ABRAMOWITZ’IN SOZLERINDE ABD’NIN YENİ KIBRIS STRATEJİSİ YATIYOR

ABRAMOWITZ’IN SOZLERINDE ABD’NIN YENİ KIBRIS STRATEJİSİ YATIYOR

Abramowitz kim?

Abramowitz, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi. Tam adı da Morton Abramowitz.

Çok iyi bir diplomat ve “Siyaset Bilimci”si. Genelde Beyaz Saray’ın dış politikalarında çok etkili olan bir kişi. Sözü dinlenen ve önerileri dikkate alınan Abramowitz, Century Vakfının kıdemli üyesi ve Carnegie Uluslararası Barış için Bağış kurumunun eski başkanı.

 

Abramowitz, 1996 yılında, Türkiye’nin siyasi geleceği ile ilgili kehanetlerde bulundu.  Aradan altı yıl geçtikten sonra, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan TBMM seçimlerinde söz konusu öngörüsünün büyük bir kısmı, kısa bir müddet sonra yapılan ara seçimde de eksik kalan kısım gerçekleşti.

Abramowitz AKP’nin iktidar olacağını ve Erdoğan’ın Başbakan, Gül’ün de Dış İşleri Bakanı olacağı saptamasını 3 Kasım 2002 seçimlerinden tamı tamına 6 yıl önce 1996 yılında yaptı ve hedefi de göbeğinden vurdu.

 

CIA’in, yani Amerika Birleşik Devletlerinin içteki ve dıştaki casusluk ve karşı casusluk kuruluşu olan “Merkezi Haber Alma” teşkilatı ile sıkı bağı olan ve 14 Mayıs 1948 tarihinde Kalifornia’nın Santa Monica şehrindeki Douglas Aircraft Company’den ayrılarak tam bir Stratejik Araştırma Merkezi olarak faaliyet gösteren Rand Corporation, (web adresi : www.rand.org) bünyesinde Nobel ödülü almış kişilerin ve siyaset bilimcilerinin çalıştığı geniş çaplı bir düşünce kuruluşu.

Bu kuruluş ABD’nin dış politikasına da yön veriyor.

 

Turgut Özal dönemindeki 1. Körfez Savaşı sırasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Morton Abramowitz, öngörülerini Rand Corp.’un aylık yayın organında, önemli düşünce kuruluşlarının toplantılarında veya ünlü Amerikan gazetelerinin Siyaset köşelerinde dile getiriyor.

 

Morton Abramowitz’in, Pennsylvania’nın Bethlehem kentindeki Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Henri J. Barkey ile birlikte kaleme aldığı ve Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan “Kıbrıs sabotajı” başlıklı makalesi, ABD’nin yeni Türkiye ve Kıbrıs politikasını ortaya koymaktadır.

 

Abramowitz’in önerileri ABD için radikal kararlar olacak. Büyük bir olasılıkla ABD Dış politika uzmanları bu kararları aldılar ve Abramowitz ile Barkey kanalı ile piyasaya sürerek nabız yokluyorlar.

Abramowitz ve Barkey’e göre;

AB Türkiye ve Kıbrıslı Türklere haksızlık yapmaktadır.

Annan Planı için adada yapılan referandumun 1 ay sonrasında, plana yüzde 76 oranında “hayır” diyen Rumları AB üyeliğine alırken, Kıbrıslı Türklere uygulanan ekonomik izolasyonunun kaldırılması yönünde önceden verdiği sözleri tutmaması nedeni ile Türkiye’nin Rumlara limanlarını açmamasından dolayı, Türkiye’yi cezalandırmak yoluna gitmiş ve katılım müzakerelerinde 34 başlıktan 8’ini dondurmuştur.

AB’nin, Rumların Annan Planı’na yapılacak gerçekçi değişiklikleri kabul etmesini sağlaması çok zayıf bir olasılıktır.

 

Bu nedenle de,

Türkiye, KKTC’ye uygulanan ambargolar kaldırılmadıkça, limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmamalıdır,

Rumların ve AB’nin Kıbrıs sorununun çözümü için “gerçek müzakerelere” hazır olmaması durumunda Türkiye KKTC’yi ekonomik olarak güçlendirmeli ve KKTC’nin tanınması için çalışmalar başlatmalıdır.

Türkiye ile KKTC, birlikte, İslam dünyası tarafından KKTC’nin tanınması girişimlerini başlatmalıdır.

Kuzey Kıbrıs’ın gelecek statüsü konusunda “Bağımsızlık” ve “Türkiye’ye ilhak” alternatiflerini de içeren bir referandumun yapılmalı ve sonuçların resmi yollardan BM’ye bildirilmelidir.

 

Abramowitz’e göre ancak bu tür ciddi bir meydan okuma Rumları çözüm niyeti ile ciddi bir tavırla müzakere masasına oturmasını sağlayacaktır.

 

Tesadüfe bakın ki, daha birkaç gün önce adamıza gelen İngiltere Başbakanı Gordon Brown’ın Kıbrıs özel temsilcisi Joan Ryan’ın çantasında da, her ne kadar belli etmediyse de aynı düşünceden oluşmuş formüller vardı.

 

Amerika ve İngiltere’nin Kıbrıs konusundaki düşünceleri yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Kıbrıs Rum tarafında 17 Şubat 2008’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından, Kıbrıs sorununa çözüm getirmek için yeni ve son bir girişim daha yapacaklar.

Bu son girişimde “Birleşik devlet türü” bir çözüme Rumlar razı olmazlarsa veya görüşmeleri incir ipi gibi uzatmak yöntemini seçerlerse, bu güne kadar ısrarla mani oldukları “KKTC’nin Bağımsız bir devlet olarak tanınmasına” yeşil ışık yakacaklar ve Kıbrıs konusunu “adada tanınan iki devlet” şeklinde çözüme ulaştırarak, dünyayı yıllardır meşgul eden bu soruna son noktayı koyacaklar.

Planları aynen böyle.

11 Ekim 2007
ABRAMOWITZ’IN SOZLERINDE ABD’NIN YENİ KIBRIS STRATEJİSİ YATIYOR için yorumlar kapalı
Okunma 196
bosluk

RUMLAR SAYGINLIK MİRASLARINI YİYİP BİTİRDİLER

RUMLAR SAYGINLIK MİRASLARINI YİYİP BİTİRDİLER

Son gelişmeler, Avrupa Birliği içinde, Orta Doğu’da ve devletlerarası platformlarda Rumların saygınlıklarını iyice yitirdiklerini göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde 2002 yılından beri işbaşında olan 58.ci, 59.cu ve 60.cı hükümetlerinin uyguladığı dış politika gözle görülür bir şekilde semeresini vermeye başladı.

Bir taraftan yüzünü batıya döndürüp, AB ile katılım müzakerelerini sürdürürken, diğer taraftan da aynı yüzünü Doğu’ya döndürüp İslam ülkeleri ve komşuları ile ilişkilerini iyice ilerletti. Ermenistan ile ilişkileri, Ermeni diasporasının Ermenistan halkı ve siyasetçileri üzerindeki baskısı nedeni ile şimdilik beklenilen düzeyde değil. O da bu günlere mahsus. Gelecekte Ermenistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerini iyileştirmek zorunda kalacağı kesin.

 

1960 yılların başında Makarios’un, o dönemde, 2.ci dünya savaşından sonra iki kutuplu hale gelen dünyada, Amerika ve Rusya bloklarının dışında kalmak isteyen ülkelerin oluşturduğu “Bağlantısız Ülkeler Grubu”na girmesi ve kara cüppesi ile din adamlığına güvenerek bağlantısız ülkelerin liderliğine oynaması, Kıbrıslı Rumlara yıllarca tepe tepe kullanacakları bir saygınlık kazandırmıştı.

 

Makarios, Birleşmiş Milletlerde, arkasında “Bağlantısızlar Grubunu hissedince Kıbrıs’ı ele geçirmek ve Enosis adımlarını hızlandırmak için, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını göz göre göre ve uluslar arası antlaşmalara aykırı olarak çiğnemekten hiç çekinmedi. Kıbrıslı Türklere soykırım uyguladığı halde, yargılanması gerekirken, 4 Mart 1964 tarihinde BM Genel kurulunda yapılan ünlü oylamada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs’ın uluslararası tanınan tek hükümeti, Makarios da onun başkanı olarak kabul edildi.

 

Rumlar bu olanağı, 1977 yılına kadar Makarios’un şahsında, 1977 de Makarios’un ölmesinden sonra da “Miras” olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”nin dağıldığı 1992 yılına kadar tepe tepe kullandılar.

Birlemiş Milletler Genel Kurulunda veya Güvenlik Konseyinde Kıbrıslı Türkler ve Türkiye aleyhine, arkalarındaki bu gücün yardımı ile kendi istekleri doğrultusunda kararlar çıkarttırmaktan da hiç çekinmediler.

 

15 Temmuz 1974’de Kıbrıs Cumhuriyetini yıkmak içim darbe yapmalarına, 16 Temmuz 1974’de “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan etmiş olmalarına rağmen, zeytin yağı gibi suyun üstüne çıkmayı başarmışlar ve adada Kıbrıslı Türklerin toptan katliama uğramalarına mani olmak için “1974 Barış Harekâtını” gerçekleştiren Türkiye’yi suçlu kendilerini de mazlum konumuna sokmayı başarmışlardır.

 

Tabii her şeyin bir sonu olduğu gibi, bununda sonu geldi ve kara papaz Makarios’tan kalan bu miras yene yene bitti.

 

Türkiye’nin söz sahibi bir konuma gelmesi ve Orta Doğu’daki kalıplaşmış dengeleri bozması, Kıbrıs Rum Yönetiminin Suriye ve Lübnan ile olan kırk yıllık ilişkilerinin değişmesinde çok etkili oldu. Miras bile işe yaramadı.

 

Rum Yönetimi günlerdir Suriye hükümetinden Mağusa-Lazkiye seferleri konusunda resmi bir yanıt beklerken ve Rum Dış İşleri bakanı Erato K. Markulli, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’den hala daha randevu beklerken, Türkiye Dış İşleri bakanı Ali Babacan’ın daha evvel ziyaret tarihi belirlenmemiş olmasına rağmen Suriye’ye resmi bir ziyaret yapması, Türkiye-Suriye ve Kıbrıs Rum-Suriye arasındaki ilişkilerin ne düzeyde olduğunu iyice ortaya koymaktadır.

Babacan’ın Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile tüm konuları etraflıca görüşmesi, Gül’ün Esad’ı Türkiye’ye davet ettiği mesajını iletmesi ve Esad’ın bu daveti memnuniyetle karşılayarak yakın zamanda Türkiye’yi ziyaret edeceğini bildirmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerinin ne denli iyi ve yüksek seviyede olduğunu göstermektedir.

Babacan’ın Suriye’den İran’a geçmesi ve İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki ile görüşme yapması, bölgedeki ağırlığını ve komşuları ile olan sağlam ilişkilerini ve işbirliğini gözler önüne sermektedir.

 

Doğu’da bunlar olurken, batıda Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye kararının, tüm girişimlerine rağmen Rumların istediği şekilde çıkmaması, Rum tarafının çaresizliğini ve Rum Avrupa milletvekillerinin dolayısı ile de Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Avrupa Parlamentosu’nda yitirdiği saygınlığa işaret etmektedir.

 

Gül’ün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı olarak konuşma yapması ise yepyeni bir gelişme.

 

En önemlisi ise artık ABD’nin, BM’nin ve AB’nin Kıbrıs sorunundan bıkmış olması ve Türkiye ile olan ilişkilerine Kıbrıs’lı Rumların zarar verir düzeye geldiğini fark etmiş olmalarıdır.

Miras bitti.

ABD’nin, BM’nin ve AB’nin aklında iki çözüm var. Ya “Birleşik Kıbrıs”, ya da adada tanınan “İki ayrı devlet”.

2008 ilkbaharından sonra bu düşünce iyice su yüzüne çıkacak ve Kıbrıs sorunu büyük bir olasılıkla 2009 AB Parlamento seçimlerini görmeyecek.

8 Ekim 2007
RUMLAR SAYGINLIK MİRASLARINI YİYİP BİTİRDİLER için yorumlar kapalı
Okunma 70
bosluk

TURKEY: AT THE CROSSROADS OF EURASIA

TURKEY: AT THE CROSSROADS OF EURASIA

After decades of passivity, Turkey has suddenly found itself standing right at the center of the crossroads of Eurasia and had sig-nificantly restructured its foreign policy to become an important dip-lomatic actor in the Middle East. Recently there has been a debate both inside and outside Turkey as to whether its Eurasia policy is changing and if so, in what direction. In particular, the importance of the Middle Eastern direction has been reviewed and is now one of its priorities. The Foreign Ministry was instructed to improve relations with the Arab states and Iran, while at the same time conserving allied relations with Israel on quite a cool level.

The government of the Justice and Development Party (AK Party) that came to power in 2002 restructured the hierarchy of the basic direction of Turkish foreign policy, which had been built up during the last 50 years; and has established close ties with Iran and Syria, with which it had tense relations during the 1980s and 1990s; adopted a more active approach toward the Palestinians’ grievances; and im-proved relations with the Arab world more broadly.

Turkey now is strengthening its ties with Syria, its foe for the last two decades, while its relations with strategic ally Israel seem to be souring.
At the same time, Turkey’s ties to the West have deteriorated. Its path to European Union membership has been blocked by disagree-ments with Brussels over Cyprus and over stalled political and eco-nomic reforms in Turkey. In addition, Turkey’s relations with the United States have become increasingly strained, largely because of the US invasion of Iraq, US Kurdish policy and the American arms in the hands of the Kurdish-separatist, terrorist Kurdistan Workers’ Party (PKK).

Concerning Israel, the relationship is strained. Israeli-Turkish re-lations have gone through a difficult period recently, especially after the air raid on Syria.
In so many ways Israel and Turkey are in the same boat. They are non-Arab Middle Eastern powers and relatively powerful non-Christian neighbors of the EU, with a complicated network of troubled historical, cultural and political ties to the peoples of Europe.

The two countries shared a similar strategic vision of the region and thus cooperated in the 1990s, although even then it was clear that their interests differed to a large extent in Iraq and Syria.

The serious crisis in the Middle East in summer 2006, which es-calated to the point of armed confrontation, gave Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan and his supporters another opportunity to try to realize their old theoretical calculations regarding the projected sharp increase of Turkey’s role and importance in this strategic world region. To achieve that goal, a model of “active diplomacy” was chosen. The model was worked out in early 1990s by President Turgut Özal to establish Turkey’s dominant role in the Turkic republics of the Soviet Union.

Turkey will have the opportunity to take on a mediating role both in the Middle East conflict and in the controversial relations between some Middle-Eastern countries and the West. Therefore, Turkey will become a key state in the region, which will enhance its significance for the European Union and accelerate the process of Turkey’s accession to that organization.

Similar concerns continue to drive Turkey’s foreign policy toward the region and affect its relations there in the aftermath of the 2003 Iraq War. The potential for disintegration of Iraq — and particularly, but not only the emergence of an irredentist Kurdish state — is considered a major threat to Turkey. Turkey’s policy is thus geared toward preventing this development, including a change in the status of oil-rich, multi-ethnic Kirkuk in the new political landscape of Iraq. There are of course other factors that affect the overall policy and position of particular foreign policy actors. These may include: domestic policy concerns of the AK Party, genuine interest and concern about the Pal-estinians, Turkey’s interest in emerging as a soft power in the region, particularly as a model for political and economic transformation in the Middle East, and the effects of harmonization with the EU — not necessarily in this order. Yet the crux of the policy is Iraq, Syria and Iran.

Turkey’s recent focus on the Middle East, however, does not mean that Turkey is about to turn its back on the West. Turkey’s new activism is a response to structural changes in its security environ-ment since the end of the Cold War. And if managed properly, Turkey can solidify its position in the center of the crossroads to Eurasia, as a two-way bridge from the Western world to the Middle East.

8 Ekim 2007
TURKEY: AT THE CROSSROADS OF EURASIA için yorumlar kapalı
Okunma 106
bosluk

TURKISH ARMED FORCES: THE REAL PEACEKEEPING FORCE IN CYPRUS

TURKISH ARMED FORCES: THE REAL PEACEKEEPING FORCE IN CYPRUS

Mr. Papadopoulos, the president of Greek Cypriot administration, and leading Greek politicians continue propagating that the presence of the Turkish Armed Forces (TSK) is the only factor hindering peace on the island.

Their catchphrase nowadays is, “If the Turkish military goes away, peace will come.” They repeat this at every occasion, domestic or international, anytime and anywhere.

Of course the Greek Cypriots do not want the Turkish military on the island. It is the only thing stopping them, the Greek Cypriot major-ity, from exterminating the Turkish Cypriots in 45 minutes, as Mr. Papadopoulos mentioned in his telegram sent to a US official in 1964.
After the declaration of independence in 1960, it became clear that the Greek Cypriots and Greece did not intend to abide by the con-stitution. They did not give up their ambition for the annexation of the island to Greece, and the Greek Cypriot leadership sought to unlawfully bring about constitutional changes.

In effect this would negate the “partnership” status of the Turkish Cypriots and clear the way for annexation with a Turkish minority.

The only way the Greek Cypriots could achieve their goals was to destroy legitimate order by the use of force and take over the state. Rule of law collapsed on the island in 1963 as a result of a ruling by the Supreme Court of Cyprus.

Christmas of 1963 saw the Greek Cypriot militia attack Turkish Cypriot communities across the island, killing many men, women and children. Around 270 mosques, shrines and other places of worship were desecrated. The constitution became unworkable because of the refusal on the part of the Greek Cypriots to fulfill the obligations to which they had agreed.
The bi-national republic which was imagined by the treaties ceased to exist after December 1963. The Greek Cypriot wing of the “partnership” state took over the title of the “government of Cyprus” and the Turkish Cypriots, who had never accepted the seizure of power, set up a Turkish administration to run their own affairs.

Under the Akritas plan — Mr. Papadopoulos was one of the two who drafted it — which was completed as early as 1961, the Greek Cy-priots sought to annihilate the entire Turkish Cypriot population on Cyprus and, accordingly, the attacks on Turkish Cypriots started the night of Dec. 20, 1963. This atrocious night is known as “Bloody Christmas” in Turkish Cypriot history and over 600 innocent Turkish Cypriot men, women and children were ruthlessly slaughtered in one single night.

The UN Peacekeeping Force in Cyprus (UNFICYP), with the mis-sion of bringing peace to the island, was sent to the island in March 1964.

They could not stop the clashes and the inhumane Greek attacks on Turkish Cypriots continued. Some 20,000 Greek troops arrived on Cyprus clandestinely to back up the Greek National Guards in their mission of massacring the Turkish Cypriots.

The outstanding Greek author Mr. Georgios Roussos, in his book titled “The Latter-day History of the Hellenic Nation, 1826-1974, Volume 7,” published in Athens in 1975, reveals this information, based on several official documents and memoirs of some outstanding high-ranking Greek politicians. As a result of grave human rights abuses, 103 Turkish Cypriot villages were destroyed and the inhabitants of these villages were forced to withdraw into small enclaves. Almost 60,000 Turkish Cypriots left their homes, belongings and memories and took shelter in safe areas to save their lives. In these enclaves their fundamental human rights were severely restricted and they lived out their lives as refugees within their own country. They had no access to most of life’s basic necessities, had no political representation and were exposed to constant violence and harassment regulated by the Greek Cypriot leadership.
The goal of the Greek Cypriot leadership under Makarios was to force all Turkish Cypriots off the island, either by brute force or by implementation of inhumane living conditions.
But the pace of Makarios for ethnic cleansing of Turkish Cypriots was not fast enough for the junta generals in Greece and this led to the Greek Cypriot National Guards overthrowing Makarios in a coup d’etat on July 15, 1974, under the command of Greek officers and with support of Greek troops from Greece.

From this point on, things changed dramatically on the island. Turkey had to intervene to save the lives of Turkish Cypriots since the speed of the genocide would have accelerated after the declaration of the “Cyprus Hellenic Republic” on July 16, 1974, by notorious human butcher and right-wing Greek operative Nicos Sampson, installed by the Greek junta as president of the unilaterally declared new republic.

After the intervention of the Turkish military on July 20, 1974, there were no clashes between the two peoples of Cyprus.

From that day, the Greek Cypriots never dared to attack Turkish Cypriots. No lives were lost, no Turkish Cypriots were exterminated because of their race and peace arrived on Cyprus.

It is the Turkish military who brought peace to the island, not the UN peacekeepers.
The Turkish Cypriots do not want the Turkish military to leave the island. They know that if the Turkish military leaves they will be exterminated by Greek Cypriots at the very first opportunity.

6 Ekim 2007
TURKISH ARMED FORCES: THE REAL PEACEKEEPING FORCE IN CYPRUS için yorumlar kapalı
Okunma 105
bosluk

WHY NOT TWO INDEPENDENT STATES IN CYPRUS?

WHY NOT TWO INDEPENDENT STATES IN CYPRUS?

Public opinion polls held recently in both parts of Cyprus, the Turkish Republic of Northern Cyprus (KKTC) and the Greek Cypriot side, revealed the stunning fact that both people see the sustainable solution in two separate states rather than a unified federal state. The ages-long mistrust of each other by both peoples of Cyprus finally sur-faced as in Brussels, where nowadays something toward separation is cooking in this capital city of the European Union and Belgium.

The political decision-makers of the globe and the borderline builders of the world consistently disregard the existence of the Turkish Cypriots in Cyprus, their self-proclaimed state, the KKTC and their basic human rights.

The KKTC is now in its 44th year of existence since the “Bloody Christmas” of Dec. 21, 1963, when innocent Turkish Cypriots were ruthlessly killed by Greek Cypriots in Tahtakala of Nicosia, the capital city of Cyprus, as part of Greek Cypriot efforts toward “enosis,” or union with Greece.

Irrespective of separation or velvet divorce efforts in Belgium, po-litical decision-makers consistently apply pressure for unification on both of the peoples living on Cyprus, although they no longer want it.

There are two separate peoples of two different races living in two different states in Cyprus, speaking two languages originating from two different sources and using two different linguistic scripts, two different histories, two different literary traditions, two different flags, two different sets of national heroes, two different ideals, two different sacraments, two different legal doctrines, two different sets of religious practices, two different dogmas and two different holy books.

Nothing at all is common, except living on the same island under the same sun.

In the northern parts of Belgium live the Dutch-speaking Flemish and in the south the French-speaking Walloons. Their languages and nations are different; the Flemish are of German origin and Walloons French. They are separated in such a way that no Flemish can settle in a Walloon area and no Walloon in a Flemish area.

Now the separatist winds are shaking the federal system of Bel-gium from top to bottom. The rightist Flemish are determined to secure a velvet divorce; they do not want to carry the Walloons on their backs anymore.

The separation concept surfaced and grew stronger after the June 10 elections, and is expected to peak during the budget talks this month.

Uneasiness has enveloped the European Union, and the separa-tion in Belgium will create a new headache and open up new doors in politics.

The European Union, mainly built on the concept of “unification,” is now in the verge of a new burden originating from a separation, con-tradictory to the main concept of the EU. The Kingdom of Belgium was actually created artificially by the superpowers of Europe in 1830 as a buffer zone or buffer kingdom between them and their disputes. The concept of a common nation never existed in Belgium since the first day of independence, same as in Cyprus.

High-level politicians of the European Union, while advising the Flemish and Walloons to divorce if they cannot manage to live together, subject to keeping their EU membership separate, advise the opposite to Turkish and Greek Cypriots. They insist on a “united federal Cyprus,” knowing that both parties are not keen on this solution and the federal state will not last beyond a day, though both people on Cy-prus are willing to separate but stay EU members individually.
The EU, the US and the UN have disabled themselves as impartial interlocutors by taking the side of Greek Cypriots on the fundamental question which divides the two peoples — namely, whether the Greek Cypriot administration is entitled to be treated as the government of Cyprus.

Because of the one-sided international perception of Cyprus, Turkey and the Turkish Cypriots are always seen as being in the wrong and pressure is constantly applied to them to make accommodations for Greek Cypriot wishes. This is something they will not do and cannot reasonably be expected to do by anyone who understands how the present situation in Cyprus has arisen, originating from the one-sided attacks by Greek Cypriots to fulfill their eternal dream, “enosis,” on Dec. 21, 1963. The Cyprus problem did not start in 1974, but 1963.

The two peoples of Cyprus have negotiated for the many years since 1964, under the auspices of the UN. And in March 1986 and May 2004, Turkish Cypriots twice accepted UN plans for a settlement in its entirety. However Turkish Cypriots eventually realized that the UN talks go nowhere and the UN and EU can not be relied upon as impartial interlocutors.

It is time for the EU, the UN and the US to change their policy toward Cyprus and realize the existence of two separate people, like in Belgium, and their separation wishes. A united Cyprus will never be able to survive if both parties, as today, do not wish to live together.

6 Ekim 2007
WHY NOT TWO INDEPENDENT STATES IN CYPRUS? için yorumlar kapalı
Okunma 97
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar