Baf ve Cenevre

Baf ve Cenevre

Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim.


Gerçekte yazımın başlığı biraz daha farklı olmalıydı.


Orams davası beni çok farklı bir şekilde etkiledi ve değişik bir şekilde de tetikledi. Bayağı hırslandım ve küçücük ülkemin kalıcılığı ve varlığını sürdürmesi yolunda verdiğim mücadele yöntemini de gözden geçirmeme neden oldu.


Rumlardan, 1974 yılında ve ondan önce bize uyguladıkları soykırımın hesabını sormak ta bir mücadele yöntemi.


Bir başka yöntem de işledikleri “İnsanlık Suç”larının hesabını sormak olacak.



“Baf Katliamı” bence bunlardan biridir.


14 Ağustos 1974 günü Rumların, Baf kentimizde, silahsız Kıbrıslı Türkleri öldürmeleri bir “İnsanlık suçu”dur.


BM Hukuku öyle söylüyor.


Rum Yönetimi bu suçtan dolayı da yargı önüne çıkarılmalıdır.


ABAD ve AİHM’de olduğu gibi Rum ve Yunan kökenli olup taraf tutan hakimlerin yer aldığı mahkemelere değil, BM’nin Adalet Divanında yargılanmalı Rum Yönetimi ve 14 Ağustos 1974 günü Baf’ta görev yapan Birleşmiş Milletler Askerlerini gönderen ülkenin yöneticileri.


1949 Cenevre Sözleşmeleri, Harp Esnasında Sivil Şahısların Himayesine dair dördüncü Cenevre Sözleşmesi, 14 Ağustos 1974 günü Rumların Baf’ta silahsız Türkleri katletmeleri nedeni ile cezalandırılmalarını emretmektedir.


Elimdeki belgeler ve kitaplar, (Baf’ta Direniş, E. Fellahoğlu, S. 114 ve diğerleri), 21 Temuz 1974 sabahı saat 05:00’de, Baf Polis Merkezinde Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında BM gözetiminde “Ateş Kes” müzakeresinin başlatıldığı ve 07:00’de de anlaşmanın imzalandığını söylemektedir.


Müzakereye, Birleşmişi Milletler adına  İngiliz Barış Gücü Komutanı, Rum Kaza Amiri (Stefanides) , Rum Polis Komutanı, Yunan Ordusuna mensup Yunanlı bir Albay ve Kıbrıslı Türkleri temsilen Kaza İdare Amiri Esat Fellahoğlu katıldı. Sonradan müzakerelere EOKA’cı Raftis’de dahil oldu. 


Müzakere sonrası varılan mutabakata göre, Kıbrıslı Türkler ellerindeki silahları Birleşmiş Milletler Barış Gücüne teslim edecekti ve Türk Bölgesinde arabadan inmemek kaydı ile Rum Polisi, Barış Gücü Askeri ve Türk Temsilci birlikte devriye yapacaklardı.


Anlaşmaya, Türk Temsilci sıfatı ile E. Fellahoğlu, Bölge Rum Milli Muhafız Komutanı olarak Yunanlı Albay ve BM Bölge Barış Gücü Komutanı olarak İngiliz Binbaşı imza koydular.


Söz konusu 21 Temmuz 1974 tarihli “Baf Bölgesi Ateş Kes Anlaşması”, Birleşmiş Milletler gözetiminde,  1949 Cenevre Sözleşmeleri, Harp Esnasında Sivil Şahısların Himayesine dair dördüncü Cenevre Sözleşmesi uyarınca yapılmış uluslararası tescili olan bir anlaşmadır ve BM garantisi altındadır.  Baf Türkleri bu anlaşma uyarınca silahlarını BM Barış Gücüne teslim etmişlerdir.


14 Ağustos 1974 günü 2.ci Harekat başlayınca, Rumlar imzaladıkları bu anlaşmayı uluslar arası kurallara aykırı olarak bir kenara atmışlar ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri, Harp Esnasında Sivil Şahısların Himayesi bölümüne göre BM koruması altına girmiş olan Türklerin ikamet ettikleri bölgeye söz konusu anlaşmanın 2.ci maddesi hilafına silahlı olarak girmişler ve silahlarını Birleşmiş Milletler Barış Gücüne teslim etmiş olan silahsız Türkleri kurşuna dizerek katliam yapmışlardır.


1949 Cenevre Sözleşmeleri, Harp Esnasında Sivil Şahısların Himayesine dair dördüncü Cenevre Sözleşmesi aykırı olarak yapılan bu katliamdan, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, BM Bölge Barış Gücü Komutanlığını İngiliz ordusu mensubu bir Binbaşı yaptığı için İngiliz Hükümeti, Bölge Rum Milli Muhafız Komutanının Yunanlı bir Albay olması nedeni ile Yunanistan ve bu katliamı önleyemediği içinde  Birleşmiş Milletler sorumludur.
 
Yasal haklarımızın aranması zamanı gelmiştir.


Haklıyız.

20 Mayıs 2009
Baf ve Cenevre için yorumlar kapalı
Okunma 62
bosluk

Ban’ın Raporu ve UNFICYP

Ban’ın Raporu ve UNFICYP

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un her altı ayda bir görev süresi Güvenlik Konseyinde tartışıldıktan sonra yenilenen UNFICYP (United Nations Force in Cyprus – Birleşmiş Milletler Kıbrıs Gücü) ile ilgili raporu bu gün yayınlanacak ve Güvenlik Konseyi üyelerine resmen verilecek.


Hafta sonunda da Kıbrıs’ta görevli Birleşmiş Milletler askeri birliği UNFICYP’in görev süresinin uzatılmasıyla ilgili karar BM Güvenlik Konseyinde alınacak. Rapor bu yıl, ilk defa olarak geleneksel Haziran ayı yerine Mayıs ayı içerisinde Güvenlik Konseyinde görüşülecek ve bir karara bağlanacak. Alınacak olan karar da 15 Hazirandan itibaren yürürlüğe girecek.


Bundan yaklaşık altı ay önce, 8 Aralık 2008 tarihli yazımda, bu gün yayınlanacak rapor ile ilgili olarak aşağıdaki öngörüde bulunmuştum;


“15 Haziran 2009 dönemi yaklaşınca, KKTC’de rahatsızlık yaratan ve sanki biz izolasyonları rüyamızda yaşıyormuşuz imasını veren Genel Sekreter Ban Ki-Moon’un raporundaki Kıbrıs Türk halkına yönelik olarak “Kıbrıslı Türklerin izolasyon duygusu” ifadesi, büyük bir olasılıkla Türkiye’nin müdahalesi ile doğruları yansıtacak ve izolasyonların acımasız varlığını ortaya koyacaktır.”


Bu öngörümü yapılandırırken, Türkiye Cumhuriyetinin neredeyse yarım asır sonra tekrar BM Güvenlik Konseyinde, “Geçici süreli üye” sıfatı ile görev yapıyor olmasını da dikkate almıştım. Sanırım doğru bir öngörü oldu.


Raporla ilgili ilk bilgiler geldi bile.
Zaten rapor yazıldı ve ilgili ülkelere hafta sonundan evvel dağıtıldı.
Usulen, bu gün Ban Ki Moon tarafından resmen açıklanması kaldı geriye.


Bu sefer raporda “İzolasyonlar” var. Hem de güçlü bir tarzda vurgulanarak var.


Raporda, Kıbrıs sorununun iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelinde çözülmesi gerektiği ifadesi var ama “Siyasi ortaklığın” Güvenlik Konseyi kararları temelinde yorumlanması gerektiği ifadesi yok.


Bu çok önemli bir aşama.


Belli ki, adada mevcut iki halkın siyasi eşitliği kavramı daha da bir somut zemin üzerine oturtulacak ve Rumların iddia ettikleri gibi bu eşitlik “Vatandaşlık haklarının eşitliği” düzeyinde olmayacak.


Raporda, 4 Mart 1964 tarihinden itibaren bu güne kadar yayınlanan Genel Sekreterin raporlarında ve Güvenlik Konseyi kararlarında yer almamış bir uyarı da var. İlk defa böylesi bir uyarı konmuş rapora.


Kıbrıs sorununun 2009 sonu veya 2010 başında çözüm mecrasına girmemesi durumunda UNFICYP’in, Kıbrıs adasındaki görevine devam edeceğine kesin gözüyle bakılmaması uyarısı, kelimeler çok ustalıklı bir şekilde seçilmiş de olsa üstü kapalı bir şekilde raporda yer alıyor.


Liderlerin yaptıkları müzakerelerde ufukta başarısızlık görülürse, BM Genel Sekreteri UNFICYP’in adadaki varlığını masaya koyacak.  Buna ilaveten BM, 1977 yılında Denktaş-Makarios 1.ci Doruk Anlaşmasında  ilk defa liderler arasında mutabakata varılan iki bölgeli, iki kesimli federasyon modelinin terk edilmesini de tartışmaya açacak.


UNFICYP’in adadan gitmesi demek, günümüzdeki barış ortamının devam edebilmesi için öncelikle RMMO ile GKK arasında bir “Ateş Kes” anlaşmasının imzalanmasının kaçınılmaz olacağı demektir. Halen, 1974’den beridir, iki ordu arasında ve adadaki mevcut iki devlet veya iki halk arasında bir ateş kes anlaşması imzalanmamıştır.


RMMO ile GKK’in karşılıklı oturup “Ateş Kes” imzalamaları, Rumların en korkulu rüyalarından bir tanesidir. Rumlara göre o vakit, KKTC’nin ve GKK’nin yasallığı ve uluslararası varlığı, resmen tescil edilmiş olacaktır. Bu nedenle de yıllardır “Ateş Kes Anlaşması”nı imzalamaktan kaçındılar.


Rapor ayrıca her iki lideri de çok daha süratli olmaya ve çok daha özlü olan, anlaşmazlıkların üzerine köprü kurulmasıyla ilgili bir sonraki aşamaya geçmeye teşvik ediyor. Buna BM, aba altından sopa gösterip zorluyor da denebilir.


Birlemiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs konusundaki bu ilk raporu, geçmiş raporlara hiç benzemiyor.


İçinde hiç, eski tabirle  “İdare-i Maslahat” yani “Durumu idare etmek” mantığı yok. Gerçekçi ve Kıbrıs sorununda sonuca gitmeleri için liderleri dürtücü ve teşvik edici bir rapor bu. 


Belli ki artık Talat ile Hristofyas arasında yapılmakta olan görüşmelerde, “Peşrev” bitti veya bitmek üzere. Her iki lider Eylül 2008’de başlayan müzakereler sürecinde bu güne kadar akıllarında olanı birbirlerine söylediler. Bazen tatlılıkla bazen de kırıcı olarak. Önümüzdeki aylarda müzakerelerin özüne veya bir başka tabirle “Al-Ver”e geçileceği kesin. Herhalde yanında hediyesi, bir de “BM Planı” olacak.

17 Mayıs 2009
Ban’ın Raporu ve UNFICYP için yorumlar kapalı
Okunma 31
bosluk

Rumların geri manevrası

Rumların geri manevrası

İsveç, 1 Temmuz – 31 Aralık 2009 döneminde AB Dönem Başkanlığı yapacak ve bu dönem içinde Türkiye-AB müzakerelerinin kaderini yeniden belirleyecek olan Türkiye’nin Ankara Protokolü konusundaki tavrı yeniden gözden geçirilecek ve Kasım ayında da Türkiye-AB Müzakereleri İlerleme Raporu’nun sonuncusu açıklanacak. 


Rumlar önceleri bu rapora, Türkiye’ye şantaj yaparak tavizler koparabilmek umudu ile çok bel bağlamışlardı. Bütün stratejilerini de ellerindeki, sadece kağıt üstünde olan “Veto”ya bağlamışlardı.


8 Şubat 2009 tarihinde “Türkiye-AB Katılım Müzakereleri 2008 yılı İlerleme Raporu” ile ilgili bir öngörüde bulunup yazı yazmıştım.


Bu yazımda Türkiye limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmazsa işlerin nereye varacağı konusunda da tahminlerde bulunmuşum.


Yazımda aynen;
“İşin şantaj kısmına gelince,  Türkiye-AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi konusu, yani 6 Kasım 2009’da sunulacak “Türkiye-AB Katılım Müzakereleri 2008 yılı İlerleme Raporu”, Kıbrıs sorununun çözümüne zaman sınırı getiriyormuş ve de çok önemliymiş….


Rum siyasi açıkça bir şantaja yelteniyor ve Türkiye’ye “ya Kıbrıs’ı verirsin ya da AB’yi unutursun” demeye getiriyor.


Aslında bu iddiaların hiçbir tutar tarafı yok. Üstelik her hangi bir gizliliği de yok.


Kıbrıs konusuna müdahil taraflar böyle bir mutabakata imzayı da hiçbir zaman atmadılar.


Tüm bunları iddia eden Rum siyasi, kendini arpa ambarında, Kıbrıs’ı AB’nin merkezi, AB’yi de dünyanın merkezi sanıyor. Türkiye’nin AB’ye girmek için Kıbrıs’ı feda edebileceği rüyalarını görüyor. Rüyadan da öteye pembe hayaller içinde yüzüyor.


Göstergeler, 6 Kasım 2009 raporunun olumsuz çıkması halinde Brüksel’in Türkiye’ye değil Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetine yaptırımlar uygulayacağı, “Yeter artık boyuna posuna bakmadan çıkardığın sorunlara. Çekil artık ayaklarımızın içinden” diyeceği yönünde.”


Cümleleri ile öngörümü dile getirmişim.



Bu öngörüm, belli olmaya başladı ki, gerçekleşmeye başlıyor.


Brüksel’den gelen haberler aynen bu doğrultuda.


Gelen bilgiler; AB üyesi 27 ülkeden Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı hariç, geri kalan 25 ülkeden hiçbiri, Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle olası yaptırımların sonucu olarak Türkiye’nin üyelik müzakerelerini top yükün dondurmak yükünü üstlenmek istemediği şeklinde.



19 Mayıs salı günü, Brüksel’de düzenlenecek Katılım Konseyi toplantısında Türkiye ile ele alınacak olan AB’nin Ortak Tutum Belgesi’nde, Kasım ayında  Türkiye’nin verdiği sözleri tutup tutmadığı konusunun yeniden gözden geçirileceğine ilişkin bir ifade yer almıyor.


Belge’nin Kıbrıs’la ilgili ikinci paragrafında, sadece “Konsey, Türkiye’nin Kıbrıs da dâhil bütün ülkelerle ilişkilerini normalleştirmesindeki ilerlemenin önemine işaret eder” ifadesi var.


Sırf Rumları memnun etmek için konmuş ama varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark olmayan bir ifade bu.


Kasım 2009’a kadar Türk Limanları Rum taşıtlara açılmazsa “Veto” hakkını kullanacaklarını daha evvel sık sık dile getirmiş olan Rum Hükümeti, AB’den aba altından sopa gösterilince ve yaptırımlarla yüz yüze bırakılacağı uyarısını da alınca  geri manevra yaptı ve Rum Hükümetinin Türkiye’nin AB üyelik sürecini resmen kesmek amacıyla ne tek başına ne de diğer ortaklarıyla birlikte veto kullanmasının söz konusu olmadığını resmen açıklamak zorunda kaldı.


Yani, güvendiği dağlara kar yağdı ve geri adım atmak zorunda kaldı.


Bu da demektir ki,  “Türkiye-AB Katılım Müzakereleri 2008 yılı İlerleme Raporu”nda Türk limanlarının Rum taşıtlara açılmadığı yazsa da, ki bu konuda sanırım Ağustos veya Eylül ayında bir yumuşatma kararı alınacak, Türkiye-AB Katılım Müzakereleri devam edecek ve Rumlar, Talat-Hristofyas müzakerelerinde bu raporu, taviz koparmak amaçlı şantaj malzemesi olarak kullanamayacak.

16 Mayıs 2009
Rumların geri manevrası için yorumlar kapalı
Okunma 24
bosluk

ABAD kararı ve BM sözleşmesi

ABAD kararı ve BM sözleşmesi

Rumların AİHM’ye ve ABAD’a taşıdıkları mülkiyet davalarında bana garip gelen bir taraf var.


Hukukçu değilim.


Asla da böyle bir iddiada bulunmadım.


Ama hiçbir zaman da kendi yargılarımı ve değerlendirmelerimi kullanmaktan kendimi alıkoymam.


Araştırma yapmayı ve bulgulardan sonra da kafamdaki dağarcığımda bulunan bilgilerle bir beyin fırtınası yapmayı da çok severim.


Çoğu zaman da bulgularım hep doğru yön tarafında çıkar.


1974 Mutlu Barış harekatından sonra 28 Nisan 1975 ile 21 Şubat 1976 tarihleri arasında Avusturya’nın Viyana kentinde, Birlemiş Milletler gözetiminde Türk Temsilci Rauf R. Denktaş ve Rum Temsilci Glafkos Klerides arasında “Viyana Görüşmeleri” yapıldı.


Viyana’daki Türk ve Rum halkları arasında yapılan görüşmeler, beş etap halinde gerçekleştirildi.
1.ci etap 28 Nisan – 3 Mayıs 1975,


2.ci etap 5-7 Temmuz 1975,


3.cü etap 31 Temmuz – 2 Ağustos 1975,


4.cü etap 8-10 Eylül 1975 ve


5.ci etap 17-21 Şubat 1976 tarihlerinde yapılmıştır.


Görüşmelerin 3.cü etabından sonra 2 Ağustos 1975 tarihinde ortak bir bildiri yayınlanmış ve bildiriye ilaveten de aşağıdaki maddelerde anlaşma sağlanmıştır.


“Adanın güneyinde bulunan Türklerin, istedikleri takdirde, organize edilmiş bir program dâhilinde ve UNFICYP’in yardımlarıyla, eşyaları ile birlikte Kuzeye gitmelerine izin verilecektir.   


Denktaş, adanın Kuzeyinde bulunan Rumların, kuzeyde kalmakta serbest olduklarına, normal bir yaşam sürdürmeleri için kendilerine her tür yardım yapılacağını, eğitim için gerekli kolaylık, dinsel görevlerini ve ibadetlerini yerine getirmek, kendi doktorları tarafından bakımları ile tedavileri ve kuzey bölgelerinde hareket serbestîsi olacağını tekrar teyit etmiş ve mutabakata varılmıştır.


Hâlihazırda Kuzeyde bulunmakta olan Rumlardan her hangi birisi, her hangi bir baskıya maruz kalmadan kendi isteği üzerine güneye gitmek isterse, kendisine izin verilecektir.


UNFICYP, Kuzeydeki Rum köylerine ve yerleşim birimlerine serbest ve normal erişim hakkına sahip olacaktır …..” Bunlara ilaveten 3 madde daha vardır.



Yukarıdaki anlaşma Birleşmiş Milletler Antlaşması (BM Şartı) çerçevesinde  BM gözetiminde ve organizasyonunda yapılmış bir anlaşmadır. 


Birleşmiş Milletler Antlaşması (BM Şartı) madde 103 ise aşağıdaki gibidir.


103. Madde
Birleşmiş Milletler üyelerinin işbu Antlaşma’dan doğan yükümlülükleri ile başka herhangi bir uluslararası anlaşmadan doğan yükümlülüklerinin çatışması durumunda, işbu Antlaşma’dan doğan yükümlülükler üstün gelecektir.


Yani 103’cü maddeye göre BM organizasyonu altında yapılmış anlaşmalar Uluslararası hukukta “Birincil hukuk” olup AB’nin kendi içindeki AİHM veya ABAD kararları gibi “AB’nin Birincil Hukuku” sayılan kararlardan daha üst düzeydedir.


3.cü etap sonrasında, kuzeyde kalan Rumlar kendi istekleri doğrultusunda, yani Türkler tarafından kovulmadan ve yerlerinden edilmeye zorlanmadan Güneye, Rum tarafına gitmişlerse, nasıl oluyor da Bayan Louzidu veya Bayan Aresti  Türkiye’yi dava edebiliyor ve tazminat almaya hak kazanabiliyor.


Ve iki bölgelilik kavramı da yukarıdaki Denktaş-Klerides görüşmesinde ele alınmış, BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın da hazır bulunduğu Denktaş-Makarios 1.ci Doruk Anlaşmasında 2.ci madde olarak karara girmiştir.


1977 Doruk Anlaşması, Uluslararası hukukun yani BM Hukukunun “Birincil hukuk” kararı ise, Orams’larla ilgili ABAD kararı nasıl oluyor da bunun üzerine çıkabiliyor. 


BM kararında “İki Bölgelilik” varsa, ki vardır, Rumların ABAD veya AİHM’den çıkaracakları bireysel mülkiyet davaları ile ilgili kararlar geçersiz konumda olmalıdır.


KKTC üye olmasa da, mülkiyet ve iki bölgelilik konusunu  “Birleşmiş Milletler Adalet Divanı”na götürmeli, hakkını orada aramalıdır.

13 Mayıs 2009
ABAD kararı ve BM sözleşmesi için yorumlar kapalı
Okunma 105
bosluk

İsrail ve Kıbrıs

İsrail ve Kıbrıs

Kıbrıs’taki, Türk-Rum nüfus oranı ile İsrail’deki Filistin-Yahudi nüfus oranı birbirine benzeşirken, Kıbrıs’taki politik durum, iki halk arasındaki sorun ve düşünülen çözüm ile İsrail’deki politik durum, oradaki iki halk arasındaki sorun ve düşünülen çözüm arasında da benzerlikler var.


Gerçekte batılı ülkelerin veya dünyanın patronlarının düşünceleri, birbirine çok yakın bu iki ülke için farklı.


Her ikisinde de taraflardan birisi ortak bir devlet kurmak yerine iki ayrı devlet olmasını istiyor ama birinde bunu isteyen nüfusu fazla olan iken, diğerinde az olanı.


Aşırı sağcı Yisrael Beytenu partisinin lideri, İsrail Başbakan Yardımcısı  ve Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman neredeyse üç sene evvel, Ehud Olmert’in Başbakanlığı döneminde, “Stratejik Tehditlerden Sorumlu” bakan olduğu sırada Kıbrıs modelini ortaya atmış  ve İsrail’de kalıcı barış olması isteniyorsa, Kıbrıs’ta olduğu gibi iki ayrı devlet ve iki ayrı bölge olmalıdır demişti.


Belli ki konu İsrail Kabinesinde enine boyuna konuşulmuştu ve bunu ortaya atma görevi de Lieberman’a verilmişti.  


Lieberman Kasım 2006’da İngiltere’de yayımlanan Sunday Telegraph gazetesine verdiği mülakatta, “Azınlıklar, dünyanın her bölgesinde en büyük sorundur. İster eski Yugoslavya olsun ister Rusyalının Kafkas bölgeleri isterse de Kuzey İrlanda, iki ayrı toplum ve dinin bulunduğu her yerde sürtüşme görülmektedir.  Homojen bir Yahudi devleti yaratmak için, İsrail haritasının toprak ve insan mübadelesi yoluyla yeniden belirlenmesi gerekmektedir. İsrail’de kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için, iki milletin, Filistinliler ile İsraillilerin, ayrılmasının en iyi çözüm olduğunu düşünüyorum” diyerek doğruları söylemiş ama şimşekleri de üzerine çekmişti.


Teorisinin geçerliliğine de uygulama olarak da Kıbrıs’ı göstermişti Lieberman. “Buna en iyi model Kıbrıs’tır. 1974’ten önce Rumlar ve Türkler birlikte yaşıyorlardı ve aralarında sürtüşmeler oluyor, kan dökülüyor, terör yaşanıyordu. 1974’ten sonra Kıbrıslı Türkler ülkenin kuzeyinde, Rumlar da güneyde yaşamaya başladılar ve o tarihten bu yana da Kıbrıs’ta istikrar ve güvenlik hüküm sürüyor” diyerek aynı çözümü İsrail içinde önermişti.


Lieberman, İsrail vatandaşı Arapları sorun olarak nitelemiş ve Kıbrıs’ta olduğu gibi iki toplumun ayrılması gerektiğini savunarak, sürdürülebilir bir barış için İsrail’de Yahudiler ile Arapların birbirlerinden ayrılmaları gerektiğini ve böylece homojen bir Yahudi bir devleti ile homojen bir Filistin devleti kurulmasının en doğru çözüm şekli olacağını cesur bir tavırla dile getirmişti.
 
Lieberman’a göre İsrail’de Arapların yaşadığı bölgelerin gelecekte kurulacak Filistin devletine verilmesi, buna karşılık da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin de İsrail’e dahil edilmesi en doğru ve gerçekçi çözüm olacaktı.


Aynen KKTC topraklarının Kıbrıslı Türklere verilmesi, Güneydeki topraklarında Rumlara verilerek adada iki ayrı devletin kurulmasının en doğru ve sürdürülebilir bir çözüm olacağı düşüncesi gibi.
Zaten bu nedenle de adada son 35 yıldır tek bir silah bile patlamadı.


Aynı Lieberman, aradan üç yıl geçtikten sonra gene İsrail Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak, İtalya Dışişleri Bakanı ile görüşmesinde Ortadoğu çıkmazının çözümü için, kuzeyinde Türklerin, güneyinde ise Rumların yerleşik olduğu Kıbrıs modelini yeniden gündeme getirerek “1974’ten bu yana (Kıbrıs’ta) güvenlik, ekonomik refah ve istikrar var. Bölgemizde böyle bir çözüme varmamızdan sonra ancak, siyasi çözümler için konuşabiliriz. Bunun öncesi her şey tek kelimeyle başarısız olacaktır” diyerek bir yerde İsrail devletinin de resmi olmayan görüşünü ortaya koydu.


Gerek İsrailliler gerekse de biz Kıbrıslı Türkler ısrarla, yaşadığımız bölgede sürdürülebilir bir barışın olması için bölge haritasının toprak ve insan mübadelesi yoluyla yeniden belirlenerek iki ayrı devletin kurulmasının en doğru yol olacağını savunurken, nedense dünyanın jandarmalığını yapan büyük devletler bu isteğe kulaklarını tıkamaktalar, adeta görmemezliğe gelmekteler. 


Sanırım Kıbrıs’ta sürdürülebilir bir barış için, İsrail iyi bir örnek olacak.

10 Mayıs 2009
İsrail ve Kıbrıs için yorumlar kapalı
Okunma 45
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar