Kıbrıs konusu nereye?

Kıbrıs konusu nereye?

Mitinglere, grevlere, maaşlara ve karşılıklı atışmalara odaklandık, dışımızda olan bitenlerden uzak kalıyorduk az daha.


Son 48 yıldır fiilen yaşadığımız bir Kıbrıs Sorunu var ve hala daha bu soruna çözüm bulmak için de müzakereler devam ediyor.


Müzakerelerin gidişatı pek parlak değil.


Türk tarafının bütün yapıcı ve ileriye adım atıcı önerilerine rağmen Rum tarafının adaya tek başına hakim olabilmenin tuzaklarını hazırlamaktan başka yaptığı bir şey, geliştirdiği bir strateji yok.


Bir taraftan Hristofyas ile Rum Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu, ilgili ilgisiz herkesi dolaşıp, tanınmış ülke olmanın verdiği nimetleri tepe tepe kullanarak kendi görüşlerini aktarırken, Rum Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürü Nikos Emiliu ile Kıbrıs doğumlu Yunanistan Dış İşleri Bakanı Dimitris Drutsas da yollara düştüler.


Drutsas, bu gün Londra’da İngiliz dengi William Heing ve Cuma günü de New York’ta Ban Ki Moon’la yapacağı görüşmelerde Kıbrıs konusunda Rum ve Yunan tezlerini anlatmayı üstlendi.


Aslında anlatacağı bu görüşler bayağı da bayat.


Londra’da ve New York’ta, özellikle Genel Sekreter’e, Başkan Hristofyas’ın geçen yaz sunduğu üç eksenli öneriler paketindeki tezlerine odaklanacak.


Bu üç eksenli öneriler paketinde Maraş’ın yasal sakinlerine iade edilmesi, Mağusa Liman’ının BM tarafından işletilmesi ve Mülkiyet başlığının


Toprak başlığı ile birleştirilmesi var.


Bunlara ilaveten bu paketin içinde ayrıca, Kıbrıs sorununun iç yönlerinin müzakere edilmesi ve anlaşma yörüngesine girilmesi şartı ile Uluslararası konferans önerisi de bulunmakta.


Başta Hristofyas olmak üzere Rumların ve Yunanlıların büyük bir çoğunluğu bu pakete mucizevi bir “Kurtarıcı” gözü ile bakıyorlar. Zaten dini inanışları gereği mucizelere akılları çok yatkın. Hz. İsa’nın su üzerinde yürümesinden tutun da Azizlerin veya Havarilerin ikonalarının bile hastalıkları iyi edeceğine değin bir çok mucizeye taparcasına inanıyorlar.


Bu paket de onlardan birisi olmak yolunda.


Rumların ve Yunanlıların hedefleri, Şubat sonunda BM Güvenlik Konseyi’ne sunulacak olan Kıbrıs Raporu’na Rum görüşlerini ekletebilmek ve Türk tarafını görüşmeleri çıkmaza sokmakla suçlamak.


Bunun için Lefkoşa’ya gelen Drutsas’a, evvelki günkü akşam çalışma yemeğinde Hristofyas Kıbrıs sorunundaki son gelişmeler, Kıbrıs Türk tarafının “olumsuz” tavrı, Kıbrıslı Türklerin 28 Ocak mitingi ile başlayan hareketlilikleri ve Türkiye’nin tavrını sertleştirmesi konularında bilgi verdi


Aralarındaki mutabakata göre Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Drutsas, Genel sekreter Ban Ki Moon’la 18 Şubat’ta New York’ta yapacağı görüşmeye, Rum ve Yunan hükümetlerinin, Güvenlik Konseyi’ne sunulacak raporun “objektif olması” mesajını götürecek ve Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’ın üç eksenli önerilerini derinlemesine anlatacak.


Bunun sonrasında da yaz döneminde prosedürün tırmandırılması da muhtemel olan bundan sonraki adımlarla ilgili niyetleri açısından New York’un nabzını da tutmaya çalışacak.


Rumların penceresinden bakıldığında görülenlerin tümü bunlar.


Ama başka pencereler de var.


Bunlardan bakınca görülenler bayağı farklılaşıyor.


Bir çok diplomat, görüşmelerin hızla çıkmaza doğru gittiği konusunda hem fikir.


Hem fikir oldukları bir başka gerçekte, BM’nin sabrının sonuna geldiği ve Türkiye ile Kıbrıs Türk tarafının da bir kırk yıl daha müzakerelerin bitmesini beklemeyecekleri.


Türkiye’deki 12 Haziran Genel Seçimlerinin Kıbrıs Müzakereleri ve Kıbrıs sorunu konusunda bir “Milat” olacağı kesin.


Seçimden sonra çok kavramlar ve çok stratejiler değişecek veya genel konjonktüre dayalı olarak hızla değişmek zorunda kalacak.

16 Şubat 2011
Kıbrıs konusu nereye? için yorumlar kapalı
Okunma 28
bosluk

KKTC’de tedbirler alınamazsa

KKTC’de tedbirler alınamazsa

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki “Demokrasi” anlayışı ve uygulaması, bu gün Birleşmiş Milletlere üye 192 ülke içinde eminim üst sıralarda ve imrenilecek bir konumdadır.


Özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı kazandığımız 1974 Barış Harekatından günümüze düşünce suçu ile suçlanan ve cezalandırılan bir birey daha olmadı ve bundan sonra olacağını da pek sanmıyorum.


KTFD’deki ve onun takipçisi olan KKTC’deki Parlamenter rejim, Barış Harekatından beri hiç aksamadan ve müdahalelere maruz kalmadan günümüze kadar geldi. Hiç aksamadan da devam edecek.


KKTC’de siyasilerin halk içindeki yeri ve konumu, birçok ülkeye kıyasla çok farklıdır. 


Siyasilerin statüsü, devlet yapısının ve bürokratların üstünde olmasına rağmen, halk ile Bakanların veya Milletvekillerinin arasında hiçbir barikat, baraj, engel ve uzaklık yoktur.


KKTC’de bir siyasiye ulaşmak bir arkadaşa ulaşmak kadar kolaydır.


Gerçekte Kıbrıs Türk halkının düşünce tarzının, doğal yaşamının ve kültürünün bir parçası olan politikaya yönelik bu yaklaşımı, bu olanağı ve siyasete bu bakışı, sayıları yüzlerin çok üstünde olan ülkelerce kıskanılan ve imrenilen bir özelliktir.


KKTC’de siyasilerin söyledikleri ne denli önemliyse, halkın düşüncesi ve söylemleri de o denli önemlidir.


Başarılı ve süreğen bir yönetim için halkın sesine kulak vermek de politikanın ön koşuludur.


Ülke olarak bir çıkmaza doğru hızla gitmekteyiz.


Bu tempoda, bu kurallarla ve mevcut ekonomik sistemle, hiçbir önlem alınmadan devam edildiği takdirde, daha evvelki yazımda öngördüğüm gibi hazinenin boşalarak maaşları ve yatırımları ödeyemez hale gelmesi, 2011 yılının sonbaharında açık ve net olarak tüm KKTC halkı tarafından şiddetli bir şekilde hissedilecektir.


Bunu gerek bizim maliyecilerimiz, gerek bizim ekonomistlerimiz, gerekse de her zaman yanımızda olan anavatanımızın siyasileri ve bürokratları da dile getirmektedir.


KKTC halkının isteği mali batışı önleyici tedbirlerin hemen ve derhal alınmasıdır.


KKTC halkının isteği, sağıyla, soluyla, sendikalarıyla ve politikacılarıyla hep birlikte konuşularak, tartışılarak ve yapıcı önerilerle uzlaşı yolunun bulunması ve dünyanın da içinde bulunduğu bu ekonomik kriz döneminde, tüm taraflarca kabul edilebilir bir çıkış yolunun bulunmasıdır.


Artık herkes bunun acil olarak çözümlenmesi gereken bir sorun olduğu konusunda hemfikirdir.


Tarafların ağız birliği ettikleri ortak nokta, bu krizden çıkışın formülünün, sadece kamu kesiminde alınacak tedbirlerle değil, tüm sektörlerde “içinde bulundukları durumu iyileştirecek önlemlerin” alınarak bu krizden çıkılabileceği şeklindedir.


Yatırımların arttırılması ve yatırım kapılarının açılması için yatırım olanaklarının yaratılması ve kolaylaştırılması, bürokrasimizin içinde bulunduğu içler acısı, iş yapamaz ve engelleyici duruma rağmen, ne pahasına olursa olsun kaçınılmaz bir adım olarak önümüzde durmaktadır.


KKTC Meclisinde temsil edilen siyasi partilerin, bu krizden çıkış yolunun hep birlikte hareket etmek olduğuna kendilerini inandırmaları gerekmektedir.


Siyasilerimizin önce kendi aralarında bir mutabakat sağlamaları ve bir çıkış yolu tespit etmeleri, sonra da Türkiye ile masaya oturup iyi niyetli düşüncelerle bu sorunu çözmek, atılacak en doğru başlangıç adımlarından bir tanesi olacaktır.


Grevlerle, vatandaşı sıkıntıya sokan eylemlerle, mahkemeleri işlemez hale getirmekle ve benzeri hareketlerle hiçbir yere varılamayacağı kesindir.


Bu tür davranışların devamı, halkın parçalanması ve birbirine düşman olmasıyla sonuçlanacaktır eninde sonunda.


Zaten kamu görevlisi olmayan vatandaşlar arasında hiç durmadan grev yapan kamu personeline karşı homurdanmalar başlamıştır. Bu hoşnutsuzluk dikkate alınmazsa, daha da sorunlu günleri yaşayacağımız kesindir.


Gün birlik olma, hoş görü ve içinde yaşamakta olduğumuz gerek ekonomik gerekse de siyasi krizden el ele kola güç birliği ile çıkabilmek başarısını göstermemizin gerektiği gündür.


Biz içimizde kendi kendimizle ve Anavatan Türkiye ile uğraşırken, dışarda KKTC’de yaşananlardan memnun olan ve bekledikleri fırsatın yaklaşmakta olduğunu düşünerek ellerini ovuşturan Rumlar ile onların ağababaları olan Avrupa Birliğini unutmamamız gerekmektedir.


Onlar zaten yıllardır bu günleri beklemekteydiler, bizleri yutmak ve tebaaları yapmak için.

14 Şubat 2011
KKTC’de tedbirler alınamazsa için yorumlar kapalı
Okunma 31
bosluk

Kıbrıs’ta altıncı güç

Kıbrıs’ta altıncı güç

Türkiye’nin bölgesel güç olmasını engellemek için sahneye konan müthiş bir oyun var.


Bu denli detaya kadar inebilen ve en az üç veya dört ayrı eylem kurgusu yazıp bunları ayrı ayrı senaryolaştırdıktan sonra bunları tek bir hedefe yöneltebilen senaristleri kutlamak gerekir.


Senaryonun hedefi belli.


Hedef, “Türkiye’yi Kıbrıs adasından sökmek ve bir daha ada üzerinde hak sahibi olmamak üzere geri Anadolu’ya göndermek”.


Bunu anlayabilmek için son iki-üç ayda yaşananlara, büyük pencereden bakmak gerekli.


Tezgahlanan oyun tamı tamına dört perde.


Aslında dört ayrı tiyatroda oynanıyor bu dört faklı perde ve en sonuncu final perdesi de, tüm oyuncuların katılımı ile tek bir yerde, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sahneye konacak.


İlk perde 2002, 2003 ve 2004 yıllarında BM, AB, İngiltere ve Amerika kanalı ile sahneye kondu.


Kıbrıslı Türkler, “Ayrılıkçı Cumhurbaşkanı” Rauf R. Denktaş’a rağmen Annan Planına “Evet” dedirtilerek, hem Türk askerinin adadan tek bir kurşun atılmadan ve kan dökülmeden çıkması sağlanacaktı hem de, referandumdan hemen sonra “Birleşik Kıbrıs Federal Cumhuriyeti”nin AB’ye girmesi ile de Türkiye’nin garantörlüğünün hukuken yok olduğu iddia edilerek, ada Türkiye’nin elinden tereyağından kıl çeker gibi alınacaktı.


Bu senaryoyu yazanlar, dönemin Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos’un, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin AB’ye sorunsuz girebilmesi için AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Başkanı Verhaugen’e vermiş olduğu “Yalan” garantiye güvenerek Rumların referanduma, bu sözü veren Cumhurbaşkanları da dahil olmak üzere “Hayır” diyebileceklerini hiç hesaba katmamışlardı.


Referandumdan “Hayır” çıkınca tüm oyun bozuldu ama bu dönem içinde özellikle KKTC’de oluşturulan dostluklar, kurulan tabela dernekleri, paraya boğulan Sivil Toplum Örgütleri ve bazı önde gelen kamu görevlileri ile ilişkiler hep taze tutuldu ve çeşitli menfaatlere sağlanarak aksamasız bir şekilde yeni bir senaryo yazılıp sahneye konana değin “istendiği zaman eyleme hazır uyutulmuş askerler” gibi canlı tutuldu.


İkinci perde, Kıbrıs adasının çevresindeki Hidrokarbon yataklarına Türkiye’siz el koymak hedefi.


Daha evvel bunun peşine Kıbrıslı Rumlar düşmüşlerdi ve 1958 II. Cenevre Konferansı sonuçlarına göre Türkiye’nin güney kıyıları ile Mısır’ın kuzey kıyıları arasında kalan Doğu Akdeniz’in yarısı üzerinde hak sahibi olan Türkiye’yi, bu sulardan atmak ve Münhasır Ekonomik Bölgeye hakim olabilmek için Türkiye’nin altında imzası bulunmayan 1982 III. Deniz Hukuku Konferansı’nı (UNCLOS) öne sürmeye başlamışlardı.


Kıbrıs adasının güneyinde ve İsrail ile Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin 1982 tarihli UNCLOS’a göre var olduğunu iddia ettikleri Münhasır Ekonomik Bölgeler içinde Doğal Gaz’ın varlığı ortaya çıkınca, işin boyutu değişti ve devreye İsrail de girdi.


İsrail, ABD kanalı ile Türkiye’nin askeri gücünü çok iyi bildiğinden Türkiye ile yüz yüze çatışmak yerine hemen “Rakibimin Düşmanı Benim Dostumdur” felsefesi ile yola çıkarak, önce “Mavi Marmara” olayını yarattı, sonra da Türkiye’nin güneyinde Yunanistan-Kıbrıs Rum ve İsrail blokunu oluşturmanın girişimlerini başlattı.


Buradaki hesap, Türkiye’nin her üç ülkeyi de açık ve net olarak karşısına alamayacağı varsayımıydı.


Üçüncü perde, Avrupa Birliği kanalı ile Türkiye’yi sürekli taciz ederek, üzerinde baskı kurmak ve Türkiye-Avrupa Birliği Müzakerelerini çıkmaza sokmak hedefi.


Bunun en güzel örneğini dün Kıbrıs Rum siyasi partileri verdi.  Dün Kıbrıs Rum tarafındaki EDEK, EUROKO ve Ekologlar,  Kıbrıs’la ilgili bazı sözlerini “tehdit” diye öne sürerek TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Avrupa Parlamentosu’ndaki siyasi gruplara şikâyet ettiler.


Tabii ki bu, Türkiye ile ilgili şikayetlerin bir başlangıcı. Şikayetlerin arkası, her seferinde biraz daha büyütülerek AB’nin ilgili, ilgisiz tüm birimlerine durmadan yapılacak.


Dördüncü ve son perde ise Kıbrıslı Türkleri, anavatan Türkiye’ye karşı kışkırtarak, artık KKTC’de Türkiye’yi istemediklerini alenen söyletmek hedefi.


Bunun ilk adımı 28 Ocak mitinginde atıldı.


2 Mart mitinginde ise, 28 Şubat mitinginde küçük bir grubun yaptığı iddia edilen bu eylemenin boyutları genişletilerek, güya sendikalar tarafından alındığı iddia edilen bütün önleyici önlemlere rağmen tüm Kıbrıs Türk Halkı Türkiye’yi istemiyormuş havası verilmeye çalışılacak.


Sonra da Mübarek’e yapılan “Çekil” baskısı gibi, Türkiye’ye de “adadan çekil, artık seni istemiyorlar” baskısı, her yönden ve ilgili ilgisiz bir çok yurt dışı kuruluştan başlayacak.
Silahla yapılamayacağı çok anlaşılan “Türkiye’yi adadan atmak senaryosu”, demokratik hakların arkasına saklanılarak 6. Güç faaliyetleri ile yapılmaya başlandı.


Topsuz, tüfeksiz, kansız, gözyaşısız, bir can ve bir servet harcanmadan.


Tüm eylemleri zaten KKTC Hazinesi endirekt olarak finanse ediyor.

11 Şubat 2011
Kıbrıs’ta altıncı güç için yorumlar kapalı
Okunma 34
bosluk

Kıbrıs’ta yeni bir tezgah mı?

Kıbrıs’ta yeni bir tezgah mı?

Rahmetli liderimiz Dr. Fazıl Küçük, daha 1940’lı yılların içinde “Kıbrıs Türk’ü Türkiyesiz Var olamaz” ve “Kıbrıs Sorunu Türkiye’siz çözülemez” diyerek Kıbrıs Türkünün adada varlığını sürdürebilmesinin ana hatlarını çizmiş, adanın ve Kıbrıs sorunun da gerçeklerini ortaya koymuştu.


Liderimizin neredeyse yetmiş yıl evvelsinden başlayan bu öngörüsü, her ortam ve koşulda doğru çıktı.


24 Temmuz 1923 yılına kadar kağıt üstünde adanın sahibi olan ve o tarihte imzalanan “Lozan Anlaşması” ile adayı resmen İngiliz Sömürge Devletine devreden Türkiye, imzası daha kurumadan Kıbrıslı Türklere sahip çıkmaya başlamıştı.


İkinci Dünya Savaşından ve Kurtuluş Savaşından yorgun ve bitap çıkmasına rağmen gencecik Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıslı Türkleri unutmamış ve ilk fırsatta Hamidiye zırhlısını Mağusa limanına göndererek “Kıbrıslı Türkler, Yanınızdayız” demişti. Sonra da adaya gönderilen sanatkarların, eğitimcilerin, kültürel ve sportif faaliyetlerin ardı arkası hiç kesilmedi.


1 Nisan 1955 tarihinde ilk bombalarını patlatarak adayı Yunanistan’a bağlamak ülkülerini fiiliyata dönüştüren EOKA’nın karşısına ancak Türkiye’nin desteği ile çıkabilmiştik.


1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken de azınlık statüsünden, ortak statüsüne gene, Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığının ve Başbakanlığın çizdiği strateji doğrultusunda görüşmecilerin dirayetli müzakereleri sayesinde yükselmiştik.


1960 Anlaşmalarıyla bize kurucu ortaklık, egemenlik, bağımsızlıkta söz hakkı ve garantilerle güvenli bir gelecek kazandıran Türkiye, Rumların tüm bunları gasp etmek için başlattıkları Enosis kavgasında, uluslararası tüm baskıları göğüsleyerek yanımızda dimdik durmuş, bağrını bize açmıştı.


1963-1974 yılları arasında soykırıma uğradığımızda, çadırımız da, yiyeceğimiz de ve maaşlarımız da gene Türkiye’nin bağrından kopup gelmişti.


Ve 1974 Mutlu Barış Harekatı yapılmasaydı, şimdi ada tamamı ile Ege’deki Yunan adaları, Girit veya Rodos gibi Helenlerin idaresi altında olacaktı.


Bizler hala yaşıyor olur muyduk, buraları bir daha görür müydük emin değilim.


Girit’te, Rodos’ta ve oniki adalarda  bir zamanlar yaşamlarını sürdüren Türkler, şimdi ya toprak altındalar ya da bir daha geri dönmemek üzere arkalarında tüm hatıralarını ve varlıklarını bırakarak gittikleri Türkiye’deler.


Türkiye ile ilişkilerimiz bu güne değin hiç böyle gerginleşmemişti.


Ayrılıkçıların, Kıbrıs Türk halkını yok oluşa sürüklediği çok net bir görünüm.


Türkiye elini KKTC’den çektiği an her şeyimizle Rum’un insafına kalacağımız inkar edilemeyecek bir gerçek.


Birileri bizleri Rumlara yamalamak için elden geleni yapıyor ve dikkatleri de büyük bir ustalıkla mitinge yönlendir.  


Yurt içinde, Rum tarafında ve Türkiye’de neredeyse son 10 gündür gündemden düşmeyen 28 Ocak Mitinginin zamanlaması, olağan üstü ve dahiyane.


Geçmişe baktığımızda, genelde bu tür olayların organizasyonunun büyük hedefler güden büyük beyinler tarafından yapıldığını ve de dikkatlerin belirli bir noktaya çekildikten sonra asıl hedefe gürültü çıkarılmadan gidilmiş olduğunu görürüz.


Bu mitingin organizasyonunda da bu amacın var olup olmadığı elbette ki zaman gösterecek.


Hep birlikte göreceğiz.


Bu toz duman içinde kulaklarımızdan, gözlerimizden kaçan iki olay var.


Bunlardan birincisi 10 Şubat Perşembe günü Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi’nde oylanacak olan “2010 Türkiye İlerleme Raporu (Turkey’s Progress Report 2010)”.


Bu raporun içinde tamı tamına 315 adet değişiklik var ve Rum ile Yunanlı Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Kıbrıs sorunu ile ilgili 1997-79 Doruk Anlaşmalarından itibaren BM Güvenlik Konseyinde alınmış Türkiye ve KKTC’ye karşı her tür yaptırım kararını bu raporun içine sokmaya başardılar.


Yavaş yavaş Avrupa Birliğini’nin de, yıllardır gerek Türkiye İlerleme Raporları içine gerekse de Kıbrıs Müzakereleri Raporları içine konan Rum ve Yunanlı Milletvekillerinin isteklerinden oluşan bir “AB Kıbrıs Müktesebatı” oluşmak üzere.


Bu isteklerin içinde akla gelen her konu ve talep var.


Başta Maraş’ın iadesi, Türk askerinin çekilmesi,  Türkiye’nin hava ve deniz limanlarının Rum gemi ve uçaklarına açması, Türkiye’nin Kıbrıs Rum Hükümetini tanıması ve benzeri gibi tüm Rum talepleri bu raporun içinde yer alıyor.


İkincisi de bu mitingde açılmış olan Türkiye aleyhtarı pankart.


Bu rapordan sonra birileri çıkacak ve diyecek ki “Türkiye, sen artık bu adadan çekil git. Sana yıllarca çekil dedik ama sen bizi dinlemedin, bak şimdi artık seni Kıbrıslı Türkler de istemiyor. Çekilme zamanın geldi.”


İşte oynanan oyun bu.


Mitingdeki Kıbrıs Rum Cumhuriyeti Bayraklarının ve de o çirkin pankartın da hedefi bu cümleyi AB ve BM yetkililerine söyletmek.


Provokasyonlara ve yanlış yönlendirmelere kanmamamız lazım.

9 Şubat 2011
Kıbrıs’ta yeni bir tezgah mı? için yorumlar kapalı
Okunma 32
bosluk

İsrail – Yunanistan yakınlaşması

İsrail – Yunanistan yakınlaşması

Israil yıllardır Arap ülkeleri Birliğinin kendisine, bölgedeki genişlemeci politikaları gerekçesi ile uyguladığı petrol ve doğalgaz ambargosu nedeni ile enerji konusunda hep sıkıntı içindeydi.


Şimdi İsrail, son yıllar içinde kendi kıta sahanlığı içinde bulduğu büyük miktardaki doğal gaz rezervleri nedeni ile bir parça olsun bu sıkıntılı ambargodan etkilenmeyecek konuma gelecek.


İsrail’in bu doğal gazı Avrupa’ya satmak için belirlediği strateji, gaz taşıyan boruları Yunanistan üzerinden Avrupa kıtasına bağlamak.


Belli ki Türkiye’ye, Müslüman bir ülke olarak pek bir güveni yok.


Aslında bu güvensizliğinin temelinde de Türkiye ile gelecekte gerek politik gerekse de silahlı bir çatışmaya girmeyi göze alamaması yatıyor.


“Bükemediğim eli öpmem ama uzak dururum” politikasını izliyor.


Yunanistan Başbakanı Yorgo Papanderu’nun İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Yunanistan ile İsrail arasında ortak bir Bakanlıklar Arası İşbirliği Konseyi kurulduğunu açıklaması, Atina ile Tel Aviv arasındaki yaklaşımın resmileştiğini ortaya koymakta.


Yeni başlayan bu ilişkiler, İsrail dış İşleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Yunanistan’a üç günlük resmi bir ziyaret yapması ve Yunanlı siyasi liderlerle görüşmesi ile daha da bir sağlamlık kazandı.


Başbakan Papandreu, güney doğu Akdeniz’de ortaya çıkan bu yeni jeopolitik oluşumun tüm parametrelerinin ele alınarak değerlendirilmesi için bir komite kurdu ve Yunanistan’ın ileri gelen bürokratlarından Kharis Pamboukis, Dimitrios Droutsas ve Tina Birbili’yi özellikle enerji konularından sorumlu kişiler olarak bu komitenin önemli pozisyonlarına getirdi.


Bu bir tesadüf değil.


Olayın çok geniş bir perspektifi ve etki sahası bulunmakta aslında.


Turizm konusundaki gelişmede, 2009 yılında Yunanistan’a giden Yahudi sayısı 100 binin altında iken, özellikle de Mavi Marmara trajedisinden sonra 2010 yılında Yunanistan’a giden Yahudi sayısında bir patlama oldu ve bu sayı 250 bine fırladı.


Yunanistan’ın bu siyasi gelişme sonrasında İsrail ile Teknolojik yaratıcılık, Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Yunan Adaları için deniz suyundan tatlı su elde etmek teknolojisi, Verimli sulama teknikleri, Tıbbi teknoloji, Cep telefonu teknolojisi ve Atık Yönetimi ile ilgili işbirliği yapmak isteği var.


Girişimlerini başlattı bile.


Tabii İsrail’in ise istediği, daha evvel Konya ovası üzerinde yaptığı savaş pilotu uçuş eğitimlerini, Türkiye ile arası bozulduktan sonra Ege Denizi üzerinde yapabilmek.


İsrail’in hava sahası çok küçük olduğundan bu eğitimleri açık bir bölge üzerinde yapmak zorunluluğu var.


İsrail aynı zamanda Yunanistan’ın Hava ve Kara kuvvetlerini silahlandırma programında yer almak ve Yunanistan’a Askeri malzeme üreten fabrika ihracatı yapmak arzusunda.


Lieberman’ın Papandereu’ya yaptığı teklifin içinde Amerika’daki Yunan ve Yahudi lobilerinin müşterek faaliyetlerde bulunması da var.


En önemli ve basına hiç yansımayan gelişme ise Yunanistan’ın Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ni de bu oluşumun içinde katarak İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölgelerini birleştirerek, Orta ve Doğu Akdeniz bölgesi içinde, Adriyatik Denizinden başlayıp Doğu Akdeniz’in en sonu ucu olan İsrail sahillerine kadar uzanan bir bölge oluşturulması girişimi.


Böylesi bir bölge üzerinde söz sahibi olmak hem Yunanistan’ın hem de İsrail’in çok işine geliyor.


Buradaki hedef Türkiye’nin 1958 II. Dünya Deniz Hukuku Konferansı kararlarına göre Doğu Akdeniz’de ilan ettiği, Girit’ten başlayıp İsrail’e kadar uzanan Münhasır Ekonomik Bölgesine, 1982 III. Deniz Hukuku Konferansı kararları uyarınca tecavüz etmek ve el koymak.


Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC hemen ve derhal Münhasır Ekonomik Bölge  İşbirliği Anlaşması yapmak ve KKTC’nin de bu işbirliği uyarınca TPAO’yu kendi Münhasır Ekonomik Bölgesinde her tür araştırmayı yapmaya yetkili şirket olarak ilan etmesi gerekmektedir.


Aksi takdirde ve gecikilmesi durumunda bu haklarımızı kaybetmek aşamasına gelinecektir.

7 Şubat 2011
İsrail – Yunanistan yakınlaşması için yorumlar kapalı
Okunma 37
bosluk
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar