Türk Rus İlişkileri Ve Rumlar

Türk Rus İlişkileri Ve Rumlar

5 Haziran 2008 Perşembe günü Londra’da Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık arasında imzalanan Mutabakat Belgesinde (MOU – Memorandum of Understanding) yer almayan bir küçük ayrıntı 20 Kasım 20087 tarihli Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu arasında Moskova’da imzalanan Siyasi Manifesto’da, tüm politik ve siyasi teamüllere aykırı olarak yer aldı.


Bu ayrıntının art niyetli olduğu kesin.


İleriki günlerde Rusya’nın başını ağrıtacağı da çok açık.


Belli ki düzenbazlıkta Bizans’ın torunları olduklarını inkar etmeyen Rumlar, yılların deneyimli Rus diplomatlarını olduğu gibi Medvedev ile Putin’i de oyuna getirmişler.  Hayalden öteye gitmeyen ve halen de üzerinde mutabakata varılmamış bir sonucu, sanki BM’nin koşuluymuş gibi söz konusu “Mutabakat veya Manifesto” maddeleri arasına koydurmayı ba-şarmışlar. 
 
Beraberinde bir heyetle Rusya’ya giden Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas ile Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in 19 Kasımda Kremlin Sarayı’nda gerçekleştirdikleri zirve toplantısı sonrasında açıklanan Rum-Rus Siyasi Manifesto’sunda, “Doruk Anlaşmaları’nın, Üniter Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin, BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında tarif edildiği şekliyle siyasi eşitliğe, tek egemenliğe, tek uluslararası temsiliyete ve tek vatandaşlığa sahip, iki bölgeli, iki toplumlu federasyon haline dönüşmesi” maddesine atıfta bulunuluyor.


Bu gerçekte çok saçma ve politik teamüllere hiç uymayan bir yaklaşım ve cümle.


Başlamış ve halen devam etmekte olan bir futbol maçının sonucunu, ortak bir kararla belirlemeye çalışmaya benziyor bu Rum-Rus mutabakatı.


Rumların, Kıbrıs’ta mevcut her iki halkın liderlerinin sürdürmekte oldukları müzakereleri manipüle etmek istedikleri ve kendi çizgilerine doğru çekmek çabası içinde oldukları kesin. Bunun için de her yolu ve her düzenbazlığı deniyorlar.


12 Şubat 1977 tarihinde Denktaş-Makarios arasında mutabakata varılan I.ci Doruk Anlaşması ile 19 Mayıs 1979 tarihinde Denktaş-Kyprianou arasında mutabakata varılan II.ci Doruk Anlaşmasında, hiçbir şekilde “Mevcut Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetinin BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında tarif edildiği şekliyle siyasi eşitliğe, tek egemenliğe, tek uluslararası temsiliyete ve tek vatandaşlığa sahip, iki bölgeli, iki toplumlu federasyon haline dönüşeceği” şeklinde bir madde kesinlikle yok.


Bu kavram Papadopulos tarafından Annan Planı Referandumu öncesi ortaya atılan bir kavramdır ve bu güne kadar Rum ve Türk liderler tarafından imzalanmış veya söz birliğine varılmış hiçbir anlaşma içinde yer almamaktadır.


Cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde Hristofyas, 17 Şubat gecesi Cumhurbaşkanlığı yarışından ikinci kazanan aday olarak çıktıktan hemen sonra, dosdoğru içinde artık hiç kimsenin kalmadığı ve kağıtların havada uçuştuğu DIKO merkezine gitmiş ve Papadopulos’tan kendisine destek vermesi karşılığında “Annan Planını asla görüşmeyeceği ve Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ni hiçbir şekilde ve koşulda statü değişikliğine uğratmayacağı” taahhüdünü vermişti. 


Bu nedenle de gerek Hristofyas, gerekse de Yunanistan Dış İşleri Bakanı Bayan Theodora Bakoyanni “Annan Planı”nın var olmadığını ve görüşmelere zemin teşkil etmeyeceğini ısrarla ve hiç bıkıp usanmadan söylemeye başlamışlardı.  


Haziran ayı içinde Hristofyas, Londra’ya yaptığı ziyaret sonrasında iki devlet tarafından açıklanacak olan “Ortak Anlayış Metni” içine de aynı manada bir cümleyi koymak istemiş fakat Başbakan Gordon Brown’un olumsuz tavrı ile karşılaşmıştı. Tüm çabalarına ve araya Dış Rumlar Dünya Federasyonu Başkanı Haris Sofoklidis ile Birleşik Krallık Ulusal Kıbrıs Federasyonu Başkanı Piter Drusiotis’ı koymasına rağmen Brown’a bu mealde bir cümlenin mutabakat içine konmasını kabul ettirememişti.


İngiliz kaçın kurası. Böyle tuzaklara asla düşmez.


Rumlar, Türkiye’nin 1 Ocak 2009 tarihinde başlayacak ve 1 Ocak 2011 tarihinde sona erecek BM Güvenlik Konseyi üyeliği süresince Kıbrıs konusunda atmak isteyeceği adımları şimdiden marke etmeye çalışıyorlar.


Limasol’un güneyindeki sözde Kıbrıs Rum Cumhuriyeti Münhasır Ekonomik Bölge suları içinde Panama ve Norveç bandıralı gemilere petrol arama izni vermelerinin altında da Türkiye’yi ABD, İngiltere ve AB üyesi ülkeler ile karşı karşıya bırakmak yatıyor.   


Amaçları Türkiye üzerinde çeşitli yönlerden baskılar oluşturmak, bir çok devleti yanlarına alarak Türkiye’ye hasım haline getirmek ve adadan çekilmesini sağlamak.


Rusya’nın bu hatadan dönmesi ve bu tuzaktan kurtulmak çabaları içinde girmesi çok zaman almayacak. Putin’in ve Medvedev’in Türkiye danışmanı stratejiste göre 1492 yılından beridir neredeyse 500 yıldır diplomatik ilişki içerisinde olan iki devletin ilişkileri son bir yıldır yükselme trendine girmiş ve Rusya’nın Orta Doğu politikalarını gerçekleştirebilmesi için de Türkiye, Rusya için olmazsa olmaz bir konuma gelmiş. 


Bu durumda, Hristofyas’ın imzalattığı Siyasi Manifesto’nun ve bir albüm şeklinde Medvedev’e sunduğu 12 adet Rus itimatnamesinin süs olmaktan öteye pek bir mana ifade etmeyeceği kesin.


Dünyada son 7 yılda ortaya çıkmış yeni politik oluşum ve uluslararası konjonktür, Rusya’nın Türkiyesiz Orta Doğu’da hiçbir başarı sağlayamayacağını göstermektedir.


Sakın Hristofyas’ın bu durmak bilmeyen dış temaslarının altında, Türkiye korkusu yatıyor olmasın. 

29 Kasım 2008
Türk Rus İlişkileri Ve Rumlar için yorumlar kapalı
Okunma 45
bosluk

Hep aynı Yunan oyun

Hep aynı Yunan oyun

24 Şubatta büyük bir şov ile iş başına gelen Hristofyas, o günlerde yüzüne taktığı maskeyi yavaş yavaş aşağı çekmeğe başladı.


Liderler arasındaki son 25 Kasım toplantısında Cumhurbaşkanı Talat’a karşı olan tavrı ve “Ben uluslar arası tanınan bir devletin seçilmiş Cumhurbaşkanıyım. Sana hesap vermek zorunda değilim” yanıtı aslında kafasındakileri ve Kıbrıs sorununa nasıl bir çözüm düşündüğünü özet olarak net bir şekilde koymaktadır.


Siz benim muhatabım değilsiniz demeye getiriyor Hristofyas, aynen 1981 yılının Ağustos ayında dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın daha sonra adına “Ara Anlaşma” denilecek olan “Değerlendirme Kağıdı”nı taraflara sunduğu vakit, sıkıştığı köşeden kurtulmak için çareyi müzakereleri sabote etmekte bulan GKRY Başkanı Kyprianu’nun “Denktaş benim siyasi eşitim değildir. Onunla masaya oturmam” diyerek müzakerelerden kaçmaya çalıştığı gibi.


Hristofyas liderler arası müzakerelerde psikolojik üstünlük sağlamak ve Kıbrıs Türk tarafı üzerinde baskı yaratmak için her yolu deniyor. Çok değil daha birkaç ay evvel BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi İngiltere ile imzaladığı “Ortak Bildiriye” (MOU) ilaveten Olimpiyatları bahane ederek Çin’e aynı amaçla gitti ama Çin bu politik tuzağa düşmedi. Arkasından Rusya’ya gitti ve Medvedev ile görüşerek ortak bir bildiri yayınlatmayı başardı. Amacı Türkiye’nin Güvenlik Konseyindeki etkinliğini kırmak ve arkasına günümüz lider devletlerini alarak isteklerini Türklere siyasi baskı ile kabul ettirmek.
       
Bunları görünce hep Girit geliyor aklıma. Bundan tam yüz sene önce de aynı oyunu Girit’te oynamışlardı. Tıpa tıp aynı oyun ve aynı senaryo. Başoyuncular bile aynı. Çevrilen dolaplar birbiri ile tıpatıp örtüşüyor.


Göz göre göre Türkiye’nin altına imza attığı 1958 Cenevre II.ci Dünya Deniz Hukuku Konferansındaki haklarını, Ege’deki Yunan adalarının kıta sahanlığı nedeni ile altına imza atmadığı 1983 Deniz Hukuku Konferansı (UNCLOS) nedeni ile gasp etmeye çalışıyor. Hem de korsanca.


Türkiye’ye ait Münhasır Ekonomik Bölge Sularında, yani kendine ait olmayan bir yerde uluslar arası bir ihale açıyor ve bu ihaleyi de özellikle Amerikan Şirketlerine veriyor. Belki Amerikan şirketinin yardımı ile Amerika Birleşik Devletlerinin arkasına sığınıp, Türkiye’nin haklarını çiğneyebilir ve gasp edebilirim niyeti ile.


Üstelik bir de “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimine uygun bir taktik uygulayarak, tam da müzakereler sürerken Norveç ve Panama Bandıralı iki gemiye ayrı ayrı yerlerde arama yaptırıyor ve Türkiye’de buna müdahale edince de utanmadan “Türkiye’nin bu tutumunun kınanması gereken bir hareket olduğunu” söylüyor. Sonra da ağababaları olan BM Güvenlik Konseyine ve Avrupa Birliği’ne gidip Türkiye’yi şikayet ediyor.


Amaç hem AB-Türkiye müzakerelerine taş koymak, hem BM Güvenlik Konseyinde daha iskemlesine oturmadan Türkiye’yi sıkıntılı duruma sokmak, hem de BM ile AB nezdinde mağdur olan taraf rolünü oynayarak Cumhurbaşkanı Talat ve Türkiye üzerinde baskı oluşturmak.
 
Nitekim Rum Dışişleri Bakanı Kyprianou’nun, 1981 yılında köşeye sıkışınca “Denktaş benim siyasi eşitim değildir diyerek” masadan kaçan babası Spiros Kyprianou gibi, Norveç gemisinin, Rumlar tarafından yapay olarak iddia edildiği üzere, Türk savaş gemilerince “taciz edilmesinin” AB müzakere çerçevesine ilişkin olarak, Türkiye’nin sorumluluklarıyla örtüşmediğini öne sürüp, “tacizlere devam edildiği takdirde bunun Türkiye’nin AB sürecinde kötü etkilere yol açacağı” uyarısında bulunması, münhasır ekonomik bölge ile ilgili Rum oyununun ve tezgahını ortaya koymaktadır.
Göz göre göre arkalarına AB’yi alarak ve ihaleyi de Amerikan “Nobel Energy” adlı bir   şirkete vererek Türkiye’nin Doğu Akdeniz de yıllar önce tescil etmiş olduğu haklarını gasp etmeye çalışmaktalar.


Bu art niyetli ve Kıbrıs adasında siyasi eşitliğe dayalı bir ortaklık devleti kurmak niyetinde olmayan Rumlarla niye hala gülücükler dağıtarak konuşuyoruz ve gelecekteki sahte evliliği pekiştirmeye çalışıyoruz gerçekten de anlamıyorum.


1963 yılında 1974 yılına kadar bizlere soykırım uygulayan, silahlı saldırıları sonucu binlerce masum Türkü acımasızca öldürüp, 103 Türk köyünün boşaltılmasına  neden olan Rumların, daha aradan 35 yıl bile geçmeden Türkiye’nin Doğu Akdenizdeki Münhasır ekonomik Bölge hakları ile ilgili olarak izlediği politikanın “19’uncu yüzyıl politikası” olduğunu ileri sürmeleri ve hiçbir çağdaş devletin, özellikle de Avrupa Birliği’ne girmek isteyen bir devletin, hakların kullanılmasını önlemek için savaş gemileri yollamadığını, bunun geçmişin taktiği olduğunu” Dışişleri Bakanının ağzından dile getirmesi ise, yıllardır keseri nasıl kendi taraflarına yonttuklarını, kendileri masum insanlara karşı askeri güç kullanınca kendilerini haklı hissettiklerini, kendilerine aynı yöntem uygulanınca da mazlum rolünü oynayarak yaygarayı bastıklarını açık ve net olarak ortaya koymaktadır.


Cumhurbaşkanımız Sayın Talat, daha çok hüsranlarla, tartışmalarla ve düş kırıklıkları ile yüz yüze gelecektir bu müzakereler sürecinde. Bence şimdiden müzakereler çıkmaza girdiği gün uygulamaya koymak zorunda kalacağı “B Planını” hazır etmesinde fayda vardır. Gelişmeler bu günün yakınlarda olduğunu göstermektedir.

26 Kasım 2008
Hep aynı Yunan oyun için yorumlar kapalı
Okunma 44
bosluk

Kıbrıs Sempozyumu

Kıbrıs Sempozyumu

Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin Ankara’daki Genel Merkezi tarafından organize edilen 1.ci Uluslararası Kıbrıs sempozyumuna katıldığım için sizlerle birkaç gündür beraber olamadım.


Müthiş bir sempozyumdu.


Hatta daha da ileri giderek bu güne kadar katıldığım yüzden ve fazla sempozyum içinde en iyi olanlardan bir tanesiydi de diyebilirim.


İçinde araştırmaya dayalı akademik bilgi, sevgi, dostluk, heyecan, göz yaşı ve hala daha alev alev yanan vatan sevgisi vardı.


Sizlere hem sempozyumdan hem de bizleri çok ilgilendiren “Kıbrıs Türk Kültür Derneği”nden bahsetmem, yapmam gereken en doğru hareket olacak sanırım.


Sempozyumda, hem Kıbrıs konusuna merak salmış genç akademisyenleri görmek hem de Türkiye’ye yerleşmiş Kıbrıslı kardeşlerimizle hasret gidermek beni gerçekten çok mutlu etti. Anavatan Türkiye’yi ikinci vatan etmiş soydaşlarımızı görmek, dinlemek, sarılmak ve hasret gidermek ayrı bir coşku, ayrı bir sevinç oldu.


Sunulan 29 bildiriyi, KKTC ve Türkiye de dahil olmak üzere 5 ülkedeki toplam 14 değişik fakülteden gelen akademisyenler ile Kıbrıs olaylarını birebir yaşayan ve isimleri efsaneleşmiş kahramanlar sundular.


Genç ve yetişmekte olan akademisyenlerin sundukları bildirilerin her biri, tarihimizdeki belli bir zaman dilimini didik didik ederek hazırlanmış, pek çok bilinmeyeni ortaya koyan ve doğruları gözler önüne seren, güvenilir akademik bildirilerdi. Hepsini kalben kutlarım.


1957’lerden itibaren, Enosis’i ülkü edinmiş Rumların bizleri karşı uyguladıkları kıyımlar, katliamlar ve soykırıma karşı kurulmuş olan ve bizleri 1974 Mutlu Barış Harekatına kadar müthiş bir mücadele ruhu ile taşıyan “Türk Mukavemet Teşkilatı”nın temellerini atarak çekirdeğini oluşturan “Em. Albay İsmail Tansu”nun, minnacık “Elmas” adlı tahta tekne ile şanlı mücadelemizde kullandığımız silahlarımızı anavatandan bizlere taşıyan “Ahmet Oğuz Kotoğlu”nun ve Atlılar-Muratağa-Sandallar’da Rumlar tarafından çoluk, çocuk, kız, kadın ve ihtiyar demeden katledilen kardeşlerimizin mezar yerini tespit ederek kazıyı başlatan “Em. Tabip Yarbay Ayhan Çekiç”in anılarını dinlemek bilgilerimize bilgi, heyecanımıza heyecan kattı. Tanıyabilmek fırsatını bulduğum bu üç kahramana ve tanımak fırsatımın olmadığı yakın tarihimizin tüm kahramanlarına da şükranlarımı sunarım.


Onların birinci ağızdan anlattıkları ile eksik olan bilgilerimi tamamladım, yanlış olanları da düzelttim.


Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin Ankara’daki Genel Merkezi tarafından organize edilen 1.ci Uluslararası Kıbrıs sempozyum gerçekten kusursuz ve aksamasızdı. Kıbrıs Türk Kültür Derneği üyelerine dernek faaliyetlerini, çalışmalarını ve etkinliklerini sorduğumda, hepsi de söze öncelikle, şimdi Dernek Başkan olan “Ahmet Göksan dönemi öncesi” ve “Sonrası” diyerek başladılar.


Ahmet Göksan kardeşimiz, yıllarca çalıştığı “KKTC Ankara Büyükelçiliği”nden emekli olduktan sonra, önce K.T.Kültür Derneğinin Yönetim kuruluna girmiş, sonra da derneğin Başkanı olmuş. Dernek yeni başkanı ile yıllar önce yeni bir ruh, yeni bir yapılanma ve yepyeni bir ivme kazanmış. Yönetim Kurulunu oluşturan Kıbrıslı kardeşlerimiz, hala daha hem gönülden hem de büyük bir özveri ile çalışıyorlar.


Yeniden yapılanma ve oluşum ile Dernek gelirleri neredeyse altı misli artmış. Anne veya babası Kıbrıslı Türk olan ve Türkiye’de ikamet etmeleri nedeni ile de KKTC Eğitim Bakanlığından burs alamayan evlatlarımızdan 140 tanesine burs vermeye başlamış derneğimiz. Sempozyumda görevli olarak çalışan bu pırıl pırıl çocuklarımızdan bazılarını görmek ve onlarla konuşmak beni gerçekten çok mutlu etti.


Binalar yenilenmiş, kullanım alanları ve maksatları çağdaşlaşmış ve Türkiye’nin belli başlı 4 büyük şehrinde kurulan şubeler de etkin faaliyetlere başlamış.


Adalı olmanın verdiği haslet ile de, bazı kişiler bu başarıyı hazmedemedikleri için takoz koymaya çabalamışlar ama tabii ki nafileye uğraşmışlar. Umarım kişisel haslet ve kıskançlıkları ile Genel merkezin çalışmalarına engel olmayı devam ettirmezler. Birliğe ve beraberliğe çok gereksinim duyduğumuz bu günlerde, bu tür davranışların kabul görmesi ve tasvip edilmesi olanaksız.


Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Ahmet Göksan’ı ve ona her konuda yardımcı olarak özverili çalışan tüm Yönetim Kurulu üyelerini kutlarım. Antalya Şubesinin gelecek ay açacağı “21 Aralık Soykırım Sergisi” ile İzmir Şubesinin faaliyetlerinden önümüzdeki günlerde yer alacak yazılarımdan bir tanesinde detaylı olarak bahsedeceğim.


Mücadelemiz hala daha bitmiş değildir. Elbirliği ile KKTC’nin egemen bir devlet olarak yaşamına ara vermeden devam etmesi için çalışmalarımıza hep birlikte devam edeceğiz.

24 Kasım 2008
Kıbrıs Sempozyumu için yorumlar kapalı
Okunma 110
bosluk

Yunan Entrikası başladı

Yunan Entrikası başladı


Zaten Yunanistan’ın Kıbrıs üzerinde çevirdiği dolaplar hiç bitmemişti ki, başlasın.

Bu sefer de Yunanistan hükümeti “Kıbrıs Müzakereleri”nde Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’ın yanına, müzakerelerde yardımcı olmak ve gerekli her tür desteği vermek için Yunanlı anayasa uzmanları, hukukçular, uluslar arası ilişkiler profesörleri ve Kamu Hukuku uzmanlarından oluşan bir grubu Güney Kıbrıs’a göndermeye hazırlanıyor. Yunanistan’ın bu kararı şimdilik tek taraflı. Daha Rumların onayını almamışlar ama nasıl olsa Rumlara kabul ettirecekler.

Hristofyas, geçen aylarda Atina’ya yaptığı resmi ziyarette böyle bir konuya değinmemiş olmasına rağmen, belli ki Yunanistan ipleri elden bırakmaya niyetli değil ve perdenin arkasından Kıbrıslı Rumları idare etmek kararında. Ne olur ne olmaz korkuları var içlerinde. Adanın garantörlerinden bir tanesi olan Yunanistan, ada üzerindeki haklarından hiç vazgeçmek düşüncesinde değil. İşin ucunda Megalo İdea var. Kimin haddine onu unutmak veya yok saymak.

Hristofyas, bu çok özel konu olan “Müzakerelere Yunanlı heyet desteği” konusunu 26 Kasım’da gerçekleştireceği Atina ziyareti sırasında Yunan hükümeti ile görüşecek. Hristofyas ve baryaları Yunanistan’ı hem yanlarında istiyorlar hem de 15 Temmuz 1974’de Yunanistan yönetimli darbe deneyimlerinden dolayı da Yunanistan’ın başlarına yeni bir çorap daha örmesinden korkuyorlar. Nede olsa ortada 15 Temmuz 1974’de yenmiş bir kazık var ve bu nedenle de yoğurdu artık üfleyerek yemeye niyetliler.

Yunanistan’ın iddiası ise, benzer adımların geçmişte, prosedürlerin müzakere edilmesi sırasında da yapılmış olması ve yeni bir gelişme olmadığı.

Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’ın “Kıbrıs toprağının üçte birinin Türkiye’nin işgali altında olduğunu” öne sürerek “Bağımsız, BM ve AB üyesi bir devlette böyle bir işgalin devamına izin verilemez. Bir Avrupa başkenti olan Lefkoşa’nın duvarla ikiye bölünmüş olması da kabul edilemezdir” sözleri beni ve benim gibi düşünenleri sadece güldürüyor.
Gerçekten de bu Rumlar ve Yunanlılar son derece pişkin insanlar. İnanılır gibi değil. İnsanın yüzüne baka baka yalan söyleyebilmek ve söylediklerine de inanmak yetenekleri var.
Bir taraftan 1964-1974 yılları arasında Yunanistan adaya bir tümen asker, üç komando birliği ve bir de zırhlı birlik göndererek resmen adayı işgal etmiş, diğer taraftan da masum Türkleri öldürmesi için katil Yorgos Grivas’ı hem RMMO’nun başına getirtmiş hem de adadaki Yunan Tümeninin komutanı yapmış. Yani fiilen adanın askeri gücünü yönetmiş. Devlet daireleri içine yerleştirilmiş Yunanlı bürokratlar ise adanın Yunanistan tarafından işgal edilmesinin bir başka yüzü ve tartışılması gereken bir başka gerçek.

Şimdi de utanmadan ve sıkılmadan Cumhurbaşkanı olacak Papulyas, Kıbrıs toprağının üçte birinin Türkiye’nin işgali altında olduğundan bahsediyor. Bu lafa Karpaz’ın yaban keçileri bile güler.İşin bir başka ilginç tarafı da, Türk Ordusuna “İşgalci” diyen Rumların, kendi anavatanları olan Yunanistan’dan gelen ve adayı 10 yıl müddetle işgal eden üstelik bir de “Darbe” yapan “Yunan Ordusu”ndan “İşgalci” diye hiç bahsetmemeleri. Ağızlarına bile almıyorlar.

1970 yılında Makarios, adadaki Yunan işgaline son vermek ve adayı Yunanistan idaresinden kurtarmak için adaya Çek silahlarını getirtip kendi özel birliklerini kurmaya kalkınca, Atina çok tedirgin olup, silahların adaya gelişini protesto eden Ankara ile aynı paralelde harekete geçerek Makarios’u “yola ge­tirmek” için, Lefkoşa’ya bir ültimatom göndererek 3 şart koştu.




  1. Silahların BM komutanlığına teslim edilmesi



  2. Çeşitli eğilimdeki Bakanlardan yeni bir Hükümetin kurulması.



  3. Kıbrıs Hükümetinin bundan böyle izleyeceği politika konusunda Atina’ya ayak uydurması.


Uluslararası hukuka göre gerçekte Yunanistan’ın bağımsız bir ülkeye ültimatom vermesi olanaksız. Türkiye böylesi bir ültimatomu verince yaygarayı kopararak dünyayı ayağa kaldıran Rumlar, Yunanistan’dan gelen bu ültimatom karşısında sus pus olmuşlardı.


 
Bir de ağız birliği etmişçesine, bir gün birisi, diğer bir gün de öbürü, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası içindeki Ek I. Madde 4’de yer alan Garantörlük müessesesinin kalkması gerektiği konusunda ahkam kesmekteler.

Onlara göre, diğer garantörlerle birlikte Türkiye’nin garantörlüğüne gereksinim yokmuş ve AB’nin garantörlüğü Kıbrıslı Türkler için yeterli imiş.


Herhalde bizi aptal yerine koyuyorlar ve çok değil daha sadece bir insan ömrünün yarısı kadar bir süre olan olan 40 yıl evvel bize uyguladıkları soykırımı unuttuğumuzu zannediyorlar. Son nüfus sayımına göre KKTC halkının neredeyse %50’si 35 yaş üzerinde ve 1974 öncesini de unutmamak üzere kafasına kazımış ve çok iyi bir şekilde hatırlıyor.


Yunanistan’ın Talat-Hristofyas müzakereleri sürecinde Rumlara destek olarak geniş bir ekip göndermek niyeti, garantörlük konusunda AB’ye güvenilirse başımıza nelerin geleceğinin çok güzel bir örneği ve göstergesi. Yunanistan uluslar arası platformlarda “Ben artık Kıbrıs konusuna karışmıyorum” söyleminde bulunuyor ama iş fiiliyata gelince bunun tam aksini yapıyor ve bire bir müzakerelerin içinde yer almak ve müzakerelerde belirleyici olmak niyetini ortaya koyuyor.


Söylemleri sadece hedef şaşırtmak, 1955’lerden beridir yaptığı gibi, ama hedefleri fiilen adada olmak.

19 Kasım 2008
Yunan Entrikası başladı için yorumlar kapalı
Okunma 43
bosluk

Türkiye’nin Bölgesel Gücü Ve Kıbrıs

Türkiye’nin Bölgesel Gücü Ve Kıbrıs

Kıbrıs sorununa kapsamlı çözüm bulmayı amaçlayan müzakerelerin gidişatı çok ilginç. Liderler bu gün tekrar toplanacaklar.


Sonra Hristofyas 18’inde Rusya’ya gidecek ve 21’inde dönecek. Giderken koltuğunun altında aldığı bir de dosyası olacak Hristofyas’ın. Bu dosyaya çok önem veriyor.


Bu dosyanın içinde 16 Ağustos 1960 yılında beridir Lefkoşa’da görev yapan Rus Büyükelçilerin Kıbrıs Cumhurbaşkanlarına sundukları “İtimat Mektupları”nın kopyaları bulunuyor. Bir çeşit sergi de diyebilirsiniz buna.


Hristofyas’ın bütün çabası, 1963 yılında Kıbrıslı Türklerin silah zoru ile Kıbrıs Cumhuriyetinden atılması sonrasında, 4 Mart 1964 tarihinde, dönemin BM Genel Sekreteri U Thant tarafından hazırlanan rapora tuta BM Güvenlik Konseyinin aldığı 186 No.lu karar ile ortaya çıkan ucube Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’nin Rusya tarafından tanındığını ispatlamak.


Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyine Avrupa’yı temsilen 1 Ocak 2009-1 Ocak 2011 tarihleri arasında görev yapmak üzere “Geçici Üye” olarak seçilmesi, belli ki Hristofyas’ın uykularını kaçırmış.


T.C. Başbakanı R. T. Erdoğan’ın New York’taki Columbia üniversitesinde yaptığı konuşma ve AB ile BM’nin Kıbrıslı Türklere karşı tutumları konusunda dile getirdiği şikayetleri, Rumların paçalarının tutuşmasına yetmiş de artmış bile anlaşılan.


BM Güvenlik Konseyinde 1 Ocak tarihinde göreve başlayacak olan Türkiye’nin ajandasında, 28 Mayıs 2004 tarihli Annan Raporunun tekrar hayata geçirilmesi var. O raporun içinde de Genel Sekreter, BM daimi üyelerine Kıbrıslı Türklere uygulanan Ambargo ve İzolasyonların kaldırılmasını güçlü bir şekilde tavsiye ediyor.


“Güçlü tavsiyede bulunmak” politik bir deyimdir ve kibar bir şekilde “Söylediklerimin yapılmasını kesinlikle istiyorum” demektir.


Bunun arkasından Türkiye, ki artık ne 1950’lerin ne 1960’ların zayıf Türkiye’sidir ne de enflasyon tarafından 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda ezilen Türkiye’dir, aksine Orta Doğu’da söz sahibi olan, kabul etmediği ve arkasında durmadığı hiçbir anlaşmanın Orta Doğuda hayat bulamayacağı, dünyada en büyük 16.cı, AB’de de en büyük 6.cı ekonomiye sahip, aksamasız bir lojistik destekle sınır ötesi askeri harekat yapabilen dünya üzerindeki sayılı ülkelerden bir tanesidir, masaya büyük bir olasılıkla 18 Kasım 1983 tarihli ve 541 sayılı karar ile 11 Mayıs 1984 tarihli ve 550 sayılı kararların tekrar gözden geçirilmesini koyacaktır. Bunun arkasından da bir olasılıkla 186 sayılı BM GK kararının da gözden geçirilmesi ve güncelleşmesini isteyecektir.   


İşte Hristofyas’ın Rusya ziyaretinin nedeni bu olasılıklar. Gerek Kıbrıslı Rumların gerekse de Yunanistan’ın korkulu rüyası oldu Türkiye. Ecele, ne AB üyesi olmalarının faydası var ne de Megalo İdea’larının, yani 1796 patentli “Büyük Ülkü”lerinin.


Her zaman olduğu gibi Rusya’yı Kıbrıs konusunda ve Türkiye aleyhinde kafa kola almaya çalışacak ve Türkiye’nin bu hamlelerini daha başlamadan Rusya tarafından veto edilmesini sağlamanın yollarını garantilemeye çabalayacak.


1960’lı, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllardaki köprülerin altından çok sular aktı.


 Rusya artık istese de geçmişteki gibi Türkiye’yi göz ardı edip, kayıtsız koşulsuz Rumları destekleyemez. Türkiye, Rusya için dostluğu, işbirliği ve bölgesel gücü olmazsa olmaz bir ülke konumunda artık. Rusya Orta Doğu’da söz sahibi olmak istiyorsa, ki son dönemlerdeki tüm girişimleri bu yöndedir, Türkiye’nin omzuna kolunu atmak zorundadır.


Önümüzdeki 2 yılda, BM Güvenlik Konseyinde beklenmedik gelişmeler olabilir.


ABD’nin İran ile kurmak istediği yapıcı ilişkinin temel stratejisi Türkiye üzerine kurulu.


ABD İran’ı ekonomik olarak zayıflatmak ve nükleer araştırmalarına engel olabilmek için her yolu denedi. Bunlardan sonuncusu da ABD’nin Körfez ülkelerine yaptığı olağan üstü baskı ve aba altında sopa gösterme çabalarının sonucunda neredeyse yarı yarıya düşerek 2003 yıllarındaki seviyeye kadar inen Petrol fiyatlarının İran’ın petrol gelirlerini kurutması. İran Cumartesi günü aldığı ani bir kararla elindeki her cinsten tüm nakit parayı altına dönüştürmek yöntemi ile ekonomik yıkıntıdan kurtulmayı hedefledi.


Çin’in ise ABD’nin ekonomik baskısından kurtulmak için elindeki trilyonlarca doları altına çevirme kararı alması, önümüzdeki aylarda ve yıllarda dünyayı yeni bir ekonomik sarsıntının saracağının habercisi.


Ekonomik sarsıntı ve çalkantı demek, politik arenada güç paylaşımının el değiştirmesi demektir.


Önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin bölgedeki politik, ekonomik ve askeri gücündeki değişiklik oranına paralel olarak Kıbrıs konusundaki gelişmeler ve çözüm parametreleri de değişim gösterecektir.

16 Kasım 2008
Türkiye’nin Bölgesel Gücü Ve Kıbrıs için yorumlar kapalı
Okunma 47
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar