süreğen olamayacağı gerçeği, Türkiye’ye bu kapıyı açtı.


Türkiye’nin BM GK üyeliğine seçilmesi Türkiye’nin küresel vizyon ve görüntüsünü, çok büyük ölçüde olumlu olarak etkileyecek, Türk dış politikasına etkileri ise çok yönlü olarak bir gelişme gösterecektir. Öncelikle Gürcistan, Ermenistan, Suriye, Lübnan, Filistin, gibi yakın çevre ülkelerden, Katar, Kuveyt, BAE gibi Arap dünyasının zenginlerine ve Orta Asya’nın derinliklerine kadar pek çok ülke, Türkiye üyeliğini kendi lehlerine bir fırsata dönüştürmek çabası içine gireceklerdir. Bunları hep birlikte görüp yaşayacağız.


Rum ve Yunan lobisinin baskın ve yoğun karşı çalışmalarına rağmen Türkiye’nin BM GK üyeliğine seçilmesi ile Kıbrıs konusunun yeni bir sürece gireceği ise bir başka önemli gerçek. Rumların hamisi Rusya ve Fransa’nın Kıbrıs konusunda 1963’den beridir devamlı olarak öne sürdükleri tek tarafı ve Rum yanlısı politikaları artık bir son bulacaktır.


Bir evvelki BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan ve Kıbrıslı Türklerin “Evet” Rumların da “Hayır” oyu kullandıkları Referandumdan sonra hazırladığı 25 sayfadan oluşan ve 93. paragrafında Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması konusunda güçlü bir çağrıda bulunduğu 28 Mayıs 2004 tarihli raporu, Rusya’nın vetosu, Çin ve Fransa’nın da çekimser oyları nedeni ile hala havada durmaktadır. Bu rapor tartışılmak için o günden bu güne bir türlü masaların üstüne düşmedi ve Rusya’nın bu konuda yaptığı açıklamalara göre de “Veto”nun süresi sınırsız ve Rumların aleyhine görüşler içerdiği için de asla görüşülmeyecek. Yunanistan Kıbrıs konusunda en kritik dönemlerden bir tanesi olan 1 Ocak 2005-1 Ocak 2007 yılları arasında BM GK üyeliği yaparak, Kıbrıslı Türkler lehine güçlü çağrılar içeren Annan Planı raporlarının yayınlanmamasında etken bir rol oynamıştı.


Annan’ın 24 Nisan referandumu ile ilgili olarak sunduğu ama Rusya’nın vetosu nedeni ile halen havada duran bu raporundan bir yıl sonra sunduğu 9 Haziran 2005 tarihli ikinci rapor, her ne kadar bir evvelkine nazaran eksiklikler içeriyorsa da, gene de Kıbrıs konusunda Türk tezlerine yakın bir rapordur.


Türkiye’nin BM GK üyeliği yapacağı bu dönemde özellikle Kofi Annan’ın 28 Mayıs 2004 ve 9 Haziran 2005 tarihli raporları üzerine gidilirse, KKTC’nin ölüm fermanını hazırlayan ve Kıbrıslı Türklerin dünya ile kucaklaşmasının kapısını kapayan izolasyonların yürürlüğe girmesini sağlayan 441 ve 550 no.lu BM GK Kararlarını tekrar gündeme getirme hakkı yaratacağı kesindir.


Bölgede koşulların değiştiği ve Türkiye’nin ağırlığının çok arttığı bu dönemde Türk Dış Politikası bunu başarabilecek güçte ve konumdadır. Böylesi bir değişikliğin, Kıbrıs konusunun sürecini Türk tezleri lehine alt üst edeceği de inkar edilemez bir gerçektir. Türkiye’nin eline son 47 yıldır Kıbrıs konusunda uğradığı haksızlıkları düzeltebilecek ve kendisini haklı konuma çıkaracak “Altın bir Fırsat” geçmiştir. Gerçekte geçmemiş, Türkiye bunu kendi bileğinin gücü, çabaları ve alnının teri ile kendi yaratmıştır.

19 Ekim 2008
BM GK Üyeliği İle Yeni Kıbrıs Politikası için yorumlar kapalı
Okunma 59
bosluk

64-74 Soykırımına AİHM Kapısı Açıldı mı

64-74 Soykırımına AİHM Kapısı Açıldı mı

AİHM’nin önünde ikinci dünya savaşı döneminde işlenmiş ve suç sınıflamasına giren bir eylemden dolayı Polonya hükümetine karşı açılmış bir dava var. Adı da “Broniowski başvurusu; Polonya [Büyük Daire], No: 31443/96 ”.


Mülkiyet ihlalini içeren bu davayı Rumlar, kendi konuları ile bağdaştırmaya çalışıyorlar.
 
AİHM, önünde bulunan bir birleriyle ilgili veya benzeşen başvuruların kapsamlı ve topluca halli hedefini taşıyan davaları, bir tane pilot dava ile çözüp, önündeki aşırı sayıdaki başvurulardan kurtulmayı hedefliyor.
AİHM Türkiye aleyhindeki Rum başvuruları için de hali hazırda pilot davalar yolunu göstermişti ve Mal Tazmin Komisyonunun kuruluşu da bu mantıkla gerçekleşmişti.


176 Polonya vatandaşı, 1944-1953 döneminde 80 bin kişiyi mülklerini terk etmeye zorladığı için Polonya aleyhine AİHM’e başvuruda bulundu. Bu başvurulardan bir tanesinde (Broniowski başvurusu), AİHM, Polonya’nın Protokol’ün (mal sahipliliği hakkı) 1. maddesini ihlal ettiğine hükmederek, bu ülkeyi,  askıda bulunan ilgili başvuruları çözmek için bir mekanizma oluşturmaya çağırdı. Polonya da 2005 yılında AİHM kararına uyarak bir yasa geçirerek bu mekanizmayı oluşturdu.
Polonya hükümetinin geçirdiği söz konusu yasa, tazminat taleplerinin (iade söz konusu değil) mülkün değerinin % 20’sinin ödenmesiyle sınırlı kalacağını öngörmektedir. AİHM de, geçen hafta yayınladığı ilgili bülteninde Polonya’nın oluşturduğu mekanizmanın Mahkeme’yi tam olarak tatmin ettiğini, bu nedenle de öndeki başvuruları silmeye ve konuyla ilgili yeni başvuru kabul etmemeye karar verdiğini açıkladı.


“Broniowski başvurusu” adı altında AİHM’de açılan mülkiyetin iadesi veya tazminatı  ile ilgili dava ve buna karşın AİHM’nin talebi doğrultusunda Polonya hükümetinin aldığı “Mal Tazmin Komisyonu” örneği “Mülkün değerinin % 20’sinin ödenmesiyle tazminatların gerçekleştirilmesini sağlayan yasa”, bu güne kadar AİHM’ye yapılan Rum başvurularını, Arestis davası ve Orams davası da dahil olmak üzere yeni bir sürecin içine sokmaktadır.


 Bu kararda asıl olan veya işin özünü oluşturan olgunun, AİHM’in taşınmaz malların tazmini konusunda, ilk değerinin yalnız % 20’sinin ödenmesi tedbirini kabul etmesi olması.
Belli ki AİHM’nin bu kararı, Kıbrıs’taki mülk sorununu da etkileyecek ve bu sorunun kökünden çözülmesine örnek teşkil edecek. Belki de liderlerin gündeminde olan ve “Yönetim ve Güç Paylaşımı” başlığı altındaki “Federal Yapı” konusu bittikten sonra başlamayı düşündükleri “Mülkiyet” konusunda, Rumların mülklerine geri dönüşleri veya mülkün iade edilmesi yerine Türk tezlerinin omurgasını oluşturan tazminat kavramının kabul edilmesini ve yürürlüğe konmasını sağlayacak.
AİHM kararında olduğu gibi, Polonya örneğinde mülkiyetin 1944-1953 yılları arasındaki değeri esas alınırken, Kıbrıs’ta da 1974 yılındaki değerler göz önüne alınarak söz konusu mülkün %20’sinin ödenmesi ile mülkiyet ve mülkiyetin tazminatı konusu çözümlenebilir.    


İkinci bir gelişme ise, 1944 yılına kadar geri giderek, günümüzden yaklaşık 64 yıl evvel gerçekleşmiş bir olay hakkında karar vermek yetkisine sahip olan AİHM’ye, Kıbrıs’lı Türklere 1963-1974 yılları arasında Rumlar tarafından yapılan zulmün, uygulanan soykırımın, öldürmek tehdidi ile terk edilmeye zorlanan ve yıkılan 103 köydeki Türk evlerinin, ekilip biçilemeyen binlerce dönüm tarım arazinin, geride bırakılan hatıraların, mezarlıkların ve yitirilen geleceklerin hesabını soracak davaların açılabileceğidir. Milyarlarca Avro’ya ulaşacak olan bu başvuruların yapılmasının ve telaffuz edilecek tazminatların, Rumların 1964-74 yılları arasında yaptıklarının yanlarına kalmayacağını ve adanın tek sahibi olmadıklarını anlamalarına da yardımcı olacağı kesin.
Bu konuda sağlıklı ve emin adımlar atabilmek ve bu kapıyı aralayabilmek için Cumhurbaşkanlığında hemen AİHM işleri ile uğraşacak bir Hukuk Ekibi kurmakta büyük fayda olacaktır.

15 Ekim 2008
64-74 Soykırımına AİHM Kapısı Açıldı mı için yorumlar kapalı
Okunma 57
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar