KKTC HÜKÜMETİ ARESTİ’Yİ HEMEN DAVA ETMELİ

KKTC HÜKÜMETİ ARESTİ’Yİ HEMEN DAVA ETMELİ

AİHM’nin “Arestis” davasıyla ilgili geçtiğimiz aralık ayında aldığı karar, tarafların temyiz başvurularının Büyük Daire (Grand Chamber) tarafından görüşülmeden reddedilmesi üzerine nihai karara dönüştü ve kesinleşti.

 

Önce Bayan Aresti bu mülkü nasıl almış ona bakalım.

Aresti’nin dedesi Mavrodi Haji Hambi Mavreli, 15.09.1913 tarihinde Mülhak Vakıf olarak kayıtlara geçmiş Abdullah Paşa Vakfının söz konusu malını tapu oyunu ile adına kaydetmiş. Bu malı da 35 yıl sonra 5.10.1949 tarihinde kızı Anna Mavroudi Haji Hambi’ye bağışlamış. Bayan Anna da söz konusu malı kızı Mira Xenidu’ya yani Mira Xsenti-Arestis’e 28.02.1974 tarihinde hibe etmiş.

İşte dolandırıcılığın ve Türk Vakıf Mallarını gasp etmenin kısa hikayesi bu şekilde.

 

Bayan Aresti’nin, Abdullah Paşa Vakfından dedesinin gasp ettiği malını 33 yıllık kullanamamasının karşılığı 2 milyon Avro ise, Abdullah Paşa Vakfından haksızca gasp edilen bu malın 94 yıllık kullanamama bedeli en azından 6 milyon Avro artı faizleridir.

 

Gazi Mağusa Kaza Mahkemesinin 271/2000 ve 272/2000 sayılı Davalarında verilen Tespit Kararları ile Maraş’ın %90’ı Lala Mustafa Paşa Vakfı ile Abdullah Paşa Vakfı’na aittir. Aresti’nin bu malı da Abdullah Paşa Vakfı içindeki mülklerden bir tanesidir.

 

Maalesef söz konusu dava AİHM’de görüşülürken Aresti’ye ait olduğu iddia edilen taşınmazın Abdullah Paşa Vakfına ait olduğu hususunda yeterli veriler her nedense zamanında Mahkemeye sunulmamıştır.

Gazimağusa Mahkemesi tespit kararını alırken, 5 yıl evvel Mahkemeye sunulmuş  olan benzeri evraklar niçin AİHM’ye gerektiği zamanda sunulmadı, o da zamanı gelince hesabı sorulacak ayrı bir konudur.

Eğer birilerinin ihmali ve “Aman, Avrupalıları gücendirmeyelim” sevdası yüzünden bu tazminat boşu boşuna ödeniyorsa, gerçekten çok yazık. Nasıl olsa zaman bunu ortaya çıkaracaktır.

 

Kıbrıs adasının İngiltere’ye kiralı olduğu dönemde birçok taşınmaz mallar, vakıf malları dahil Tapu Sicillerine kayıtlı olmadığı nedeniyle, söz konusu taşınmaz malların kaydına olanak sağlamak için, İngiliz Sömürge Yönetimi 1907 yılında 12/1907 sayılı Taşınmaz Mal Tescil ve Değerlendirme Yasasını geçirmiştir. Söz konusu Yasa kilise emlakini korumasına rağmen, bazı vakıflarla ilgili Osmanlı Türk İmparatorluğu ile İngiliz İmparatorluğu arasında imzalanan 4/6/1878 tarihli Savunma ittifak Anlaşmasına ekli 1/7/1878 tarihli Protokole ve Ahkamül Evkaf Prensiplerine aykırı bazı hükümler getirmiştir. Ancak söz konusu aykırılığa bakılmaksızın, 12/1907 sayılı Yasanın yapıldığı zamanlarda Kıbrıs’ta Osmanlı Hukuku ve Kanunları yürürlükte idi, yani Maraş’taki Türk mallarını ilgilendiren Osmanlı Arazi Kanunu yürürlükte idi ve zaten Ahkamül Evkaf Prensipleri de 1571’den bugüne kadar yürürlüktedir.

 

İngilizce olarak kaleme alınmış olan 12/1907 sayılı Yasadaki ilgili hukuk terimleri Osmanlıcadır. Bu yasadaki Vakıf mülkleri ile ilgili olan 29. madde, Arazi-Mevcoufe ve Idjaretein Mevcoufe türü vakıflara, taşınmazlarını 10 yıl tasarrufunda bulunduranların zaman aşımı nedeniyle iktisab edebileceklerini öngörülmektedir. Ayni şekilde öncüllerinin tasarrufunda olması nedeniyle tasarrufları kendilerine miras yolu ile intikal eden söz konusu taşınmazları isimlerine kaydedebileceklerini de öngörmektedir.

Ancak Lala Mustafa Paşa Vakfı mazbut vakıf ve Abdullah Paşa Vakfı da mülhak, vakıf türünde vakıflar oldukları nedeniyle 12/1907sayıh Yasanın kapsamı içerisindeki bahsedilen Arazi Mevkufe ve İcaretein Mevkufe değillerdir.

 

Yukarıda detaylarını verdiğim tapu kütüklerine göre ısdar edilen koçanda birinci tescil Abdullah Paşa Vakfına yapılmış olup, mülhak vakıf olarak kayda geçirilmiştir. Söz konusu taşınmaz mal, tapu kütüklerine ilgili taşınmaz mal “Arazi- Mevkufe” veya “icaretin Mevkufe” olarak kaydedilmediği için, hem bu 12/1907 sayılı yasaya göre hem de Ahkamül Evkaf Prensiplerine göre de vakıf taşınmaz mal elden çıkarılamayacağı ve/veya devredilemeyeceği ve sürekli olduğu ve/veya zaman aşımından iktisap edilemeyeceğinden söz konusu tapu kütüklerinde Rumlara yapılan, devirler ve/veya intikaller ve/veya tesciller yasadışı olup, geçersizdir.

 

KKTC Vakıflar İdaresi KKTC Devleti ile Xenides-Arestis aleyhine KKTC Magosa Kaza Mahkemesinde bir Dava açarak tapu kütüklerinin düzeltilmesini ve söz konusu taşınmaz malın Vakıflar İdaresine teslimini öngören Hüküm ve Emir almasının zamanı gelmiştir.

Bu Hüküm ve Emir’den sonra da Bayan Arestis’den faizleri ile birlikte 6 milyon Avro talep edilmelidir. Ödemezse, hem Avrupa Tutukluluk Emri çıkarılmalı, hem de güneydeki mallarına el koymak için haciz davası açılmalıdır.

 

Dünyanın ilk hukuk kuralı, “Göze göz, dişe diş” idi.

Şimdi tam zamanı. Hem AİHM’de bekleyen diğer 1400 davaya da örnek olur. Rumlar kimlerle dans ettiklerini iyice öğrenirler.  Kıbrıs davasının ise, bu mahkeme kararında sonra ters yüz olacağı da kesin.

31 Mayıs 2007
KKTC HÜKÜMETİ ARESTİ’Yİ HEMEN DAVA ETMELİ için yorumlar kapalı
Okunma 58
bosluk

Alman Parlamentosunun KKTC kararı

Alman Parlamentosunun KKTC kararı

Almanya Federal Parlamentosu Kıbrıs Türk tarafına uygulanan insanlık dışı izolasyonların kaldırılmasını da içeren bir kararı geçtiğimiz gün onayladı. Bu onayın içindeki izolasyonların kaldırılmasına yönelik çağrı ve Kıbrıs sorununa gösterdiği ilgi yeni bir gelişme olmasına rağmen kararın geri kalan kısmı KKTC için pek de parlak değil.
Kararın geri kalan kısımlarında Hükümranlık, Mülkiyet, Güvenlik ve Garantiler gibi ancak kapsamlı bir çözümde ele alınabilecek özlü konulara değinilmesi, bu kararının içerdiği ciddi olumsuz unsurların başlıcaları.

Dikkatle okunursa bu kararın içinde yer alan bazı göz boyayıcı küçük noktaların, ne kadar aldatıcı ve göz boyayıcı olduğu açıkça görülebilir. Genel yaklaşımının ve amacın yanlışlığına ek olarak, Alman Parlamentosunda alınan bu kararda Kıbrıs Türk halkı için büyük olumsuzluklar oluşturabilecek maddeler çok daha fazla.

 

Kararın Genel Bütünü Kıbrıs Türk halkının aleyhine. Hele de uluslararası antlaşmalarla adamızda bulunan ve güvenliğimizin yegane garantisi olan “Türk Askeri”nin Kıbrıs’tan çekilmesine yönelik önerilerde bulunulması, hiçte kabul edilebilecek bir yaklaşım değil.

 

Bunun yanında, 30 Nisan 2006 tarihinde ülkemizde bilimsel bir nüfus sayımının yapılmış olmasının bilinmesine karşın anılan kararda yeni bir nüfus sayımının yapılmasının önerilmesi ise açıkça KKTC’ye ve kurumlarının varlığına açık bir hakarettir.

 

Alman Federal Parlamentosu, Türkiye’den adamıza gelen ve vatandaş olan kardeşlerimiz ile onların bu topraklarda doğmuş çocuklarını tekrardan sayacağı yerde, güneyde yaşayan ve vatandaş olmuş 230,000 Kıbrıs Rum Kökenli olmayan kişinin sayımını yapması gerekmektedir.

 

Bence kararının içinde adil olmak için sadece kuzeyde sayım yapılması gerektiği yerine hem kuzeyde hem güneyde aynı anda sayım yapılması gerektiğine yer verilmeliydi.

Kıbrıs Türk tarafına uygulanan izolasyonların kaldırılmasının, sahte “Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti” unvanını taşıma rahatlığı içinde olan Rum tarafının uzlaşmaz tutumuyla çıkmaza giren görüşmeler sürecine katkı sağladığı kesindir.

Almanya Federal Parlamentosu’nun aldığı bu kararın, uluslararası toplumun Kıbrıs konusuna olan ilgisinin sürdürülmesinde ve Kıbrıs Türk tarafının sesinin duyurulmasında emsal teşkil etmesi çok daha iyi olacaktır.

Almanya’nın Avrupa Birliği Dönem Başkanı olarak Kıbrıs konusuna gösterdiği hassasiyet açısından kararın bir kısmı olumlu olsa da İzolasyonların kaldırılması için yapılan çağrı doğrultusunda, özellikle Dönem Başkanı Almanya’dan hava ve deniz limanlarını KKTC’nin hava ve deniz taşıtlarına direkt olarak açması en güzel örnek olacaktır. Ercan havaalanında kalkan uçakların Frankfurt hava alnına inmesi kararını Alman hükümeti derhal almalıdır.

 

Fakat maalesef Alman Federal Meclisi’nin kararının temel amacına bakıldığında ve madde madde değerlendirildiğinde, amacın Kıbrıs’lı Türkleri, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti çatısı altına sokmak olduğu açıkça görülür.
AB Dönem Başkanı Almanya, Kıbrıs konusundaki gerçekleri görerek hareket edeceğine, meselenin halledilmemesinin arkasında Rumların Kıbrıs Türkü’nün eşitliğini ve egemenliğini kabul etmemesinin yattığını kavrayacağına, maalesef yanlış adımlarla konunun daha fazla düğümlenmesine neden olacak adımlar atmak yoluna girmiştir.

 

Almanya Devlet Bakanı Günter Gloser’in KKTC Meclisi ve TBMM kararlarına,  rağmen değerlendirme yaparken “ Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesinin güven yaratıcı önemli bir karar olacağına inanıyoruz” şeklinde konuşması ise asıl niyetin ve hedefin ne olduğunu gözler önüne sermekte.
Ümit ederim Avrupa’lının aklındakinin, adada Ozmosis’i, yani Türkleri azınlık statüsüne sokup, Rumların içinde eritmeyi gerçekleştirebilmek için, Türk ordusunu geri dönüşe zorlamak değildir.

30 Mayıs 2007
Alman Parlamentosunun KKTC kararı için yorumlar kapalı
Okunma 41
bosluk

AB ve Türkiye’den karşılıklı KKTC tavizi

AB ve Türkiye’den karşılıklı KKTC tavizi

AB kulislerinden gelen haberler, Nicolas Sarkozy’nin Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte AB’de yeni bir sürecin başladığına işaret ediyor.

 

Almanya’nın Hıristiyan Demokrat Partisi başkanlığını 2000 yılında Helmut Kohl’den devir aldıktan sonra 2005 erken seçimlerinde Başbakan adayı olan ve “Türkiye’ye İmtiyazlı Ortaklık verilmelidir” sloganı ile de yarışı kazanarak Almanya’nın ilk kadın Başbakanı olan Angela Merkel, AB içinde kendi görüşlerine pek taraftar bulamadığı için son iki yıldır bu düşüncesini pek dile getiremiyordu.

 

Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin seçimleri kazanması ile şimdi kendine bir müttefik (barya) buldu.

Alman Federal Meclisinin  geçen hafta içinde Kıbrıs ile ilgili aldığı karar pek de tesadüf değil. Kıbrıs’lı Türklerin kara kaşına, kara gözüne alınmış bir karar değil ama zamanlaması gerçekten müthiş.

 

Almanya Federal Meclisinin aldığı bu karar içinde Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması ve KKTC kurumları ve üniversiteleri ile temaslarda bulunulması gerektiği gibi maddelerin bulunması ise sadece Türkiye’nin ve KKTC’nin önüne atılmış bir yem. Daha doğrusu Merkel ve Sarkozy tarafından yakında sahneye konacak bir oyunun ilk adımları.

 

Bu iki yazarlı oyunun “Ana Teması”, Türkiye’yi AB dışında tutmak veya hiçbir ayrıcalığı olmayan bir “İmtiyazlı Ortak” yapmak. Oyunun sonu da ya Türkiye AB’nin dışında kalacak veya üye olması ile olmaması arasında hiç bir fark olmayan bir statüde “AB Üyesi” olacak.

Zaten şimdi Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri ve ayrıcalığı, bu ikili tarafından düşünülen İmtiyazlı Ortaklıktan çok daha iyi.

 

Fransa ve Almanya yetkilileri şimdi kafa kafaya vererek Türkiye’yi kalbini kırmadan nasıl dışarıda tutarız çalışması başlattılar.

Bu öyle bir teklif olmalı ki, ne Türkiye gücenmeli, ne AB bir bedel ödemeli, ne de AB üyesi diğer ülkeler itiraz etmeli.

Bu nedenle “Yeni Oyun” Türkiye’nin olmazsa olmazı olan Kıbrıs üzerine, daha doğrusu KKTC üzerine inşa edildi.

 

Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerini yavaşlatmak, dondurulan sekiz başlığa ilaveten geri kalanları da dondurmak veya “İmtiyazlı Ortaklık” üzerine kurulu yeni bir görüşmeler dizisi başlatmak karşılığında AB’nin Türkiye’ye vereceği taviz, KKTC üzerindeki izolasyonları kaldırmak olacak. Tabi burada dil sürçmesi her zaman oluyor, izolasyonlar KKTC üzerinden kalkacak değil, Kıbrıs Türk Toplumu üzerinden kaldırılacak, güya.

 

Annan Planı öncesi verilen sözlerde de, Türkler Referandumda  “Evet” derse, Rumlar “Evet” de dese, “Hayır”da dese, izolasyonlar kaldırılacak ve Kıbrıs’lı Türkler dünya ile bütünleşecek vaatleri vardı.  Avrupalının sözlerine inanmak artık çok zor. En azından böylesi bir tezgahı artık bir kez daha Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerin yutmayacağı kesin.

 

Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy’nin Türkiye karşıtı çalışmaları doğrultusunda, Türkiye’nin AB üyeliğinin ray değiştirmesi ve İmtiyazlı Ortaklığa yöneltilmesi karşılığında Kıbrıslı Türklerin izolasyonlarına son verilmesi mantığının ileri götürülmesi konusunda ilk adımı Almanya Federal Parlamentosu attı.

İkinci adım, AB üyesi yirmi altı buçuk ülkenin (mevcut buçuk Kıbrıs Rum tarafı, şimdilik hesaplamada sayılmayan diğer buçuk ta biz Kıbrıs Türk Halkı) bu kararı hazmedip benimsemesi için yapılacak çalışma ve itirazların kapalı kapılar ardında tatlıya bağlanması.

Özellikle Rum tarafının itirazları olacağı kesin. Hem Kıbrıs’lı Türkler üzerinden izolasyonlar kalkacak, hem de Türkiye’den başlıkların açılması ve kapanması sırasında Veto karşılığı tavizler koparmak fırsatı elden gidecek.

 

Bu düşüncenin uygulamaya konabilmesinin en uygun zamanı da 17 Şubat 2008 Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası olacak. Seçimlerden sonra seçilecek yeni başkana bu fikir illaki kabul ettirilecek. Kabul etmezse önüne Kosova benzeri yeni bir çözüm planı konacak.

Şimdilik bir sene sonrasının görüntüsü aynen böyle.

28 Mayıs 2007
AB ve Türkiye’den karşılıklı KKTC tavizi için yorumlar kapalı
Okunma 54
bosluk

PARTITION INCONTESTABLE FUTURE OF CYPRUS

PARTITION INCONTESTABLE FUTURE OF CYPRUS

The misapplication of harsh politics towards the Turkish Cypriots by Greek Cypriot administration leader Tassos Papadopoulos is exacerbating the partition of the island.
If he is re-elected as the so-called president of the Republic of Cyprus again in the February 2008 presidential election, all hopes of unification for the island will sink with no hope of surfacing ever again.

If Mr. Papadopoulos insists on enforcing his mid-20th century chauvinist politics during his second presidential period from 2008 to 2013, as he did in the first period, separation in the island will defi-nitely become inevitable.

This time there will be no hints of an Annan plan, EU appanage or ample means for Turkish Cypriots to seek a United Cyprus.

Now in the north almost 75 percent of the Turkish Cypriots sup-port the idea of separation and are sympathetic towards the existence of two states, rather than a single unitary Cyprus government, for which they voted “yes” with a 65 percent majority only three years ago.
During these three years, Mr. Papadopoulos, with his dark-ages politics, managed to melt down the majority of this “yes” vote to a figure as low as 18 percent, according to the most recent public poll.
Hopes for unification are gone with the wind.

Greece pushed hard against Turkey after Greek accession to the EU on Jan. 1, 1981 and relied on the EU to solve her disputes. Member states soon realized this dirty trick and blocked the Greek efforts.

After May 1, 2004 it was the Greek Cypriot government that staged this dirty trick all over again.
It did not help to solve any problems; on the contrary, it contri-buted much to worsen the relations with Turkey and Turkish Cypriots.

The Greek Cypriot leadership is keen to spread its sovereignty to the territories now administered by Turkish Cypriots, to root out the Turkish Republic of North Cyprus (KKTC) and assimilate the Turks of the island by way of osmosis.
Of course their plan was to periodically place obstacles before Turkey on the road to EU accession and benefit from the compromises.
The other expectation was the cowing of the Turkish Cypriots by the unjust political, economic, cultural, social, sporting and trade em-bargoes implied on them by the infamous UN resolutions 541 (1983) and 37/253.
The Russian Federation unfortunately pressed very hard on the UN the Security Council to block the efforts of the secretary-general to invalidate the above-mentioned resolutions in the wake of the 65 per-cent “yes” vote by Turkish Cypriots in the Annan plan — named after former UN Secretary-General Kofi Annan — referendum on April 24, 2004.

These prospects for motherland Greece and Greek Cypriots are all over. The stance of the Turkish people toward the EU and accession has changed a lot and been turned upside down. Support for EU ac-cession among the Turkish people has hit rock bottom. They are no longer as sympathetic toward accession as they were before.

And on top of these changes in Turkey, French President Nicholas Sarkozy, with his persistent opposition to Turkey’s accession to the EU as a full member, demolished the remainder of the last hopes.

Anyway, this foul play and the expectations of Mr. Papadopoulos and the leadership of the Greek government was only a soap opera, with no possibility of realization.

Turkey will not retreat from Cyprus, nor will the Turkish Cypriots kneel.
This policy of Mr. Papadopoulos will only give a hard push, more than ever, to the separation of the two peoples on the island.

2013 will probably be the beginning of a new era in Cyprus, with two recognized states as the best choice for the Turkish and Greek peoples for a peaceful, sustainable and stable solution on the island.

28 Mayıs 2007
PARTITION INCONTESTABLE FUTURE OF CYPRUS için yorumlar kapalı
Okunma 80
bosluk

OUR ENEMY IS ANKARA NOT THE NORTHERN CYPRIOT TURKS

OUR ENEMY IS ANKARA NOT THE NORTHERN CYPRIOT TURKS

These words belong to Archbishop Chrysostomos II, the archbi-shop of the Church of Cyprus, taken from his interview given to the Greek newspaper Kathimerini, published on Jan. 5, 2007, and these shameful words start the very last sentence of the first paragraph. Of course this was not the first time he spoke of Turkey or Turkish Cy-priots and targeted them as the eternal enemy.

The sentence “Europe is Christian” also belongs to him. “Of course Christianity is not simply European, but in any case Europe is Christian. Europe before Christianity was just a geographical term. Its inhabitants were distinguished as those who lived within the borders of the Roman Empire or Oikoumene (lands inhabited by Greeks), and those who lived outside the borders, and were generally called ‘bar-barians’,” he said.

How about his overdosed speech on the occasion of the official visit of former Greek President Kostis Stephanopoulos to Cyprus?
In his speech at the ceremony, Archbishop Chrysostomos said: “They say Cyprus is away from Greece. But we expect our Hellenic brothers to help us to vanquish the Turks from our lands. I hope we will not be disappointed.”
He claimed that “Turkey is looking for a reason to occupy the whole of Cyprus by using the federation betrayal” and warned Stepha-nopoulos, saying, “If Turks reach their aim in Cyprus, a few years later it will be time for the occupation of the Aegean islands.”
Archbishop Chrysostomos calls periodically upon the Greek Cy-priot administration to review its stance concerning the Cyprus prob-lem. Chrysostomos recently said that Greek Cypriot leaders should attempt to implement the UN resolutions on the island in order to bring about the withdrawal of the Turkish Army, and pointed out that the withdrawal of Turkish soldiers from the island should be a pre-condition.
Once an apostle of the notorious Greek Orthodox Archbishop Makarios, Archbishop Chrysostomos also advocates violence to achieve Greek aims for Cyprus. From time to time — and without missing the opportunity to jolt Greek Cypriots on some occasions — Chrysostomos persists in making statements about “fighting to the end” and “drinking the blood of Turks.”
He recently attempted to enlarge the boundaries of the Church of Cyprus to cover the northern Turkish parts of Cyprus as well.
The last session of the Holy Synod (ruling body of the Church of Cyprus) decided that the historic Monastery of the Apostle Barnabas in the northern territories would be declared Stavropegial (a monastery that falls directly under the archbishop’s authority) and determined the details of the changes, especially the boundaries, the parishes and the communities of the new Metropolitanates and Chorepiscopates.
The decision was also made to establish three Metropolitanates in the northern Turkish territories and elect the relevant Metropolitans.
The crowning ceremony of the Metropolitan Vasileos of Konstantia and Arsinoe, both in the territories of Turkish Republic of Northern Cyprus (KKTC), were also attended by the representatives of the Fener Patriarchate in İstanbul and Archbishop Christodoulos, the primate (head) of the Church of Greece.

Probably a strong collaboration with Fener is on its way to do what is desired to Turkey.
Fener is after the title oikoumene (ecumenical), or worldwide rec-ognition as leader of the Orthodox world, like the pope for Catholics. Patriarch Bartolomeos needs full backing in the EU by the Greek and Greek Cyprus governments to press Turkey for the recognition of Fener as the ecumenical patriarch during its accession negotiations.
The league against Turkey has already started.

The visit of the Fener representatives to Cyprus has now opened a way for Archbishop Chrysostomos to return the visit. An excellent and ingenious official excuse to visit Turkey, irrespective of his harsh feelings and words toward the country.
I wonder how Chrysostomos will visit Turkey after all what he has said about the Turks and Turkey.
I think he should strike this visit from his schedule, so as not to experience a kind but serious refusal.

26 Mayıs 2007
OUR ENEMY IS ANKARA NOT THE NORTHERN CYPRIOT TURKS için yorumlar kapalı
Okunma 72
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar