Batının KKTC Yanlışı

Batının KKTC Yanlışı

Güney Osetya ve Abhazya’nın Rusya’ya yaptığı başvurunun Rus parlamentosunun alt kanadı Duma ve üst kanadı Federasyon Konseyi’nde kabul edilmesi ve Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in, Gürcistan’ın topraklarını üçe bölen kritik kararı imzalayarak Moskova’nın Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıdığını ilan etmesi ile Uluslararası Hukuk ve Uluslar arası diplomasi yeni bir döneme girdi.


Medvedev’in “Bu konuda artık bizim de bir karar almamız gerekiyor. İlgili bütün uluslararası hukuku göz önünde bulundurarak bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını tanıyoruz. Rusya Devlet Başkanı olarak iki oluşumun Rusya tarafından bağımsız ve egemen devlet olarak tanınması kararnamesini imzalıyorum. Dünyayı Rusya kararını desteklemeye davet ediyorum.” demesi ve sözlerini “İnsanların hayatını kurtarmanın tek yönteminin bu olduğunu düşünerek diğer devletlerin de bu konuda Rusya’yı örnek alarak hareket etmesini istiyoruz” cümlesi ile bitirmesi, KKTC’nin konumunu güçlü duruma, yıllardır acımasızca uygulanan izolasyonları da şaibe altına soktu.


Artık Kıbrıs konusu, toplumlararası görüşmelerin başladığı 1968 yılından düne kadar geldiği süreçten ve altında Rusya’nın da imzasının bulunduğu BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs ile ilgili tek taraflı aldığı 70 adet kararın içeriğinden dışarı çıkıverdi aniden.


Bütün tılsım bozuldu.


Dün Kıbrıs konusunun bulunduğu konum ile bu günkü konumu arasında dağlar kadar fark var artık. Zaten Kosova’nın bağımsızlığı ve ABD ile AB’nin bu konudaki tek yanlı tutumu, Kıbrıs sorununun çözümünde kafalarda soru işaretleri yaratmış, KKTC’ye ileride kullanabileceği bir koz vermişti. Şimdi Medvedev’in söylediği yukarıdaki cümleler, Kıbrıs sorununu sonlandırmak için aranılan çözüm şeklini kökünden değiştirebilecek güçte.


Abhazya ve Osetya’daki ayrılıktan sonra Batı, “Biz niye Kıbrıs’ta iki halkı zorla birleştirmeye çalışıyoruz” diye kendisini sorgulaması gerekmektedir.


Rusya’nın Güney Kıbrıs’taki Büyükelçilik Maslahatgüzarı Aleksander Sierbakov, Ortodoks ortakları olan Rumları gücendirmemek ve huylandırmamak için 14 Ağustos günü yazdığım “Osetya-Rusya, KKTC-Türkiye benzeşmesi” adlı yazım üstüne hemen ertesi gün yaptığı açıklamada, “Rusya’nın Güney Osetya’ya müdahalesinin yasal olduğunu, bu müdahaleyi; uluslararası anlaşmalar ve yükümlülüklerine dayanarak yaptığını ancak 1974’te Kıbrıs’ta olanlar ile şu anda Güney Osetya’da yaşananlar arasında hiçbir paralellik bulunmadığını” ısrarla vurgulamasına rağmen, iki kamaralı Rusya Parlamentosunun aldığı tanıma kararı ile bu benzeşme iyice belirginleşti.


Rus’ların, Abhaz’ların ve Oset’lerin artık bu benzeşmeyi inkâr etmek veya hedef yanıltmak gibi bir seçenekleri de olamayacak çünkü artık her köşede, her dönemeçte önlerine KKTC çıkacak veya daha doğrusu önlerine KKTC konacak.


Veya KKTC kendisine yıllarca  haksızca yaşatılan izolasyonlardan kurtulmak için Abhazya’yı ve Güney Osetya’yı örnek gösterip, masaya koyacak.


1964’den beridir Kıbrıs’ta iki halkın varlığını görmemezlikten gelen ve Kıbrıslı Türklere asla self determinasyon hakkı veya kendini yönetme hakkını tanımak dahi istemeyen Batı, şimdi gerçeklerle yüzleşmiş oldu.        


Güney Osetya’nın ve Abhazya’nın ne kadar kendini idare etmek hakkı varsa, Kosova’nın da ne kadar bağımsızlık hakkı varsa, KKTC’nin de o kadar kendini yönetmek hakkı var ve bir o kadar da bağımsızlık hakkı var.


Her ne kadar Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık ilanının Rusya tarafından tanınması ile Türkiye’nin zora girdiği söyleniyorsa da bu iddianın geçerli hiçbir tarafı yok. Tam tersine, Türkiye’nin Kosova’yı tanımakla son derece doğru bir karar aldığını ve Rusya’nın da Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra KKTC’yi örnek göstererek Batıya hesap sormasının, Türkiye’nin KKTC konusunda yürüttüğü siyasetin ne kadar doğru olduğunu ortaya koymaktadır.


İddiaların tam tersine, Kıbrıs konusunda, KKTC konusunda artık Türkiye’nin eli çok güçlü. Her an ve her zaman masaya, Rumların Türklere saldırdığı zaman Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanıp 1974’de Kıbrıs’a müdahale etmesi ile Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırması sonrası Rusya’nın garantörlük hakkını kullanıp askeri müdahalede bulunmasını koyabilir. Rusya’nın Duma’da ve Federasyon Konseyinde Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıdıktan sonra olası uluslararası tanınmışlık istemesini, aynı mantıkla KKTC’ye de uygulanmasını isteyebilir.


Güney Osetya’nın ve Abhazya’nın bağımsızlığı ile ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi, KKTC’nin ilanından hemen sonra yemeden içmeden ve aradan daha 3 gün bile geçmeden aldığı 541 No.lu karar benzeri bir karar almazsa, Türkiye’nin hemen BM’ye ve Güvenlik Konseyine başvurarak bu kararın kaldırılmasını istemesi ve geçersiz olduğunun ısrarla üzerinde durması gerekmektedir.


Güvenlik Konseyi ve AB Komisyonu, KKTC’ye yıllardır uygulanan ambargolar misali Güney Osetya ve Abhazya’ya da her hangi bir şekilde izolasyon uygulanması kararı almazlarsa, Türkiye’nin ve KKTC’nin de BM’ye, BM Güvenlik Konseyine ve ABAD’a başvurup, izolasyonların haksızlığını ortaya koyup, bunların kaldırılmasını talep etmelidir.


Güney Osetya ve Abhazya’ya futbol takımlarının her hangi bir nedenle dahi olsa yabancı takımlarla maç yapmaları durumunda FIFA’nın tek yanlı uygulama yaptığı gerekçesi ile KKTC’nin hakkını araması, FIFA’yı da dava etmesi gerekmektedir.


Batı’nın 1963’de Kıbrıs’lı Türklerle ve 1983’de de KKTC ile ilgili büyük hatalar yaptığı ve yanlış kararlar aldığı, Abhazya ve Güney Osetya gerçeği ile ortaya çıktı.

27 Ağustos 2008
Batının KKTC Yanlışı için yorumlar kapalı
Okunma 35
bosluk

Batının KKTC Yanlışı

Batının KKTC Yanlışı

Güney Osetya ve Abhazya’nın Rusya’ya yaptığı başvurunun Rus parlamentosunun alt kanadı Duma ve üst kanadı Federasyon Konseyi’nde kabul edilmesi ve Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in, Gürcistan’ın topraklarını üçe bölen kritik kararı imzalayarak Moskova’nın Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıdığını ilan etmesi ile Uluslararası Hukuk ve Uluslar arası diplomasi yeni bir döneme girdi.


Medvedev’in “Bu konuda artık bizim de bir karar almamız gerekiyor. İlgili bütün uluslararası hukuku göz önünde bulundurarak bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını tanıyoruz. Rusya Devlet Başkanı olarak iki oluşumun Rusya tarafından bağımsız ve egemen devlet olarak tanınması kararnamesini imzalıyorum. Dünyayı Rusya kararını desteklemeye davet ediyorum.” demesi ve sözlerini “İnsanların hayatını kurtarmanın tek yönteminin bu olduğunu düşünerek diğer devletlerin de bu konuda Rusya’yı örnek alarak hareket etmesini istiyoruz” cümlesi ile bitirmesi, KKTC’nin konumunu güçlü duruma, yıllardır acımasızca uygulanan izolasyonları da şaibe altına soktu.


Artık Kıbrıs konusu, toplumlararası görüşmelerin başladığı 1968 yılından düne kadar geldiği süreçten ve altında Rusya’nın da imzasının bulunduğu BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs ile ilgili tek taraflı aldığı 70 adet kararın içeriğinden dışarı çıkıverdi aniden.


Bütün tılsım bozuldu.


Dün Kıbrıs konusunun bulunduğu konum ile bu günkü konumu arasında dağlar kadar fark var artık. Zaten Kosova’nın bağımsızlığı ve ABD ile AB’nin bu konudaki tek yanlı tutumu, Kıbrıs sorununun çözümünde kafalarda soru işaretleri yaratmış, KKTC’ye ileride kullanabileceği bir koz vermişti. Şimdi Medvedev’in söylediği yukarıdaki cümleler, Kıbrıs sorununu sonlandırmak için aranılan çözüm şeklini kökünden değiştirebilecek güçte.


Abhazya ve Osetya’daki ayrılıktan sonra Batı, “Biz niye Kıbrıs’ta iki halkı zorla birleştirmeye çalışıyoruz” diye kendisini sorgulaması gerekmektedir.


Rusya’nın Güney Kıbrıs’taki Büyükelçilik Maslahatgüzarı Aleksander Sierbakov, Ortodoks ortakları olan Rumları gücendirmemek ve huylandırmamak için 14 Ağustos günü yazdığım “Osetya-Rusya, KKTC-Türkiye benzeşmesi” adlı yazım üstüne hemen ertesi gün yaptığı açıklamada, “Rusya’nın Güney Osetya’ya müdahalesinin yasal olduğunu, bu müdahaleyi; uluslararası anlaşmalar ve yükümlülüklerine dayanarak yaptığını ancak 1974’te Kıbrıs’ta olanlar ile şu anda Güney Osetya’da yaşananlar arasında hiçbir paralellik bulunmadığını” ısrarla vurgulamasına rağmen, iki kamaralı Rusya Parlamentosunun aldığı tanıma kararı ile bu benzeşme iyice belirginleşti.


Rus’ların, Abhaz’ların ve Oset’lerin artık bu benzeşmeyi inkâr etmek veya hedef yanıltmak gibi bir seçenekleri de olamayacak çünkü artık her köşede, her dönemeçte önlerine KKTC çıkacak veya daha doğrusu önlerine KKTC konacak.


Veya KKTC kendisine yıllarca  haksızca yaşatılan izolasyonlardan kurtulmak için Abhazya’yı ve Güney Osetya’yı örnek gösterip, masaya koyacak.


1964’den beridir Kıbrıs’ta iki halkın varlığını görmemezlikten gelen ve Kıbrıslı Türklere asla self determinasyon hakkı veya kendini yönetme hakkını tanımak dahi istemeyen Batı, şimdi gerçeklerle yüzleşmiş oldu.        


Güney Osetya’nın ve Abhazya’nın ne kadar kendini idare etmek hakkı varsa, Kosova’nın da ne kadar bağımsızlık hakkı varsa, KKTC’nin de o kadar kendini yönetmek hakkı var ve bir o kadar da bağımsızlık hakkı var.


Her ne kadar Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık ilanının Rusya tarafından tanınması ile Türkiye’nin zora girdiği söyleniyorsa da bu iddianın geçerli hiçbir tarafı yok. Tam tersine, Türkiye’nin Kosova’yı tanımakla son derece doğru bir karar aldığını ve Rusya’nın da Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra KKTC’yi örnek göstererek Batıya hesap sormasının, Türkiye’nin KKTC konusunda yürüttüğü siyasetin ne kadar doğru olduğunu ortaya koymaktadır.


İddiaların tam tersine, Kıbrıs konusunda, KKTC konusunda artık Türkiye’nin eli çok güçlü. Her an ve her zaman masaya, Rumların Türklere saldırdığı zaman Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanıp 1974’de Kıbrıs’a müdahale etmesi ile Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırması sonrası Rusya’nın garantörlük hakkını kullanıp askeri müdahalede bulunmasını koyabilir. Rusya’nın Duma’da ve Federasyon Konseyinde Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıdıktan sonra olası uluslararası tanınmışlık istemesini, aynı mantıkla KKTC’ye de uygulanmasını isteyebilir.


Güney Osetya’nın ve Abhazya’nın bağımsızlığı ile ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi, KKTC’nin ilanından hemen sonra yemeden içmeden ve aradan daha 3 gün bile geçmeden aldığı 541 No.lu karar benzeri bir karar almazsa, Türkiye’nin hemen BM’ye ve Güvenlik Konseyine başvurarak bu kararın kaldırılmasını istemesi ve geçersiz olduğunun ısrarla üzerinde durması gerekmektedir.


Güvenlik Konseyi ve AB Komisyonu, KKTC’ye yıllardır uygulanan ambargolar misali Güney Osetya ve Abhazya’ya da her hangi bir şekilde izolasyon uygulanması kararı almazlarsa, Türkiye’nin ve KKTC’nin de BM’ye, BM Güvenlik Konseyine ve ABAD’a başvurup, izolasyonların haksızlığını ortaya koyup, bunların kaldırılmasını talep etmelidir.


Güney Osetya ve Abhazya’ya futbol takımlarının her hangi bir nedenle dahi olsa yabancı takımlarla maç yapmaları durumunda FIFA’nın tek yanlı uygulama yaptığı gerekçesi ile KKTC’nin hakkını araması, FIFA’yı da dava etmesi gerekmektedir.


Batı’nın 1963’de Kıbrıs’lı Türklerle ve 1983’de de KKTC ile ilgili büyük hatalar yaptığı ve yanlış kararlar aldığı, Abhazya ve Güney Osetya gerçeği ile ortaya çıktı.

27 Ağustos 2008
Batının KKTC Yanlışı için yorumlar kapalı
Okunma 49
bosluk

Rum Siyasilerin İtirafları

Rum Siyasilerin İtirafları

Doğrudan müzakereler yaklaştıkça, Rum tarafında ve de özellikle Hristofyas’ın kurduğu Koalisyon Hükümetinin içindeki ortakların düşünceleri de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.


Aslında, 2004 yılında niye Annan Planına “Hayır” dedikleri de, bu sözlerin ve görüşlerin içinde yer alıyor. Mantık aynı mantık, kafa aynı kafa.
      
Rum tarafında, çözüm şekli, müzakere masasında görüşülen konular ve Rum tarafının görüşleri konusunda, Hristofyas’ı destekleyenler ve desteklemeyenler olmak üzere iki grubun var olduğu, yavaş yavaş elle tutulur ve gözle görülür bir şekilde su üstüne çıkmaya başladı.


Doğrudan müzakerelerin başlama günü yaklaştıkça da Rum tarafındaki tartışmalar giderek sertleşmeye başladı.


Tartışmaları masaya koyan tarafın ve sesini yükselten tarafın Hristofyas’ın muhalifleri olduklarını zannedeceksiniz ama gerçek hiçte öyle değil. Bağırıp çağıranlar, 24 Şubat sonrasında Hristofyas’ın kurduğu AKEL, DIKO ve EDEK Koalisyonunun içinden.  Zaten daha 17 Şubat gecesi, yani 1.ci turun yapıldığı Pazar gününün gecesi, Hristofyas Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilmek için DIKO ve yandaşı EDEK’e verdiği niyet mektubu ile bunlara gebe kalmış, boynuna da ilmeği geçirmişti. İlmek Hristofyas’ın boynunda, ipin ucu da DIKO’da. DIKO’nun ilmeği çekiştiren eli de EDEK’in avuçları içinde.
  
Hristofyas’ın Koalisyon ortağı DIKO’nun Meclis Grup Sözcüsü Andreas Angelidis’in sözleri, müzakerelerin geleceğinin ne olabileceğinin işaretlerini şimdiden vermekte. Zaten sadece Angelidisi’in sözleri de değil, tüm siyasilerin görüşleri ve sözleri müzakerelerin nasıl geçeceğinin ve sonucunun ne olacağının kehanetini şimdiden yapıyor.


Angelidis, “bizim muhatabımız Türkiye’dir, Kıbrıs’lı Türkler muhatabımız değil, ortağımız da değil sadece bizim tabamızdır” diyerek hem kendinin hem de partisi DIKO’nun müzakerelere bakış açısını ortaya koyuverdi. Yutulacak ve pek de hazmedilecek bir tanımlama değil bu. 


Angelidis sözlerine devamla, “Ortaklık tanımı yanlıştır. Çünkü 1960’’ta kurulan ortaklık değildi, bize dayatılan ve hiçbir zaman ortağımız olmayan azınlığa aşırı haklar tanıyan bir anlaşmaydı. Kıbrıs Türk tarafı ortaklık terimini, 1960’ta kurulanın 1964’te geçerliliğini kaybettiğini ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti devleti tarafından temsil edilmediği tezlerini haklı göstermek için kullandı.” sözleri ile de 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine nasıl baktıklarını ve 1960’da kurulan ortaklığı nasıl değerlendirdiklerini özetleyiverdi.


Angelidis’ göre, dönüşümlü Başkanlık da kabul edilemez ve Başkan hep Rum olmalı.


Hadi koyduk diyelim DIKO’yu bir kenara, aşırı sağcı bir partidir diye, Papadopulos’un partisidir diye. Ya AKEL Milletvekili Yannos Lamaris’ ne demeli. Hristofyas halen AKEL’in Genel Sekreteri ve Lamaris de, bizdeki Siyasi Partiler Yasasına göre Hristofyas’ın Parti Başkanlığı görevini yaptığı AKEL’in milletvekili. 


Lamaris olası Federasyonda “Genel oylamanın” da temel bir unsur teşkil ettiğini ve başkanlık sisteminin mevcut olduğu tüm devletlerde devlet başkanların bu şekilde seçildiklerini söyleyerek, çoğunluk oylara sahip Rumların verecekleri oylarla Türk Devlet başkanının seçileceğinin ipucunu verdi. Adamlar kapalı kapılar ardında ne hinlikler tezgahlıyorlar, inanılır gibi değil. Rumlar, verecekleri oylarlara öyle bir Kıbrıslı Türk’ü seçecekler ki, Rum çoğunluk oyları ile seçilecek Türk Devlet başkanı, dönüşüm sırası kendisine geldiği vakit Rumlar için çalışsın. Zaten Rumlar da böylesi karakterde birinden başkasına da oy vermezler.
  
KS EDEK Başkan Yardımcısı Sofoklis Sofokleus’da hiç geri kalır mı? O da partisinin görüşlerini ortaya koydu ve dönüşümlü başkanlık konusunda “nüfus oranının ciddi bir şekilde göz önüne alınması gerektiğini” ortaya attı. Sofokleus’a göre 4 yıl Rumlar, 1 yıl da Türkler Başkan olabilirmiş ancak. Bu nasıl bir ortaklık olacaksa?
 
Türklerin haklarını dikkate aldıklarını iddia eden DİSY partisinin Başkan Yardımcısı İonas Nikolau ise tam kestirmeden gitti. Nikolau, bir anlaşma sonucunda oluşacak federal devletin “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı şeklinde olması ve devletin egemenliğinin, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün her türlü taksim veya bölünmeye karşı garanti altına alınmış olması gerektiğini” söyleyerek, partisinin görüşünü ortaya koydu.


Nikolau sözlerini, biri Kıbrıs Türk diğeri ise Kıbrıs Rum olmak üzere iki saf bölge şeklinde, etnik ve dini kriterler temelinde ayrım yapılmasının, insan haklarını, geri dönüş hakkını ve üç temel özgürlüğü ortadan kaldıracağı için kabul edilemez olduğunu söyleyerek sonlandırdı.


Adı var oyları yok Rum Ekologlar ve Çevreciler Hareketi Genel Sekreteri Yorgos Perdikis ise “başkanlık konseyi veya dönüşümlü başkanlık önerileri ile halkın ve devletin bütünlüğünün altının oyulduğunu, ırkçı ayrımcılığın güçlendiğini, etnik toplular arasındaki uçurumun büyüdüğünü” iddia ederek, “seçimle gelecek ve parlamentoya (meclis ya da parlamento) hesap vermekle sorumlu olacak bir hükümetin yer alacağı parlamenter demokrasi” kurulmalı diyerek, kimin oyu fazla ise, kurulacak yeni devleti o idare etsin düşüncesini ortaya attı. Yani Rum çoğunluk devleti idare etsin iddiasında.


Geri kalanların neler dediğini bunda öteye yazmama gerek yok.


Kısa ve öz olarak Rumlar, adanın tek ve tartışmasız hâkimi oldukları 1974 öncesine dönmek istiyorlar ve biz Kıbrıslı Türklere de azınlık gözü ile bakıyorlar. Başkaca hiçbir hedefleri de yok. Gerisi sadece oyalama taktiği.


NOT: Geçiş döneminde yazılarımı kaçarın veya bulamayan meraklı okuyucularım, http://www.ataatun.com veya http://www.ataatun.org sitelerinden geriye dönük olarak tüm yazılarımı ve günlük KÖŞE yazılarımı okuyabilirler.

24 Ağustos 2008
Rum Siyasilerin İtirafları için yorumlar kapalı
Okunma 23
bosluk

Rum Siyasilerin İtirafları

Rum Siyasilerin İtirafları

Doğrudan müzakereler yaklaştıkça, Rum tarafında ve de özellikle Hristofyas’ın kurduğu Koalisyon Hükümetinin içindeki ortakların düşünceleri de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.


Aslında, 2004 yılında niye Annan Planına “Hayır” dedikleri de, bu sözlerin ve görüşlerin içinde yer alıyor. Mantık aynı mantık, kafa aynı kafa.
      
Rum tarafında, çözüm şekli, müzakere masasında görüşülen konular ve Rum tarafının görüşleri konusunda, Hristofyas’ı destekleyenler ve desteklemeyenler olmak üzere iki grubun var olduğu, yavaş yavaş elle tutulur ve gözle görülür bir şekilde su üstüne çıkmaya başladı.


Doğrudan müzakerelerin başlama günü yaklaştıkça da Rum tarafındaki tartışmalar giderek sertleşmeye başladı.


Tartışmaları masaya koyan tarafın ve sesini yükselten tarafın Hristofyas’ın muhalifleri olduklarını zannedeceksiniz ama gerçek hiçte öyle değil. Bağırıp çağıranlar, 24 Şubat sonrasında Hristofyas’ın kurduğu AKEL, DIKO ve EDEK Koalisyonunun içinden.  Zaten daha 17 Şubat gecesi, yani 1.ci turun yapıldığı Pazar gününün gecesi, Hristofyas Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilmek için DIKO ve yandaşı EDEK’e verdiği niyet mektubu ile bunlara gebe kalmış, boynuna da ilmeği geçirmişti. İlmek Hristofyas’ın boynunda, ipin ucu da DIKO’da. DIKO’nun ilmeği çekiştiren eli de EDEK’in avuçları içinde.
  
Hristofyas’ın Koalisyon ortağı DIKO’nun Meclis Grup Sözcüsü Andreas Angelidis’in sözleri, müzakerelerin geleceğinin ne olabileceğinin işaretlerini şimdiden vermekte. Zaten sadece Angelidisi’in sözleri de değil, tüm siyasilerin görüşleri ve sözleri müzakerelerin nasıl geçeceğinin ve sonucunun ne olacağının kehanetini şimdiden yapıyor.


Angelidis, “bizim muhatabımız Türkiye’dir, Kıbrıs’lı Türkler muhatabımız değil, ortağımız da değil sadece bizim tabamızdır” diyerek hem kendinin hem de partisi DIKO’nun müzakerelere bakış açısını ortaya koyuverdi. Yutulacak ve pek de hazmedilecek bir tanımlama değil bu. 


Angelidis sözlerine devamla, “Ortaklık tanımı yanlıştır. Çünkü 1960’’ta kurulan ortaklık değildi, bize dayatılan ve hiçbir zaman ortağımız olmayan azınlığa aşırı haklar tanıyan bir anlaşmaydı. Kıbrıs Türk tarafı ortaklık terimini, 1960’ta kurulanın 1964’te geçerliliğini kaybettiğini ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti devleti tarafından temsil edilmediği tezlerini haklı göstermek için kullandı.” sözleri ile de 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine nasıl baktıklarını ve 1960’da kurulan ortaklığı nasıl değerlendirdiklerini özetleyiverdi.


Angelidis’ göre, dönüşümlü Başkanlık da kabul edilemez ve Başkan hep Rum olmalı.


Hadi koyduk diyelim DIKO’yu bir kenara, aşırı sağcı bir partidir diye, Papadopulos’un partisidir diye. Ya AKEL Milletvekili Yannos Lamaris’ ne demeli. Hristofyas halen AKEL’in Genel Sekreteri ve Lamaris de, bizdeki Siyasi Partiler Yasasına göre Hristofyas’ın Parti Başkanlığı görevini yaptığı AKEL’in milletvekili. 


Lamaris olası Federasyonda “Genel oylamanın” da temel bir unsur teşkil ettiğini ve başkanlık sisteminin mevcut olduğu tüm devletlerde devlet başkanların bu şekilde seçildiklerini söyleyerek, çoğunluk oylara sahip Rumların verecekleri oylarla Türk Devlet başkanının seçileceğinin ipucunu verdi. Adamlar kapalı kapılar ardında ne hinlikler tezgahlıyorlar, inanılır gibi değil. Rumlar, verecekleri oylarlara öyle bir Kıbrıslı Türk’ü seçecekler ki, Rum çoğunluk oyları ile seçilecek Türk Devlet başkanı, dönüşüm sırası kendisine geldiği vakit Rumlar için çalışsın. Zaten Rumlar da böylesi karakterde birinden başkasına da oy vermezler.
  
KS EDEK Başkan Yardımcısı Sofoklis Sofokleus’da hiç geri kalır mı? O da partisinin görüşlerini ortaya koydu ve dönüşümlü başkanlık konusunda “nüfus oranının ciddi bir şekilde göz önüne alınması gerektiğini” ortaya attı. Sofokleus’a göre 4 yıl Rumlar, 1 yıl da Türkler Başkan olabilirmiş ancak. Bu nasıl bir ortaklık olacaksa?
 
Türklerin haklarını dikkate aldıklarını iddia eden DİSY partisinin Başkan Yardımcısı İonas Nikolau ise tam kestirmeden gitti. Nikolau, bir anlaşma sonucunda oluşacak federal devletin “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı şeklinde olması ve devletin egemenliğinin, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün her türlü taksim veya bölünmeye karşı garanti altına alınmış olması gerektiğini” söyleyerek, partisinin görüşünü ortaya koydu.


Nikolau sözlerini, biri Kıbrıs Türk diğeri ise Kıbrıs Rum olmak üzere iki saf bölge şeklinde, etnik ve dini kriterler temelinde ayrım yapılmasının, insan haklarını, geri dönüş hakkını ve üç temel özgürlüğü ortadan kaldıracağı için kabul edilemez olduğunu söyleyerek sonlandırdı.


Adı var oyları yok Rum Ekologlar ve Çevreciler Hareketi Genel Sekreteri Yorgos Perdikis ise “başkanlık konseyi veya dönüşümlü başkanlık önerileri ile halkın ve devletin bütünlüğünün altının oyulduğunu, ırkçı ayrımcılığın güçlendiğini, etnik toplular arasındaki uçurumun büyüdüğünü” iddia ederek, “seçimle gelecek ve parlamentoya (meclis ya da parlamento) hesap vermekle sorumlu olacak bir hükümetin yer alacağı parlamenter demokrasi” kurulmalı diyerek, kimin oyu fazla ise, kurulacak yeni devleti o idare etsin düşüncesini ortaya attı. Yani Rum çoğunluk devleti idare etsin iddiasında.


Geri kalanların neler dediğini bunda öteye yazmama gerek yok.


Kısa ve öz olarak Rumlar, adanın tek ve tartışmasız hâkimi oldukları 1974 öncesine dönmek istiyorlar ve biz Kıbrıslı Türklere de azınlık gözü ile bakıyorlar. Başkaca hiçbir hedefleri de yok. Gerisi sadece oyalama taktiği.


NOT: Geçiş döneminde yazılarımı kaçarın veya bulamayan meraklı okuyucularım, http://www.ataatun.com veya http://www.ataatun.org sitelerinden geriye dönük olarak tüm yazılarımı ve günlük KÖŞE yazılarımı okuyabilirler.

24 Ağustos 2008
Rum Siyasilerin İtirafları için yorumlar kapalı
Okunma 49
bosluk

İki Halkın “Evet” Diyebileceği Çözüm

İki Halkın “Evet” Diyebileceği Çözüm

Daha görüşmeler başlamadan, Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas, tek egemenlik ve tek vatandaşlığı cebine koydu, Güzelyurt, Karpaz ve Maraş’ı da hediyesi olarak istiyor.


Bir zamanlar İstanbul’da daha köprüler yapılmamışken, Avrupa yakasından Asya yakasına geçişlerde, Üsküdar – Beşiktaş arasında feribotlar, Kadıköy – Karaköy arasında da şehiriçi hatları vapurları kullanılırdı. Hepsinde de mutlaka seyyar satıcılar bulunur ve hediyeli satışlar yaparlardı. “2 paket jilet alana, hediyesi madeinusa, hakiki Alman malı tarak” gibi cezb edici ve satışı arttıracak sloganlarla alıcı bulmaya çalışırlardı. Satıcının “madeinusa” sözünün ne demek olduğunu aylar sonra çözebilmiştim.


“Madeinusa” sözünün İngilizce de “Made in USA” kelimelerinin olduğunu ve tek kelime halinde Türkçe olarak söylendiğini, satıcı bana tarağı gösterince anlamıştım.  Anlamaya anlamıştım da bu tarağın nasıl olurda hem Amerikan malı hem de aynı zamanda Alman malı olabileceğini bir türlü anlayamamıştım. Adamın sattığı mal, hem Amerika’da imal edilmiş, hem de hakiki Alman malı oluyordu yaptığı reklama göre.


İşte Hristofyas da, tek egemenlik ve tek vatandaşlığı kopardığını açıkladıktan sonra Güzelyurt’u, Karpaz’ı ve Maraş’ı da aynen “2 paket jilet alana, hediyesi tarak” benzeri, “Tek egemenlik, tek vatandaşlık, hediyesi de Güzelyurt, Karpaz ve Maraş”  demeye başladı.


Sanki “Tek egemenliği ve tek vatandaşlığı” aldığı garanti de, üstüne “Güzelyurt, Karpaz ve Maraş” da bunun hediyesi olacak.


Aç tavuk kendini arpa ambarında sanırmış. Hristofyas’la baryası da aynen öyle. Şimdi kendilerini arpa ambarında zannediyorlar. İsteyenin yüzü bir kara, vermeyenin iki.
  
2004 Annan Planı Referandumundan sonra ABD’nin de desteği ile Rumların dünyaya yaydığı propaganda, 2004 Annan Planının Rumları memnun etmediği ve Rumların “Evet” demesi için de Türklerin Annan Planındaki haklarının budanması ve verdikleri tavizden daha fazlasını vermeleri gerektiği şeklinde başlatılmıştı. Halen de aynen ve dozu arttırılarak sürdürülüyor. 


Rum tarafı, 2004’de Annan Planı referandumunda AB’ye girişi garantiye almış olduğu için Annan Planı’na “hayır” demişti. Rumların şimdi, bu ”hayır”larını “evet”e dönüştürmeleri için çok çalışmaları ve gerçekleri hazmetmeleri gerekecek. Alacakları hiçbir taviz de yoktur. Zaten Kıbrıs Türk halkı da, 2004 Referandumunda, yalana ve dolana dayalı, hiç biri yerine getirilmemiş cicili bicili sözlerle estirilen rüzgarlarla kandırılmış ve %65 oranında “Evet” oyu kullanmıştı.


Bu referandumda gene Rumlar, AB ve ABD, kimleri, nasıl kandıracaklarını inceden inceye hesap ediyorlar ama kandıracak birilerini artık bulamayacakları da kesin. Son yapılan halkoyu yoklamaları bunu açıkça göstermekte. Kıbrıs Türk halkının yarıdan fazlasının artık gözü açılmış. Yeniden önlerine konacak “Yes be Annem” vaatlerini bu sefer yutmayacaklar.    


Rumların aklına gelmeyen bir başka gerçek de, adada hakça ve kalıcı bir çözüme ulaşılabilmesi için Kıbrıs Türk tarafının da ortaya çıkacak plana “evet“ deme gerekliliğinin olduğudur. Bunun için de Kıbrıs Rum halkı kadar Kıbrıs Türk halkının da “evet “ diyebileceği bir çözüm planını üretmek gerekmektedir.


Kıbrıs Türk halkının 2004’deki Annan Planına “evet” demiş olması nedeni ile yeni bedeller ödemeye hazır olduğunu düşünmek yapılabilecek en büyük hatadır. Anlaşılan Hristofyas ve baryası, hala daha bu gerçeği kavrayamamışlar.


Kıbrıs Türk halkının 2004 sonrasında yaşananlar nedeniyle önemli bir hayal kırıklığı içinde olduğu, Rumlara da asla güvenmediği de yapılan halkoyu oylamaları ile ortaya çıkan bir başka su götürmez gerçek.


Rum tarafının 2004’de “hayır” dediği Annan Planı’ndan daha ileriye gitmek istediği kesin. Ancak böyle bir yöntemle Kıbrıs Türk halkının kabul edebileceği bir anlaşmaya varmak da mümkün olamayacak.


Son günlerde liderlerin çizdikleri tablo ve güler yüzle söyledikleri ümitvar sözler gerçekleri hiçte yansıtmıyor. Müzakerelerde tarafların ayrılıklarının çok derin olduğu, insani konular hariç ortak noktaların olmadığı, başladıktan kısa bir müddet sonra müzakerelerin çıkmaza gireceği daha şimdiden belli oldu. Minaresi gözüken köy kılavuz istemiyor.


Şimdilik iki halkın da aynı anda “Evet” diyebilecekleri, akademik dilde de “Optimum kesişme noktası” olarak tanımlanan, ortak bir nokta yok.


Hangi Kıbrıs’lı Türk’ün, Türkiye’nin Garantörlüğünden vazgeçebileceğini ve Türk Askerinin adadan geri gitmesini onaylayabileceğini, Kıbrıs’ın kuzeyindeki egemenliğimizden vazgeçerek yönetimi, AB üyesi Yunanistan’daki Batı Trakya bölgesinde yaşayan soydaşlarımız altında ezildiği koşullarda Rum’a devretmeyi kabul edeceğini, gerçekten çok merak ediyorum.

23 Ağustos 2008
İki Halkın “Evet” Diyebileceği Çözüm için yorumlar kapalı
Okunma 15
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar