Başkanların Yemeği

Başkanların Yemeği

Çarşamba akşamı KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu ile Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın Lefkoşa’nın Türk kesiminde, Cumhurbaşkanımızın resmi konutunda yemek yemeleri bence olağan üstü bir gelişme.


Ben o yemekte değildim ama ruhen oradaydım.


Beni gerçekten çok etkiledi.


Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanlarını ele alırsak;


Cani papaz Makarios, vurulmak korkusundan 21 Aralık 1963’den itibaren bu dünyadan göç ettiği 1977 Ağustos’una kadar adadaki hiçbir Türk bölgesine girmedi.


Çömezi Spiros Kiprianu da 21 Aralık 1963’den itibaren hiçbir Türk bölgesini ziyaret etmeye cesaret edemedi. Makarios’un ardından Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da, o dönem ismi Kıbrıs Türk Federe Devleti olan devletimizin topraklarına ayak basmadı.


Kiprianu’nun ardından seçilen Yorgo Vasiliu da, her ne kadar barışçıl gözükse de, 15 Kasım 1983 de ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarına hiç ayak basmadı.


Yorgo Vaisiliu’dan sonra 2 dönem Cumhurbaşkanlığı yapan Glafkos Klerides, her ne kadar dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş ile 1940’lı yılların sonlarından itibaren tanışıyorlarsa da ve yıllar içinde onlarca kez resmi görüşmeler yapıp iyi dost olmuşlarsa da, on yıllık görevi içinde sadece bir kez KKTC topraklarına geçti ve Rauf beyle bir akşam yemeği yedi.


Bu yemek bir başlangıç oldu ama Klerides’ten sonra Cumhurbaşkanı seçilen Papadopulos, azılı bir Türk düşmanı olduğundan hamisi Makarios gibi 21 Aralık 1963’den itibaren bu dünyadan göç ettiği 2008 yılına kadar adadaki hiçbir Türk bölgesine girmedi.


Papadopulos’un ardından Rum Cumhurbaşkanı seçilen Hristofyas ise göreve geldiği 2008 Şubat ayından itibaren KKTC’ye geçmemeye özen gösterdi ve “Yoldaş” diye hitap ettiği Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’tan kendisine gelen tüm davetleri reddetti. Görevi süresince sadece bir kez, bir cenazeye katılmak üzere KKTC’ye geçti.


DIKO Başkanı ve Rum Meclisi Başkanı Marios Karoyan’ın, 2. Cumhurbaşkanı Talat’ın yılbaşı münasebeti ile kendisine gönderdiği hediyeyi kabul etmeyip geri göndermesi ise hala daha bazı Rum siyasilerin Kıbrıslı Türklere nasıl baktıklarını çok net bir şekilde ortaya koymuştu.


Eroğlu Cumhurbaşkanı seçilince, komplo teoricileri Hristofyas’ın Eroğlu ile hiç anlaşamayacağını ve sürekli olarak çekişeceklerini iddia etmişlerdi.


Belli  ki çok yanılmışlar.


Eroğlu’nun insancıl, yumuşak tonlu ve barış sever yaklaşımları belli ki Hristofyas’ı ikna etmeye yetmiş.


Hristofyas’ın, Eroğlu’nun Lefkoşa’daki resmî ikametgâhına, elinde çiçek ve eşi Bayan Elsi ile birlikte gitmesi, Cumhurbaşkanımızın eşi Sayın Meral Eroğlu’na elde işleme masa örtüsü hediye etmesi ve hediye alması, geçmişteki benzeri olaylara bakıldığında gerçekten de çok önemli bir siyasi gelişme. 


Üstelik bu ziyaretin bir de karşılığının verilecek olması da, müzakerelerde barışa yönelik yeni adımların atılacağının da bir habercisi gibi.


Genelde heyetler huzurunda yapılan resmi görüşmelerde söylenemeyen bir çok söz, değinilemeyen bir çok ince detay ve konu, yemeklerde daha rahat ve bağlayıcı olamayan ortamda söylenebilmekte ve bu tür girişimler de çözüm sürecine çok yardımcı olmakta.


Bu tür ikili samimi temasların adamıza barışın gelmesini hızlandıracağı kesin.


Hadi hayırlısı.

30 Temmuz 2010
Başkanların Yemeği için yorumlar kapalı
Okunma 47
bosluk

Mülkiyet ve Toprak

Mülkiyet ve Toprak

Hristofyas ısrarla Mülkiyet konusunu tek başlık altında konuşmak yerine, Toprak ve Türkiye’den adamıza gelip yerleşerek zaman içinde vatandaşımız olmuş kişilere bağlamak istemektedir. Art niyetli olduğu kesin.


1974 Mutlu Barış Harekatından sonra 28 Nisan 1975 ile 21 Şubat 1976 tarihleri arasında Avusturya’nın Viyana kentinde, Birlemiş Milletler gözetiminde Türk Temsilci R. R. Denktaş ve Rum Temsilci G. Klerides arasında “Viyana Görüşmeleri” yapıldı.


Viyana’daki Türk ve Rum halkları arasında yapılan görüşmeler, beş etap halinde gerçekleştirildi.


1.ci etap 28 Nisan – 3 Mayıs 1975,
2.ci etap 5-7 Temmuz 1975,
3.cü etap 31 Temmuz – 2 Ağustos 1975,
4.cü etap 8-10 Eylül 1975 ve
5.ci etap 17-21 Şubat 1976 tarihlerinde yapılmıştır.


Görüşmelerin 3.cü etabından sonra 2 Ağustos 1975 tarihinde ortak bir bildiri yayınlanmış ve bildiriye ilaveten de aşağıdaki maddelerde anlaşma sağlanmıştır.


“Adanın güneyinde bulunan Türklerin, istedikleri takdirde, organize edilmiş bir program dâhilinde ve UNFICYP’in yardımlarıyla, eşyaları ile birlikte Kuzeye gitmelerine izin verilecektir.”   


“Hâlihazırda Kuzeyde bulunmakta olan Rumlardan her hangi birisi, her hangi bir baskıya maruz kalmadan kendi isteği üzerine güneye gitmek isterse, kendisine izin verilecektir.”


“UNFICYP, Kuzeydeki Rum köylerine ve yerleşim birimlerine serbest ve normal erişim hakkına sahip olacaktır …..”  Bunlara ilaveten 3 madde daha vardır.


Denktaş, adanın Kuzeyinde bulunan Rumların, kuzeyde kalmakta serbest olduklarına, normal bir yaşam sürdürmeleri için kendilerine her tür yardım yapılacağını, eğitim için gerekli kolaylık, dinsel görevlerini ve ibadetlerini yerine getirmek, kendi doktorları tarafından bakımları ile tedavileri ve kuzey bölgelerinde hareket serbestîsi olacağını tekrar teyit etmiş ve mutabakata varılmıştır.


Yukarıdaki anlaşma Birleşmiş Milletler Antlaşması (BM Şartı) çerçevesinde  BM gözetiminde ve organizasyonunda yapılmış bir anlaşmadır. 


Birleşmiş Milletler Antlaşması (BM Şartı) madde 103 ise aşağıdaki gibidir.
“103. Madde  Birleşmiş Milletler üyelerinin işbu Anlaşma’dan doğan yükümlülükleri ile başka herhangi bir uluslararası anlaşmadan doğan yükümlülüklerinin çatışması durumunda, işbu Anlaşma’dan doğan yükümlülükler üstün gelecektir.”


Yani 103’cü maddeye göre BM organizasyonu altında yapılmış anlaşmalar Uluslararası hukukta “Birincil hukuk” olup AB’nin kendi içindeki AİHM veya ABAD kararları gibi “AB’nin Birincil Hukuku” sayılan kararlardan daha üst düzeydedir.


3.cü etap sonrasında, kuzeyde kalan Rumlar kendi istekleri doğrultusunda, yani Türkler tarafından kovulmadan ve yerlerinden edilmeye zorlanmadan Güneye, Rum tarafına gitmişlerse, iki bölgelilik adada yaşayan Kıbrıslı Türklerin ve Rumların kendi iradeleri ile oluşmuş demektir.


Ve iki bölgelilik kavramı da yukarıdaki Denktaş-Klerides görüşmesinde ele alınmış, sonra da BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın da hazır bulunduğu Denktaş-Makarios 1.ci Doruk Anlaşmasında 2.ci madde olarak karara girmiştir.


1977 ve 1979 Doruk Anlaşmaları, Uluslararası hukukun yani BM Hukukunun “Birincil hukuk” kararı konumundadır. Rumlar, bu kararı bozmak ve içeriğini sulandırmak için, “Mülkiyet, Toprak ve T.C. Kökenli vatandaşlarımız”ın konusunu birbirine bağlamak istemektedirler ve de bu paket önerileri sanki yeni bir öneriymiş gibi de herkese satmaya çalışmaktalar.


Bizim mülkiyet ve KKTC topraklarında yaşamak isteyen Rumların sayısı konusunda baz olarak kabul edeceğimiz zemin, 1975-76 Viyana Anlaşması sonrasında KKTC’de kalan Rum nüfusu ve takas sonrasındaki mülkiyet yapısı olmalıdır.

28 Temmuz 2010
Mülkiyet ve Toprak için yorumlar kapalı
Okunma 67
bosluk

UAD Pandora’nın Kutusunu Açtı

UAD Pandora’nın Kutusunu Açtı

Hollanda’nın Lahey kentinde, güzel ve tarihi bir binada oturumlarını sürdüren BM’ye bağlı Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD), Kosova’nın tek yanlı bağımsızlık ilanını uluslararası hukuka uygun bulması uzun vadede 19. ve 20. yüzyılın bir çok tabusunu yıkacak Hukuki bir Tsunami gibi gözüküyor.


Zaten artık dünyamızdaki siyasi dengeler de 19. yüzyılın sonundaki ve 20. yüzyılın içindeki gibi değil.


20. yüzyılın ilk çeyreğinde yok olmanın kenarından dönen Türk ulusu, 21. yüzyılın daha ilk başlarında bölgesinde lider konumunda.


2. Dünya savaşından önce kendi stratejileri doğrultusunda Hitler’e ve Almanya’ya desteğini veren Amerika, savaşın sonunda Almanya’yı neredeyse haritadan silerek, Avrupa’ya Rusya ile birlikte yeni bir şekil vermişti.


Ne o şekil kaldı, ne Rusya, ne de 20. Yüzyılın son yarısındaki Amerika. Hızla değişime uğradı tüm dünya aktörleri.


1. Dünya savaşını Saray Bosna’daki bir suikast başlatırken, aynı düzeyde ama kansız bir savaşı da İngilizce adı “International Court of Justice” olan Uluslararası Adalet Divanı’nın Kosova ile ilgili aldığı bu son karar başlatacak.
Bundan, özellikle Avrupa’nın ve Asya’nın büyük devletlerinin kaçınabilmesi olanaksız olacak.


Birleşmiş Milletlerin Kosova ile ilgili olarak 1244 numaralı bir kararı var. Bu karar Kosova’nın Sırbistan’ın bir parçası olduğunu vurguluyor. Yönetiminin geçici bir süreliğine BM tarafından yapılacağını ve belli “Demokratikleşme ve benzeri gibi” bir takım kriterlerin sağlanmasından sonra da Kosova’nın statüsünün görüşüleceğini söylüyor.


Kosova’nın bağımsızlık sürecinde, söz konusu kriterler daha oluşmadan, “Temas Grubu” ismiyle 5 devletin güdümünde görüşmeler başladı ve sonucu “Bağımsızlığı” getirdi. Sırplar, Kosova’lıların bağımsızlık haricindeki tüm taleplerini kabul etmelerine rağmen, Kosova’lılar Bağımsızlıkta ısrar ettiler.


Sırpların Lahey Adalet Divanı’na başvurmalarının ana gerekçesi, BM’nin kararında Kosova’nın Sırbistan’ın toprak parçası olduğuna dair vurgu bulunmasıydı.


UAD’nın Belgrad’ın talebi üzerine önceki gün tavsiye niteliğinde aldığı “Uluslararası hukuk, bağımsızlık ilan edilmesine yönelik uygulanabilir yasak içermiyor. Bu nedenle Kosova’nın 17 Şubat 2008’deki bağımsızlık ilanıyla uluslararası hukuk çiğnenmemiştir” yönündeki kararı elbetteki bağımsızlık peşinde olan diğer küçük devletler gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de önünü açmaktadır.


Kosova’nın Bağımsızlığını ilan etmesinin Uluslararası Hukuka aykırı olmadığı gibi, KKTC’nin de Bağımsızlığını ilan etmesi Uluslararası Hukuka aykırı değildir.


UAD’nın, BM’nin 1244 No.lu kararında Kosova topraklarının Sırbistan’ın bir parçası olduğunun vurgulanmasına rağmen dikkate almaması, Kıbrıs için de geçerli bir karardır.


UAD’nin Kosova kararına göre KKTC toprakları, ne Rumların iddia etikleri gibi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti kontrolündedir, ne de AB’nin kendi kendine gelin güvey olup 10. Protokolda bahsettiği şekli ile AB sınırları içindedir. AB Kıbrıs Rum Cumhuriyeti AB’ye katılırken ahkam kesmiş ve KKTC topraklarını “Şimdilik üzerinde AB Müktesebatının geçerli olmadığı AB toprağı” olarak ilan etmişti.


Aynen Sırbistan’ın askeri ve siyasi yenilgisinin ardından hukuk savaşını da kaybetmesi gibi Rumlar da 20 Temmuz 1974’deki askeri yenilgilerinin ardından 21. Yüzyılın ilk çeyreği çıkmadan Kıbrıs’ın kuzeyi ile ilgili hukuk savaşını da kaybedecekler.


Lahey Uluslararası Adalet Divanı aynen bu şekilde söylüyor.

26 Temmuz 2010
UAD Pandora’nın Kutusunu Açtı için yorumlar kapalı
Okunma 47
bosluk

Sendikalar ve Halkımız

Sendikalar ve Halkımız

Vatandaşlarımızdan aldığım bilgiler pek de Sendikalar açısından hayrın değil.
Anlaşılan artık halkın “Sessiz Çoğunluk” denilen büyük bir kısmı, sendikaları, sendikal hakları ve sendikaların her akıllarına her estiğinde yaptıkları grevleri pek desteklemiyor.


Özellikle de halka karşı yapılan grevleri benimsemiyor ve halkı mağdur eden grevlere de hiç sempati duymuyor. Belli ki bıkmış usanmış artık halkımız sendikaların fütursuzca ve her aklına estiğinde grev yapmasından.


Kabak uzun vadede sendikaların başına patlayacak gibi gözüküyor. Sendika Başkanlarına karşı da tepki var halkımızda. Sendika başkanlarının gündüz sendika merkezinde oturup hiç iş yapmamalarına sonra da mesai bitince devlet dairesindeki görev yerine gidip fazla mesai almasına çok içerliyorlar.


Niye biz verdiğimiz vergilerle bunların maaşını ödüyoruz. Sendika başkanlarının ve Sekreterlerinin maaşlarını sendikanın kendisi ödesin diyor insanımız.


Ellerine geçirdikleri devlet olanaklarını, kendi çıkarları doğrultusunda vatandaşa karşı kullanmalarına da çok içerliyor artık insanımız. Geçen gün bir vatandaşımız, yıllar önce KIB-TEK’in normal mesaiden yaz mesaisine geçmek için haftalar süren grevini ve evindeki buz dolabında bozulan yiyeceklerini hatırlattı bana.


Kuruş kuruş biriktirerek aldığımız yiyeceklerimizi çalışmadan para kazanmak için elektriği şantaj niyetine kullanan sendikacılar yüzünden çöpe attıklarından bahsetti bana kızgınlıkla.


Dediğine göre de KIB-TEK yaz mesaisine geçince de bütün arızaları öğleden sonra gidermeye başlamışlar, fazla mesai almak için.  Bir sendika üyesi kamu görevlisi de, grev kararının kendilerine danışılmadan ve oylama dahi yapılmadan 2-3 kişi tarafından alındığından yakındı bana. Greve katılmayana da, ya baskı yapıyorlarmış ya da şantaj.


Keşke grev kararları bir hafta evvelsinden, gizli oylama ile alınabilse dedi. O vakit üyelerin sendika başkanlarının grev kararını destekleyip desteklemediği hür irade ile ortaya çıkar, çok daha iyi olur dedi.


Bir diğer sendika üyesi de maaşından otomatik olarak alınan sendika aidatı kesintisine karşı çıktı. Ben sendikanın faaliyetlerinden memnunsam gidip kendim veririm, niye daha maaşımı elime almadan benden aidat kesiyorlar hiç anlamıyorum demişti bana.


Belli ki sendikalara artık eskisi gibi sempatisi yok halkımızın. Hele Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası’na (KTÖS) ve Kıbrıs Türk Orta Eğitim Sendikası’na (KTOES) ateş püskürüyorlar.


Haftalar ve aylar süren grevlerden dolayı ders yapacak ve çocuklarımıza bir şeyler öğretecek vakit bulamadılar. Bu nedenle de Türkiye başarı sıralamasında KKTC Şırnak’ın bile arkasına düştü diye şikayet ettiler. Bir tanesi de öğretmenlerin yılda sadece 164 yarım gün çalıştıklarından ve 14 maaş aldıklarından şikayet etti. Tam gün olarak sadece 82 gün çalıştıklarından buna karşın da geriye kalan 283 gün yan gelip yattıklarını dile getirerek bunun büyük bir haksızlık olduğundan bahsetti.


Bu 14 maaş konusu dikkatimi çekti. Eylül ayında okullar başlamadan önce öğretmenlere her yıl 2 asgari ücret değerindeki Hazırlık Ödeneği ödeniyormuş ve bu arkadaşımız da bu ayrıcalığa fena halde karşı. Bütün bir yaz yan gelip yatıyorlar, kışın bol bol grev yapıp derslere girmiyorlar, sonra da bunlara bizim verdiğimi vergilerden bir de hazırlık ödeneği ödeniyor diye itirazını dile getirdi.


Bu hazırlık ödeneği konusu benim de ilgimi çekti ve emekli hocalarımızdan bir tanesine bu ödeneğin gerekçesini sordum. Eskiden karatahta vardı ve tebeşirle yazardık. Tebeşirden dökülen tozlar elbiselerimizi kirletirdi bu nedenle vermişlerdi  Hazırlık Ödeneğini ama artık çağımızda kara tahta yok, ne gerekçeyle veriyorlar ben de bilmiyorum diye yanıtladı beni.


Serbest çalışanlar en çok kamu görevlilerinin, tek bir kuruş Emekli maaşı primi ve emekli ikramiyesi primi vermeden, emekli olunca çuvalla para almalarına karşı.


Onlar yan gelip yatıyor, ay sonu maaş alıyorlar ama tek bir kuruş da primi ceplerinden ödemiyorlar. Hepsini biz ödüyoruz. Hem günde 12 saat çalışıyoruz hem de bunların primlerini biz ödüyoruz diye yakınıyorlar. Artık belli oluyor ki halk, devletin aldığı ekonomik tedbirleri benimsiyor ve fazlasını da istiyorlar. Özellikle Kamu reformunu ve sendikalar yasasının çağımıza ve KKTC gerçeklerine göre yeniden düzenlenmesini istiyor. “Elçiye zeval olmaz”. Ben sadece açık pazarda duyduklarımı yazdım…

23 Temmuz 2010
Sendikalar ve Halkımız için yorumlar kapalı
Okunma 40
bosluk

Şafak Nöbeti Coşkusu

Şafak Nöbeti Coşkusu

36 yıl evvel gerçekleşen Mutlu Barış Harekatının ilk günü olan 20 Temmuz 1974 Cumartesi günü sabahı saat 05:00’de, Türk askerlerinin karaya ayak basmasının anısına düzenlenen “Şafak Nöbeti” kutlaması müthiş görkemliydi.


19 Temmuz 2010 Pazartesi gecesi yer alan ve 20 Temmuz sabahı saat 05:00’e kadar devam eden Şafak Nöbeti” kutlamalarında ben de oradaydım.


Hem de en başından en sonuna kadar.


Organizasyon Komitesini, kutlamalara maddi kaynak sağlayan kuruluşları ve emeği geçen tüm vatanseverleri kutlarım.


Gerçekten de çok görkemliydi.


Kutlama, insanımızın içindeki KKTC aşkını ve Türkiye sevgisini adeta pekiştirdi, bir kez daha yaktı ve hayata geçirdi.


Buna bir şahlanış, KKTC’deki vatanseverlerin ve Anavatan aşıklarının bir araya gelişi ve gönül bağı kurmaları da diyebilirsiniz.


Türk ve KKTC bayraklarını tutan çocukların, genç erkek ve kızlarımızın, annelerin babaların, nenelerin ve dedelerin coşkusu görmeye değerdi.


Herkes coşkuyla birbirine kenetlenmişti. KKTC’yi sahiplenme, varoluş için mücadele azmi ve kalplerindeki inanış, adeta yüzlerindeki mutlulukla özdeşleşmişti. Bunu görmek, okumak ve hissetmek çok kolay oldu benim için.


Şafak Nöbetine katılan siyasilerimiz de adeta, ünlü şairimizin mısrasındaki gibi “Çocuklar gibi şendi”ler. Mutluydular ve içlerindeki KKTC sevgisi, Asker sevgisi ve Türkiye sevgisi belirgin bir şekilde dışa vuruyordu.


Katılımcılar da öyle.


Hep bir ağızdan marşlar ve şarkılar söylemeleri, şarkılarını büyük bir coşkuyla söyleyen Türkiye’nin ünlü sanatçılarına eşlik etmeleri de çok duygusaldı.


36 yıl evvel, 19 Temmuz Cumartesi gecesi, kırmızı alarma girerek elde silah Mağusa surları üzerindeki mevziimde geçirdiğim sıkıntılı gece ve hissettiğim endişeler bir bir aklıma geldi, Pazartesi gecesi yer alan kutlamada.


Kulağımızın radyoya yapışık olması, radyodan gelen haberlerin tek bir kelimesini kaçırmadan dinlememiz ve Başbakan Ecevit’in Pazartesi günü sabah T.B.M.M.yi Kıbrıs konusunda toplantıya çağırdığı açıklaması, hepten bizi ümitsizliğe kaptırmış, “Bu defa da gelmiyorlar” düşüncesinin kafalarımızı, beyinlerimizi esir almasına neden olmuştu.


Ama gene de bir gariplik vardı yaşadığımız olaylarda.


Hem Türkiye daha adaya çıkıp çıkmamayı iki gün sonra tartışacaktı, hem de biz silâhaltındaydık. Üstelik de “Kırmızı Alarm”a girmiştik. Ateş emri olmadan da ateş etmek yetkisi de tüm birliklere verilmişti.


Sabaha kadar silahlarımızı en az on kez gözden geçirmiş, savaş düzenine girmiş, haritaları yerlere sermiş, atış işaretleri ve hedef bayraklarını da yerli yerlerine dikmiştik.


Hazırdık.


Her saldırıya karşı koymaya, gerekirse de hücum etmeye hazırdık.


Hepimiz de “Mücahit Yemini” etmiştik.


Fiziksel olarak bu “Dünya Güzeli Vatanımız”  için çarpışmaya, manen de şehit olmaya hazırdık.


Sıkıntılı geçen gecenin sabahının daha ilk cılız ışıklarında, camimizden gelen “Ezan Sesi”ne, radyolarımızdan gelen liderimiz Rauf Denktaş’ın mutlu, mutlu olduğu kadar da heyecanlı sesi karışmaya başladı. 


“Türk ordusunun adanın dört bir tarafından çıkarma yaptığını” müjdeliyordu sesi.


Artık gün bizimdi ve “Anavatan” gelmişti.


İşte 1974 yılının 19 Temmuz gecesi ve 20 Temmuz sabahı bir mücahit olarak elde silah, siperde hissettiklerim bunlardı.


Ve Pazartesi gecesindeki “Şafak Nöbeti”nde de aynı duyguları bir kez daha yaşadım. Eminim benim gibi Mutlu Barış Harekatına katılmış tüm Mücahitlerimiz ve askerlerimiz de aynı duyguları benim gibi iliklerine kadar yaşamışlardır.


Anavatana şükürler olsun diyorum.


İyi ki varsın diyorum ve tanrıya, 1878 yılından beri biz Kıbrıslı Türkleri hiç unutmamış ve her zaman bağrına basmış olan böylesi bir anavatanım olduğu için de teşekkür ediyorum….

21 Temmuz 2010
Şafak Nöbeti Coşkusu için yorumlar kapalı
Okunma 54
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar