Vakıflar ne olacak

Vakıflar ne olacak

Geçmiş dönemde Vakıflar İdaresinin ehil olmayan ellerde yara aldığı apaçık ortada.


Vakıflar için çalışacaklarına, Vakıfları yandaşları için çalıştırdılar.


Dörtyüz yıldan fazla bir zamandır Osmanlı Vakıf malı olan topraklarımıza sahip çıkacaklarına, sadece şov yaptılar.


Ücretsiz yapılacakken, söylentilere göre 800,000 TL’ye Osmanlıca yazılmış evrakların çevirisini yaptırıp yurt dışında “400 yıllık tarihimiz sergileniyor” diyerekten manşetlik gösteriler yaptılar ama bana istediğim hiçbir evrakı da vermediler.


Bırakın vermeyi, Vakıflar İdaresinin kapısından bile içeri sokmadılar.


Üstüne üstlük Kıbrıs’ın Tarihine, Edebiyatına ve Kültürüne hizmet eden, kurulduğu 2001 yılından günümüze 36 kaynak kitap yayınlamış olan SAMTAY Vakfımızı kapatmamız için bize yazı bile gönderdiler, utanmadan.
 
14 Mart 2007 tarihinde dönemin Vakıflar Müdiresine bir yazı göndermişim ve yazımda da özetle, AİHM’de Türkiye aleyhine dava açan Bayan M. X. Aresti’nin Maraş’ta sahibi olduğunu iddia ettiği mülkün gerçekte “Sadr-ı Esbak Abdullah Paşa İbn Hasan Paşa Evkafı (Ref No. V.G.M.A. 1057)”  malı olduğunu, sahtecilikle elde edildiğini ve Mağusa Kaza Mahkemesinin Dava No. 271/2000 ile bunun gerçek olduğunu bir “Tespit Kararı” ile saptadığını, yapılacak işin KKTC devletini dava ederek bu mülkün kaydının ilgili Vakıf adına yapılması gerektiğini önermiştim.


Bırakın Rumlar tarafından hile ve düzenbazlıkla gasp edilmiş Vakıf mallarımızı  geri almak için girişimlerde bulunmayı, yazıma yanıt bile vermeyip anayasal suç işlediler.


Tabii ki bunun hesabını bir gün soracağım.


Arkalarında artık dayıları yok. Efelenme bitti.


Bir okuyucumdan da gelen başka bir uyarı daha var ki, üzülmemek, yağmayı görmemek elden değil. İçeriği de, Vakıf Mallarımızın yandaşlara nasıl peşkeş çekildiğine dair.


Gönderilen uyarı metni, 18 Kasım 2007 tarihinde Vakıflar Yönetiminin kontrolündeki bir kilisenin 5 YTL’ye özel kişilere kiralanması ile ilgili.


Okurumun gönderdiği yazıyı, yerel bir gazetemiz, 18 Kasım 2007 tarihinde yayınlamış.


Yazı aynen aşağıdaki gibi.


Geçtiğimiz gün şahit olduğumuz bir olay “pes artık” dedirtti. Girne’nin tarihi dokusu yüzünden adadaki yabancıların en çok tercih ettiği yerlerden olan Edremit köyü (Karmi) inanılmaz bir olaya sahne oldu. Edremit’te bulunan bir kilise Vakıflar İdaresince kiraya verildi. Kiralayan şahısların kilisenin içine seramik fırını ve sanayi tüpleri koymaları ise barağı taşıran son damla oldu. Kiliseyi yıllığı 5 YTL’den kiralamışlar. Biz tamir ettik diyorlar. Öyle bir şey yok. UNESCO tamir etti, onarttı. Ayrıca kilisenin bahçesinde köyün umumi tuvaletleri vardı.


Oranın kapısına da kilit vurdular. Yani orayı tamamen sahiplendiler bu insanlar. O sanayi tüpleri de ayrı bir sorun. Altı tüp var. Onların biri patlasa köy havaya uçar.”


Vakıflar İdaremiz Edremit köyündeki bu Kiliseyi yıllığı 5 TL’ye kiraya vermiş. Büyük bir olasılıkla da kiliseyi caba kiraladıkları kişi de bir yandaşları. Her zaman olduğu, her alım veya ihalede yaptıkları gibi.


Aksi takdirde, bana yaptıkları gibi, bırakın istenilen evrakların fotokopisini vermeyi veya bir Vakıf malını kiralamayı, Vakıflar İdaresinin kapısından bile içeri sokmazlardı bu kişileri eğer yandaşları olmasalardı.


Eroğlu hükümetinin bu konularda çok hassas olduğunu biliyorum.


Taşlar yerine oturunca, eminim araştırması ve soruşturması başlatılacak, bu usulsüzlüklerin ve varsa da suçun hesabı sorulacaktır.

31 Mayıs 2009
Vakıflar ne olacak için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

Trafik Hız Kameraları

Trafik Hız Kameraları

Trafiği düzenleyen ve tehlikeli olabilecek yerlere konarak olası kazaları önleyen aygıtlar bunlar.


Trafik polislerimizi de ceza yazmak gibi zor bir görevden kurtarıyorlar. Eminim bir çoğunun yüreği sızlamıştır ceza yazarken, görev yapmak uğruna. Tanıdıklarının yüzüne baka baka ceza yazmak zor olsa gerek.


Aniden, iktidar değiştikten sonra sayıları hızla artmaya başladı bu kameraların.


Trafik konusu ülkemizde, aslında bir kaosun içinde.


Üç başlı bir sistem kurulmuş yıllar önce.


Her Bakanlık bir krallık ve hiç biri de kendi yetkisini diğerine devretmek gibi bir incelik göstermemiş yıllardır.


İşin içinde üç Bakanlık var.


Ulaştırma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı.


İçişleri Bakanlığı Trafik ile ilgili birçok belgeye izin veren, yasal düzenlemeleri yapan, hazırlayan ve uygulamaya koyan Bakanlık.


Maliye Bakanlığı, verilen izinlerin ücretini ve yazılan trafik cezalarını tahsil eden, yapılacak yatırımları da finanse eden Bakanlık.


Ulaştırma Bakanlığı ise trafiği oluşturan araçların kullandığı yolları yapan, bakımını sürdüren ve trafik işaretlerini koyan makam.


Bu işe karışmayan bir ben kalmışım.


Pasta diyorum çünkü bu “Trafik Hız Kameraları” büyük bir pasta oluşturuyor ve giden hükümet bunu sağlam bir kazığa bağlamış.


Aynen tarım alanlarının helikopterle ilaçlanması işinin bir başka partiliye uzun vadeli verildiği gibi.


“Trafik Hız Kameraları” Hollanda kökenli bir firmadan alınıyor.


Toplam sayıları ise yüzün üstünde.


Faturası korkunç bir meblağ tutuyor.


Yükünü kaldıramayacağımız denli kazık bir fatura bu.


Ülkemizdeki üniversitelerimden bazıları bu sistemi kurmak için ilgili Bakanlığa, sistem kurulmadan çok önce başvurmuşlar.


Verdikleri fiyat ise şimdi bu kameraların takıldığı fiyatın tam onda biri.


Yanlış duymadınız.


Yazı ile “onda biri”,  sayı ile “1/10”.


Teklif tamamen aynı.


Aynı kameralar, aynı sistem, aynı iletişim ağı, aynı yazılım ve aynı fotoğraf basma teknolojisi.


Zaten öyle bir düzen kurulmuş ki, resimler de devletin dışında bir yerde basılıyor ve devlete para karşılığı satılıyor, daha doğrusu sürücüye ödetiliyor.


İddiaya göre, ihaleyi açanlar bir bahane ile üniversitelerimizden gelen düşük teklifi ekarte etmişler ve işi ballı bir fiyata, sağlam bir kontratla bağlamışlar.


Aldığım bu bilgileri, doğru veya yanlış, aynen devletimizin ilgili birimine ve her üç Bakanımıza da aktarıyorum.


Lütfen soruşturma açın.


İhale dosyasını çıkarttırın ve inceletin.


Üniversitelerimizden teklif alın.


Üniversitelerimizden gönderildiği ve dosyada bulunduğu iddia edilen teklifleri inceletin.


Eğer iddia edildiği gibi, bu sistemin yerli maliyeti şimdi ödediğimizin onda biri ise bu ihaleyi iptal edin ve devlete, dolayısı ile de Kıbrıs Türk Halkına bu kazığı atanlara en ağır cezanın verilebilmesi için her türlü tedbiri alın. Gerekirse de, tüm mal varlıklarına el koydurun.


Artık bu devleti soymak ve Kıbrıs Türk Halkına kazık atmak düzenine bir son verilmelidir.

Bu aralar bana gönderilen yolsuzluk belgelerinin sayısı artmaya başladı.


İncelemelerim bittikten sonra bazılarına bu köşede gene yer vereceğim.


Ama görünen o ki, geçmiş hükümet döneminde kurumların Yönetim Kurullarına atanmış kişilerden bazıları, sanki o makamlardan gitmeyeceklermiş gibi, alabildiğine görevlerini suiistimal etmişler.

30 Mayıs 2009
Trafik Hız Kameraları için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

Yeşilırmak kapısı

Yeşilırmak kapısı

Hristofyas, kimin torunu ki.  
Elbette Bizans’ın.


Dünyayı, çirkin ve dürüst olmayan, düzenbazlıklar ile dolu “Bizans Entrikası” tanımı ile tanıştıran kişilerin torunu.


Tüm Rum yöneticiler, sanki aynı fabrikadan ve bu fabrikadaki aynı tornadan çıkmış gibi “Politik düzenbaz”  


Bunu Yunanistan’ın politikacılarında gördüğümüz gibi Kıbrıs Rum politikacılarında da gördük.


Bunların kralı, lanet papaz Makarios’tu. Bir gün evvel imzaladığı bir anlaşmayı, ertesi gün bozan bir politik anlayışa sahipti ve bunu milli mücadele yıllarımızda çok kez yaşadık. Baf Katliamının nedeni, Barış Gücü huzurunda yaptıkları anlaşmayı inkar etmelerinden ve tek taraflı bozmalarından yaşanmıştır. Silahlarını söz konusu anlaşmaya güvenip Barış Gücüne teslim eden savunmasız Türkleri, acımasızca katletmiştir Hristofyas’ın yeğenleri.


Yeşilırmak kapısının açılması konusunda da durum pek farklı değil.
Yeşilırmak kapısının özelliği, Lokmacı kapısı, Akyar, Metehan ve diğerleri gibi Mayıs 2004 tarihli Yeşil Hat Tüzüğü kurallarına tabi olmaması ve kendine has bir statüsünün bulunması.


Hristofyas, Cumhurbaşkanı Talat’a ilk başta verdiği sözleri, kendi iç  bünyesindeki politikacılardan tepkiler gelmeye başlayınca inkar etmeye ve  dolayısı ile de kıvırmaya başladı.  Anlayacağınız tam bir “Bizans Entrikası” uygulaması yapıyor.


Hristofyas ilk anlaşmazlığı yapay olarak, “Serbest Geçiş” tanımı üzerinde çıkardı.


“Serbest Geçiş” tanımlamak mı ister?.


Adı üzerinde, kısıtlamaların olmadığı geçiş demektir.
Hristofyas’ın bu yapay itirazının kökeninde de elektrik enerjisi yatıyor.


Şu anda Erenköy’de yaşayan ve görev yapan sivil ve mücahitlerin ulusal elektrik dağıtım sisteminden (enterkonnekte sistem) aldıkları bir elektrik enerjisi yok.


Daha doğrusu bölgede elektrik hiç yok.


Tüm enerji gereksinimi, denizden yapılan taşıma ile mazotla tankları doldurulan jeneratörlerle yapılıyor.


Doğal olarak bu da, Makarios döneminin, Türklere uyguladığı soykırımın ve insanca yaşamadan mahrum etmek uygulamasının yüz karası bir örneği.


1960-1963 yılları arasında, dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti, bölge Türk ağırlıklı olduğu için elektrik bağlama önceliğini Rum köylerinin olduğu yörelere vermişti.


1963-1974 dönemi arasında ise yoğun çarpışmaların yaşandığı, Kıbrıs’ın kaderine kara bir leke çalan ve 1922 yılında İzmir’de denize dökülen Yunan Birlikleri içinde yer almış olan lanetli Grivas’ın, seçkin Yunan komandoları ile saldırdığı ve büyük bir yenilgiye uğradığı Erenköy bölgesine, hiçbir yatırım yapılmadı.


1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında ise gencecik öğrencilerimizin destanlar yazdığı bu kahraman bölgemiz, kara sınırlarımız dışında yer alması nedeni ile ulusal elektrik dağıtım sistemine (enterkonnekte) bağlanamadı.


Cumhurbaşkanı Talat’ın Rumlardan Yeşilırmak kapısının açılması ile ilgili ilk talebi “Serbest geçiş” oldu ve itiraz edilmedi.


Neydi bu “Serbest geçiş”?.


İnsanoğlunun kullandığı her tür araç, gereç ve eşya ile KKTC vatandaşlarının ve askeri personelin bu kapıdan “Serbest Geçiş” tanımı ile elini kolunu sallayarak geçebilmesi. Sonuçta KKTC vatandaşları kendi hükümranlıkları altındaki topraklarına gitmek için bir geçiş yapmaktaydılar.


 “KKTC vatandaşları” tanımı ise, nerede doğduklarına ve ebeveynlerinin kimler olduklarına bakılmaksızın, ayırımsız tüm KKTC vatandaşları manasındadır.
Bundan da maksat, mücahitlik görevini Erenköy’de yapan ve ne kendisi ne de anne-babası, Rumların tek taraflı olarak 1963 yılında gasp ettikleri 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin vatandaşı olmayan kişilerin serbestçe bu kapıyı kullanabilmeleri ve kara sınırları arasında Rum toprağı bulunan iki ayrı KKTC toprağında serbestçe dolaşabilmelerine olanak sağlamaktır.
 
Hristofyas, jeneratörler için karayolundan mazot götürülmesine karşı çıkarken, ki uluslararası hukukta “Mazot” stratejik askeri malzeme olarak tanımlanmaktadır, “Serbest geçiş”e yukarıdaki tanımlama ışığında pek fazla karşı çıkmamaktadır. Hatta mücahitlerimizin de sivil kıyafetli olmaları kaydı ile geçiş yapabileceklerine sempatik bakmaktadır.


Cumhurbaşkanı Talat’ın “Mazot”un kara yolundan taşınması konusunda mutabakat sağlanamaması durumundaki karşı teklifi de, bölgedeki akaryakıt tüketiminin en aza indirgenebilmesi amacı ile bölgeye elektrik götürülmesi.


Şimdi de Rumlar bu teklifi değerlendiriyorlar.


Belli ki, Yeşilırmak kapısının açılması konusu tam bir satranç oyununa dönüştü.   


Olayların akışı, Yeşilırmak kapısının açılması için yaşanan sorunların en geç iki hafta içinde çözülebileceği yönünde.


Hep birlikte göreceğiz.

27 Mayıs 2009
Yeşilırmak kapısı için yorumlar kapalı
Okunma 42
bosluk

İKÖ’den bir adım daha

İKÖ’den bir adım daha

Suriye’nin Şam şehrinde düzenlenen 36. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Toplantısında ilginç gelişmeler var.


Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün, beraberinde iyi bir ekiple bu toplantıya katıldı. Yanındaki ekip İKÖ’nün çalışmalarını takip eden bürokratlarımız. Konuları ve kişileri iyi biliyorlar.


Bir ay önce Cidde’de yapılan toplantıda onaylanan karar metni, son halini bu gün Şam’da yapılacak olan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Toplantısında alacak.


Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da yer aldığı bu 36. toplantıda KKTC’nin statüsü “Gözlemci üye” ve adı da “Kıbrıs Türk Devleti”.


Yani Dış İşleri Bakanımız, her tür teması yapabiliyor, kalkıp konuşabiliyor ama oylamada oy kullanamıyor.


Kıbrıs’ın kuzeyindeki topraklar AB sınırları içindedir diyen ama iş izolasyonları kaldırmaya geldiği vakit kılını bile kıpırdatmayan AB’nin Kıbrıslı Türklere reva gördüğü statü ile kıyaslandığı vakit, İKO’daki temsiliyetimiz çok daha ilerde ve çok daha çağdaş bir konumda.
 
Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün dün öğleden sonraki oturumda Genel Kurul’da çok etkin ve Kıbrıs konusunda detaylar içeren bir konuşma yaptı.


Konuşmasında Kıbrıs Türk halkına reva görülen acımasız izolasyonlardan bahseden Özgürgün, bu tecridin kırılması için İKÖ üyesi ülkelere çağrıda bulundu.


Talat ve Hristofyas arasında sürdürülen müzakerelerden de bahseden Özgürgün, katılımcılara Kıbrıs Türklerinin tezlerini anlattı ve görüşlerini dile getirdi.


Dış İşleri bakanımız dünkü konuşması içinde “Gözlemci Statüsü”nün kaldırılması ve “Asil Üye” talebini de Genel Kurula sundu.


İşin asıl önemli kısmı “Karar Taslağı”nda.


Taslak Rumları çileden çıkarak terim ve tanımlarla dolu.


Belli ki bu sefer Rumların perde arkası çabaları pek etkili olamadı.


Bu gün yapılacak olan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Toplantısında onaylanacak olan Kıbrıs Karar Taslağında ilk kez  “yeni iki toplumlu ortaklık”, “Kıbrıs Türk nüfusu” ve “KKTC” gibi ifadeler var.


Gerçekte “KKTC” ifadesi Karar Taslağında değil İKÖ Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu’nun Raporunda yer alıyor.


İlk defa Genel Sekreterin Raporuna bu tanımlama, tırnak içinde olmadan girmiş durumda. Çok önemli bir gelişme aslında.


“Yeni iki toplumlu Ortaklık” tanımı ise, mevcut Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin, yani 1963 yılında Türkleri yönetimden silah zoru ile uzaklaştıran ve 1963-1974 yılları arasında kendi vatandaşları olan Kıbrıslı Türklere Soykırım uygulayan Rum  hükümetinin, müzakereler sonrasında kurulması hedeflenen yeni devletin temelini oluşturmayacağını ortaya koymakta.


BM’nin bu kararı ciddi bir şekilde dikkate alması gerekmektedir.  Ne Kıbrıslı Türkler ne de İslam alemi kurulacak yeni devletin mevcudun devamı olmasını istememektedir demektedir bu tanım. 


Bu gün görüşülecek olan “Kıbrıs Karar Taslağı” , İKÖ üyelerini Kıbrıs’ın Müslüman nüfusu ile ilişkilerini geliştirmeye teşvik ediyor ve uluslararası toplumu “sözde izolasyonları” reddetmeye çağırıyor.
 
Bir başka önemli gelişme de, İKÖ’ye üye ülkelerde yeni temsilciliklerin açılacak olması. İslam aleminin gücünü temsil eden İKÖ’ya üye ülkelere açılacak olan temsilcilikler, ticari bürolardan ziyade diplomatik misyon şeklinde olacak.


Bakan Özgürgün’ün girişimlerinden bir tanesi de, İKÖ organizasyonu ile düzenlenecek olan İslam oyunlarında KKTC’li sporcuların da yer alması konusunun İKÖ Genel Sekreterine resmen iletilmesi.


Bu kapının açılması, Spor gibi siyasetle hiçbir ilgisi olmayan bir konuda yıllardır uygulanan insanlık dışı izolasyonun kaldırılmasına ön ayak olabilir.


Bu seferki İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Toplantısı belli ki diğerlerinden çok farklı gelişmelere kapı açabilir. 

24 Mayıs 2009
İKÖ’den bir adım daha için yorumlar kapalı
Okunma 45
bosluk

Mahkemeyi selamlarım

Mahkemeyi selamlarım

Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin, geçen yıl mayıs ayında, bir üniversite kampusu içinde 19 yaşındaki öğrenci genç kıza tecavüz eden 23 yaşındaki  Abdulrahim Ayri’yi, 25 yıl gibi caydırıcı ve örnek olacak bir hapis cezasına çarptırmasını selamlıyorum. 


Genelde Mahkemelerimizin bu tür kararları veya çalışmaları ile ilgili yazılar yazılmaz. Bir gelenek, bir teamüldür bu.


Ama ben, onurlu ve küçücük dünya güzeli ülkesini seven bir KKTC vatandaşı olarak bu konuda yazı yazmak gereğini yüreğimde hissettim.


Ülkemizde, yüzyıllardır kadına saygı adeta gelenekselleşmiştir.


Aile yapımız içinde annelerimiz, teyzelerimiz, yengelerimiz, halalarımız, ablalarımız, kız kardeşlerimiz, kızlarımız, gelinlerimiz, görümcelerimiz ve kız torunlarımız her zaman ve her koşulda sözü dinlenen, saygıda kusur edilmeyen kişiler olmuştur.


Bu geleneği, bu güzel geleneği yıkmaya hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz da.


Kadınlarımız, temel insan haklarını öncelikle hak eden varlıklarımızıdır. İstedikleri yere, istedikleri saatte gitmeleri de en doğal haklarıdır.  Hiç kimsenin bu en doğal insan hakkının üzerine gölge düşürmeye veya kısıtlamaya hiçbir hakkı yoktur.


Ülkemiz, küçücük de olsa hiçbir zaman, hiçbir konuda ve hiçbir yerde  “Orman Kanunları” geçerli olmamıştır.


Hapislik cezasına çarptırılan tecavüz suçlusu, suçunu işlerken kendini ormanların kralı sanmış ve gencecik kızımıza tecavüz etmek için üniversite sahası içine girmiş,  hiç tanışıklığı olmadığı,19 yaşındaki savunmasız genç kızı 2 saat 42 dakika süreyle ağaçlıklar arasında alıkoymuş, işkenceye varacak şekilde yerde sürükleyerek, cebir ve şiddet kullanmış ve tecavüz etmiş.


Üstelik bir de susması ve kimselere söylememesi için de “kes sesini bağırma, yoksa seni öldürürüm; yapıp gidecem, eğer birine söylersen rezil olacak olan sensin… Eğer polise gidersen de seni bulup öldürecem” sözleri ile de tehdit etmiş genç kızımızı, ormanların bu aşağılık sürüngeni, böylesi bir hakkı olmadığı halde.


Bana göre “Saygın bir devlet olmanın temeli Adalettir”.
İnsanların huzur içinde yaşamlarını sürdürmesi ve her tür faaliyetlerini korkusuzca yerine getirmesi ancak aksamayan ve sağlam temellere oturmuş bir adalet mekanizması ile olabilir.


Ülkemizde bu mevcut ve halen de, bir çok ülkede olduğu gibi yozlaşmış da değil. Güvenilir ve saygın bir kuruluş Mahkemelerimiz.
  
Hadi tecavüzcüyü içeri soktuk.


Peki bu çirkin olayın genç kızımızda yarattığı psikolojik bozukluk düzelebilecek mi?


Doğrusu hiç sanmıyorum. Hayatı boyunca yaşayacak bu çirkin hatırayı ve geçirdiği travmayı.


Kimin hakkı var bunu yapmaya.


14 Mayıs 2008 günü, genelde her zaman siyasete ayırdığım Köşe Yazı’mı, içime sindiremediğim için bu çirkin tecavüz olayına ayırmışım ve yazımda da mahkeme heyetine “Tecavüzcüyü önce hadım edin sonra da 500 yıl hapse sokun” diye de tavsiyelerde bulunmuşum, haddim olmayarak. 


Yazımda aynen aşağıdaki cümleleri kullanmışım;


Pazartesi günü Mağusa’da gerçekleştirilen tecavüz olayı beni derinden yaraladı ve çok olumsuz etkiledi.


Hiçbir kimsenin diğer bir insana zor ve şiddet kullanarak tecavüz etmeye hakkı yoktur.


Son yıllarda Kıbrıs’ta bu güne kadar yaşanmamış, görülmemiş suçlar işlenmeye başlandı. Özellikle erkek çocuklara tecavüz edilmesini, üniversite yıllarım hariç son 50 yıldır yaşadığım Kıbrıs’ta, bu dünyalar güzeli ülkemde, hiç duymamıştım.


Ne gencecik kızlarımıza, ne de kadınlarımıza tecavüz edilmesini, hele döverek ve zor kullanılarak tecavüz edilmesini kabul etmek mümkün değildir.


Bunları yapan yaratıkları lanetliyorum.


Yaratık diyorum çünkü insan demeye dilim varmıyor.


Benim önerim, pazartesi günü Mağusa’daki tecavüz olayını acımasızca gerçekleştiren bu yaratıktan başlamak üzere, tüm tecavüzcüler önce hadım edilmeli sonra da 500 yıl hapse gönderilmelidir.” …..
 
Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var. Tecavüzcünün artık hayatı ezgi ile geçecek.


Hapishanede mahkumların uyguladıkları bir de yazılmamış kurallar var. Mahkûmlar arasında en aşağılık kişiler tecavüzcülerdir. En pis işler onlara yaptırılır. Haftanın belli bir gününde de, bir gerekçe olsun veya olmasın sudan bir sebeple eşek sudan gelene kadar dayak atılır kendisine, mahkumluğun raconuna leke sürdüğü için. Hiçbir hakları ve saygınlıkları yoktur tecavüzcülerin, mahkûmların arasında. Daha beter olsunlar….


Mahkeme Başkanı Gülden Çiftçioğlu’na, Yargıç Şerife Katip Kır’a ve Kıdemli Yargıç Ömer Güran’a, oyçokluğu dahi olsa bu örnek kararlarından dolayı bir KKTC vatandaşı olarak teşekkür ediyorum ve önlerinde saygı ile eğilip, şapkamı çıkarıyorum.

23 Mayıs 2009
Mahkemeyi selamlarım için yorumlar kapalı
Okunma 36
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar