AB Hibeleri ve Müzakereler

AB Hibeleri ve Müzakereler

Avrupa Birliği maalesef Kıbrıslı Türklerin güvenini, 2004 Annan Planı sonrası aldığı kararlarla onarılamayacak ve tekrar eski düzeyine çıkamayacak şekilde yitirdi.

24 Nisan 2004 tarihinde yapılan Annan Planı referandumunda AB’ye olan güven yüzde 65 düzeyinde iken günümüzde, AB’nin Kıbrıs Rum tarafının engellemeleri nedeni ile geçen yedi yıl içinde uygulamaya bir türlü koyamadığı Yeşil Hat Tüzüğü, Direk Ticaret Tüzüğü ve Mali Yardım Tüzüğü nedeni ile bu yüzdelik tek haneli bir sayıya kadar düşmüş durumda.

Şu anda AB’nin KKTC’ye ve tüm KKTC vatandaşlarına değil de, ayırım yaparak sadece 1974 öncesi Kıbrıs Rum Cumhuriyeti vatandaşı olan Kıbrıslı Türklere ve onların kurdukları Sivil Toplum Örgütlerine yaptıkları yardımlar birçok kişiyi kırmış durumda.

2004 yılından beridir bu yardımları sadece belli görüşte olan belli STK’ların almasının çözüme veya barışa pek bir yardımı olmamaktadır.

Kıbrıslı Türklerin anavatan olarak addettikleri Türkiye Cumhuriyetinin KKTC’ye yaptığı yardımların büyüklüğü ve yaygınlığı çok fazla olduğundan, AB’nin finansal yardımı ister istemez Türkiye’nin neredeyse hiç bitmeyen yardımları ile kıyaslandığında devede kulak ve ayırımcılık taşıyan bir görünümde kalmakta.

Birçok KKTC vatandaşının AB’nin bu elle tutulup gözle görülmeyen finansal yardımlardan haberi bile yok.

Müzakerelerin gidişatı ise pek ümit verici değildir.

Özellikle Hristofyas’ın Mayıs ayında Kıbrıs Rum tarafından yapılan Temsilciler Meclisi seçiminde kaybettiği bir tek iskemle, kendisini içinden çıkılmaz politik bir kapana soktu.

Şahinlerin Rum Meclisinde çoğunluğu sağlamaları ve Meclis Başkanlığınıele geçirmeleri, Hristofyas’ın çözüme yönelik adımlar atmasına büyük bir engel.

Çözüme yönelik adımlar attığı ve Türk önerileri ile köprü kuracak girişimler yaptığı anda Mecliste çoğunluğu elde tutan şahinler, iç siyasete dönük olarak Hristofyas’ı iyice hırpalayıp AKEL’in oy kaybına uğramasına neden olacaklar.

Bu nedenle de gerek Liderlerin BM gözetiminde Cenevre’de yapacakları üçüncü Müzakerede, gerekse de dördüncü ve beşinci müzakerelerde Hristofyas’ın çözüme ve esasa yönelik öneriler yapması olanaksız.

Buna karşın müzakerelerde öneriler yapmadığı ve Türk önerileri ile köprü kurabilecek girişimlerde bulunmadığı takdirde, BM Genel Sekreterinin ve tüm arabulucuların şimşeklerini üzerine çekecek ve müzakereleri çıkmaza sokmakla veya ilerlemesine mani olmakla suçlanacak.

Kıbrıs Türk tarafı ise müzakerelerde çözüme ulaşmak arzusu ve düşüncesi ile sıkı bir şekilde çalışmakta ve her seferinde de bazılarını İsviçre’nin Federal yasalarından, bazılarını Kanada’nın Federal Yasalarından ve bazılarını da Amerika Birleşik Devletlerinin Federal Yasalarından aldığı, denenmiş ve başarıya ulaşmış “Birleşik Federal Kıbrıs Devletine” de kolayca ve hakça uyarlanabilecek önerilerde bulunmaktadır.

Bu nedenle de Nisan 2010 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilen Dr. Derviş Eroğlu’nun ve müzakere ekibinin çözüme yönelik yapmış olduğu tüm önerileri BM Genel Sekreteri, Yardımcısı ve Özel Temsilcisi hep yapıcı olarak nitelemişlerdir.

Bu aşama ve politik konumda Rum lider Hristofyas’ın, diğer Rum liderlerin geçmişte başları sıkıştığı vakit yaptıkları gibi Türkleri müzakereleri çıkmaza sokmakla suçlayarak masadan kalkmadığı takdirde yapabileceği ve uygulayabileceği tek bir strateji kalmaktadır geriye.

O da Türklerden gelen her önerinin önüne engelleyici bir yorumla AB yasalarını veya BM’nin 1964’den beri oluşmuş Kıbrıs Parametrelerinden ilgili olanını koyarak müzakereleri yavaşlatmak ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin AB dönem başkanlığını devir alacağı 1 Temmuz 2012 tarihine kadar da müzakereleri uzatmak. AB Dönem Başkanlığının 31 Aralık 2012 tarihindeki bitiminden sadece bir buçuk ay sonra Kıbrıs Rum Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacağından, Türklere taviz vermemiş ve adanın bölünmesine imza atmamış bir politikacı olarak siyasi hayatını 17 Şubat 2013 tarihinde kapatmak.

Görünen o ki, 7 Temmuz’da liderlerin BM Genel Sekreterinin huzurunda yapacakları üçüncü Cenevre görüşmesinde Rumlar çözüme yönelik hiçbir adım atmayacaklardır.

Yapacakları eski önerileri ısıtıp tekrardan masaya koymaktan öteye gitmeyecektir.

29 Haziran 2011
AB Hibeleri ve Müzakereler için yorumlar kapalı
Okunma 39
bosluk

Cenevre Görüşmesi

Cenevre Görüşmesi

Liderlerin BM Genel Sekreterinin katılımı ile Cenevre’de yapacakları üçüncü üçlü görüşme bir dönüm noktası olacak görünümde.
Rum lider Hristofyas’ın dışında, ilgili ilgisiz her kes, bu görüşmelerin yıllarca daha süremeyeceği görüşünde.

Özellikle BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Aleksander Downer’in, sık sık “BM Kıbrıs’a çözüm getirmek için çok para ve zaman harcadı. Hiçbir sonuç çıkmamasına izin vermeyeceğiz” sözleri, bu konuda BM Genel Merkezinde hakim olan görüşü ortaya koyuyor.

Rumlar ısrarla takvim ve hakemlik kabul etmiyoruz diyor ama gözüken o ki, hem takvim var hem de hakem.

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon fiilen hakemlik yapıyor.

Takvimin son günü de belli, 30 Haziran 2012.

Kıbrıs konusu ile ilgili tüm başaktörler Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin AB Dönem Başkanlığını devir alacağı 1 Temmuz 2012’ye kadar Kıbrıs sorununun çözülmesi gerektiği düşüncesinde.

Ama çözülemezse ne olacağını söyleyen hiç kimse yok.

24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleştirilen Annan Planı Referandumu öncesinde yapılan açıklamalarda, Referandumdan “Evet” çıkarsa ne olacağı vardı ama Rumlar “hayır” derse ve bu nedenle de Annan Planı kabul edilmezse ne olacağı yoktu.

Nitekim referandumda Rumların neredeyse üçte ikisi “Hayır” oyu kullandı ve hiç bir yaptırıma tabi olmadılar, herhangi bir ceza da görmediler. Tam tersine bir hafta sonra da AB üyesi oldular.

Beşte üçten biraz fazla bir oyla “Evet” diyen bizler ise yaşama aynı tas aynı hamam devam etmek zorunda bırakıldık. Ne ambargolar kaldırıldı, ne de dünya ile bağımız oluştu.

Bu sefer aynı olmamalı.

Görüşmeler çıkmaza girdiği takdirde veya görüşmeler Rumlar tarafından her zaman olduğu gibi çıkmaza sürüklendiği ve 30 Haziran 2012 tarihine kadar herhangi bir çözüme ulaşılamadığı takdirde, Kıbrıslı Türklerin ve soykırıma uğradıkları halde uzun yıllar verilen mücadeleden sonra kurdukları “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”nin statüsünün ne olacağı açık olarak ortaya konmalı ve belirtilmelidir.

Müzakerelerin yıllarca süremeyeceği gibi, Kıbrıs Türk Halkının da yıllarca dünyadan izole adilmiş bir şekilde ambargolar altında yaşamaya devam ettirilmesi, insan haklarına uygun bir davranış olmayacaktır.

BM Güvenlik Konseyi 18 Kasım 1983 tarihinde almış olduğu 541 numaralı karar ile Kıbrıs Türk Halkını bağımsızlığını ilan etti diye, dünyada terör estiren bir çok devlet ile aynı sınıfa koymak hatasını yapmıştır.

KKTC ne terörist bir devlettir, ne de Rumlara soykırım uygulamış bir siyasi varlıktır.

Tam tersine 1963 yılında kara papaz Makarios tarafından atılan ilk kurşunla kan gölüne dönen Kıbrıs adasına barışın gelmesine büyük katkı koymuş hukuksal bir yapıdır. 20 Temmuz 1974’den sonra Kıbrıs adasında Rumlar ile Türkler arasında hiçbir silahlı çatışma olmamıştır.

Kıbrıslı Türkler adada barış istemektedirler ve adaya barışın gelmesi için de her girişime hazırdırlar.

Bu nedenle de Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu ve ekibi, Cenevre’ye, Kıbrıs’ın iki bölgeli, siyasi eşitliği olan iki toplumlu ve eşit statüde iki kurucu devletten oluşan bir federasyon olarak yeniden birleşmesi amacı ile gitmektedir.

Bütün çalışmaları bu doğrultudadır.

Cumhurbaşkanında ve ekibinde “Çözüm arzusu” bulunmaktadır ve bundan dolayı da çantalarında “çözüme zorlayıcı öneriler” ile Cenevre’de masaya oturacaklardır.

Rumların da yapıcı ve ilerleyici önerilerle masaya oturmaları ve adaya kalıcı bir çözümün gelmesini gerçekten istemeleri durumunda, 7 Temmuz Cenevre görüşmesinin barışa giden prosedürün başlangıç noktası olmaması için hiçbir neden yoktur.

27 Haziran 2011
Cenevre Görüşmesi için yorumlar kapalı
Okunma 36
bosluk

Lübnan’ın İtirazı

Lübnan’ın İtirazı

Denizlerde binlerce yıl Hammurabive Rodos deniz yasaları geçerli olmuş, her zaman da büyük ve güçlü devletler, küçük ve güçsüz devletlerin sularında söz ve kullanım hakkı sahibi olmuşlardır.

Bir dönem Roma imparatorluğu Akdeniz’i serbest deniz “marenostrum” haline getirmiş, bu uygulamanın karşısına ise Hollanda’lı hukukçu Hugo Gratius’un, her ülkeden denizcilere açık ve tüm denizcilerin diğerlerinin haklarına saygı gösterdikleri “mareliberum” görüşü çıkmıştır.

Son üçyüz yıllık dünya tarihinde ise, Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın sayılı ülkeleri denizlere hakim olan güçlü devletler olmuşlardır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, kendi deniz alanlarında ve kıta sahanlıklarındaki canlı ve cansız kaynakları koruyabilmek, diğer sömürgeci güçlü devletlerin bu kaynaklardan yararlanmalarını önlemek amacıyla çoğunlukla Latin Amerika’daki kıyı devletleri, Uluslararası Denizi Hukuku konusu gündeme getirmeye başlamışlardır.

Bu girişimlerden sonra genel kabule dayanan kuralları daha sağlam bir yapıya kavuşturmak, yeni istem ve gereksinimleri yanıtlayabilmek amacıyla, 1958’de Cenevre’de Birleşmiş Milletler I. Deniz Hukuku Konferansı toplanmıştır.

Bu konferans sonunda ortaya Karasuları ve Bitişik Bölge, Kıta Sahanlığı, Açık Denizler ile Açık Denizlerde Balıkçılık konularındaki 4 sözleşme çıkmıştır.

Adaların kıta sahanlıklarının olmadığının kabul edildiği bu konferanstan sonra Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz bölgesindeki münhasır ekonomik bölgesini, basit bir tanımlamayla Türkiye’nin güney sahilleri ile Mısır’ın kuzey sahilleri arasındaki denizin ortasından geçen çizginin kuzey yarısı olarak belirleme hakkına sahip olmuştur.

Sözleşme koşullarına göre bu Münhasır Ekonomik Bölgenin uluslararası nitelik kazanabilmesi için tüm komşu ülkeler ile bölgelerin belirlendiği bir anlaşmanın imzalanması da gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölgesini ilan etmiş ama komşuları ile karşılıklı anlaşmalar imzalama gereğini duymamıştır.

Buna karşın Girit adasının doğusunda Girit adasının neredeyse iki misli büyüklüğünde bir alanda araştırma yapmak isteyen yabancı bir şirkete izin vererek hukuksal hak sahibi olduğunu ortaya koymuştur.

“I. Deniz Hukuku Konferansı sözleşmesine göre Kıbrıs, çevresinde 6 ve 12 millik kara suyu olan bir ada olarak kabul edilmiştir.

“II. Deniz Hukuku Konferansı” 1960 yılında Cenevre’de yapılmış olmasına rağmen her hangi bir ortak mutabakat sağlanmadığı için dağılmıştır.

Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nın (UNCLOS III) 15 yıllık çalışmasıyla ortaya çıkan Sözleşme’nin 6 Aralık 1982 tarihinde MontegoBay’de (Jamaika) 119 ülkenin temsilcilerince imzalanmasıyla, uluslararası konferanslardan en uzunu sona ermiş ve uluslararası deniz hukukunda yeni bir sayfa açılmıştır.

Bu konferansın en önemli kararlarından bir tanesi adaların da kıta sahanlığı olduğunun kabul edilmiş olmasıdır. ABD, Türkiye ve birkaç ülke daha bu sözleşmeyi kabul etmemiş ve imzalamamıştır.

Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, I. Deniz Hukuku Konferansı sonucu Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’de hak sahibi olduğunu kabul etmemekte ve III. Deniz Hukuku Konferansına göre kendisinin Doğu Akdeniz sularında Münhasır Ekonomik Bölge hakkı olduğunu iddia etmektedir.

Bu nedenle de petrol arama bölgeleri ilan etmiş ve ABD kökenli Noble şirketine de arama ve petrol ile doğal gaz çıkarma hakkı vermiştir.

Bunu pekiştirmek ve Türkiye karşısında kendisine müttefikler bulmak amacı ile de doğuda İsrail, batıda da Yunanistan ile karşılıklı işbirliği ve Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalamıştır.

İşler tam yolunda giderken, Lübnan Dışişleri Bakanı Adnan Mansur’un BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a, Güney Kıbrıs ile İsrail arasında yapılan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarının belirlenmesi anlaşmasının Lübnan’ın egemenliğini ihlal ettiği, ekonomik çıkarları ve bölgedeki güvenlik açısından tehlike olduğunu vurguladığı şikâyet mektubu göndermesi, tüm Rum planlarını alt üst etti.

Lübnan’ın bu şikayeti giderilmediği müddetçe, 12. Parselde ve İsrail’e ait Leviathanbölgesinde arama ve sondaj yapılması ile doğal gaz çıkarımı kurallara aykırı bir işlem olacak ve bölgedeki sorunları tırmandıracak.

Kıbrıs Rum Cumhuriyeti eline geçirdiği her fırsatta Türkiye ile olan ilişkilerinde kriz yaratmak yoluna gitmekte ve bölgede sorun çıkarmayı politik bir başarı olarak kabul etmektedir.

Aynen terörist başı Abdullah Öcalan’a tanınmış Rum gazeteci MavrosLazaros adına Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu verdiği gibi.

24 Haziran 2011
Lübnan’ın İtirazı için yorumlar kapalı
Okunma 64
bosluk

Rumların müzakere isteksizliği

Rumların müzakere isteksizliği

Rumlar iyice köşeye sıkışmış durumda ve bu nedenle de müzakerelerden kaçmak istiyorlar.

Taktikleri de kendilerinin kaçması değil, Türkleri bıktırarak masadan kalkmalarını sağlamak.

Bunun için de her yolu deniyorlar.

Sıkışıklıkları büyük boyutlarda ve birkaç olmazsa olmaz ana konuda.

Hem ekonomik yönden hem de politik yönden.

Ekonomik bunalım ve neredeyse üç basamak birden düşürülen kredi notu birden bire Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tahvillerini satılamaz hale getirdi.

Tahvillerin faizlerinin neredeyse iki kat yükseltilmesi bile alıcı bulunmasına çok yardımcı olmadı.

Çoktan iki haneli faizlere geçmiş olan tahvillere hala pek rağbet yok.

Birleşmiş Milletler son 43 yıldır Kıbrıs konusunda çözüm getirmek için çok çaba, zaman ve para harcadı.

Belli ki onlarda bir an evvel bu sorundan kurtulmak ve Kıbrıs konusunu gündemlerinden çıkarmak istiyorlar.

Ya çözerek, ya da def ederek.

Genel Sekreter’in, yardımcısının ve BM bürokratlarının, Rumların uzlaşmaz tutumundan ve müzakereleri sonsuza kadar sürdürme politikalarından kökenlenen birhoşnutsuzlukları var.

Türkiye’nin AB içindeki dostları ve ABD,Kıbrıs konusunun AB süreci içinde Türkiye’ye büyük bir ayak bağı oluşturduğu ve bu nedenle de Batının genel stratejik planlarını ve çıkarlarına zarar verir boyuta ulaştığı inancındalar.

Türkiye’nin yüzünü Avrupa ile birlikte hem Orta Doğu’ya, hem Asya’ya ve hem de Afrika’ya döndürmesi, Batıyı iyice tedirgin etmiş durumda.

Bir asır evvel varlığına son vermek için Sevr gibi yüz karası bir Anlaşmayı masaya koyan ve uzun bir müddet ekonomik ve siyasi baskı altında tutmayı başardıkları Türkiye’nin kendi başına ayakları üstünde durmayı başarıp, tekrar sil baştan kendilerine bu dört kıtada potansiyel bir rakip olacağından çok endişe ediyorlar.

Zaten Türkiye’nin AB’ye girişi konusunda çıkardıkları zorlukların kökeninde de bu endişe yatıyor.

Bu nedenle de Türkiye’nin AB içindeki dostları ve ABD, bir an evvel Türkiye’yi potansiyel rakip konumundan, işbirliği yapılacak dost ülke, ortak ülke konumuna geçirmek çabasındalar.

Bu amaçla da Kıbrıs konusunun bir an önce çözülmesi de öncelik almış durumda.

Tabii fazlalıkla Türk tezleri doğrultusunda.

Bu gelişmelerden sonra dünyanın politik sahnesinde yalnız kalmaya doğru hızla gitmekte olduklarının farkına varan Rumlar, bundan kurtulmak için, müzakereleri çıkmaza sokmak ve Türkleri de suçlamak için yapay sorunlar çıkarmanın senaryolarını yazmaya başladılar.

Geçen hafta Downer’ın himayesinde düzenlenen çalışma yemeğindeki tek gündem konusu Cenevre görüşmesiydi.

Rum Başkanlık Komiseri YorgosYakovu bu yemekte, Rum tarafının haritalarla birlikte toprak başlığı açılmadan ve bu başlıkta müzakere tüketilmeden bir pazarlığa girmeyi kabul etmediği kırmızı çizgisini ortaya koydu.

Özellikle de Toprak, Mülkiyet ve Türkiye’den gelip KKTC vatandaş olanların konuları birleştirilmedikçe ve de taraflarca kabul edilen bir sonuca gidilmedikçe Al-Ver konusuna yani pazarlığa girmeyi kabul etmeyeceklerini dile getirdi.

Türk tarafı ise daha görüşmelerin başında başlıkların birleştirilemeyeceğini ve her başlığın tek başına kendi içinde, kendilerine has özel koşulları ile konuşularak çözümlenmesi gerektiğini açıklamıştı.

Rumların maksadı zaten bir çözüme ulaşmak değil. Uluslararası tanınmışlıktan sonuna kadar faydalanarak Kıbrıslı Türklerin pes etmesini beklemek ve günü gelip fırsat doğunca da adanın tümünü, ya politik yönden ya da silahlı çatışma ile ele geçirmek.

Aynen 21 Aralık 1963’de bu düşünce ile Türklere saldırdıkları gibi.

Şimdi gündemin ana konusu Cenevre’de liderlerin yapacağı III. Üçlü müzakere.

BM’den gelen bilgiler, Genel Sekreter’in Cenevre’den sonra liderlerin, görüşmecilerinve teknik ekiplerin Eylül ayına kadar haftada beşe varacak kadar yoğunlaştırılmış görüşmelerle tüm başlıkları yeniden ele almalarını ve yakınlaştıkları ile ayrıldıkları alt başlıkları yazıya dökmelerini isteyeceği doğrultusunda.

Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin AB dönem başkanlığından önce konunun sonlandırılması için tüm çalışmalar ve evrak teatisi bittikten sonra da New York’ta Ekim ayında son bir üçlü görüşme, yıl sonunda veya 2012 başlarında uluslararası bir konferans ve gelecek Mayıs ayında da bir referandum yapılması BM’nin bu günkü koşullardaki planlaması.

Bizans entrikaları da dahil olmak üzere Rumların bu planı bozmak için elden geleni yapacakları kesin.

22 Haziran 2011
Rumların müzakere isteksizliği için yorumlar kapalı
Okunma 40
bosluk

İhaleler ve Deneyim

İhaleler ve Deneyim

New York Şehri’nin taksilerini tasarlamak ve üretmek üzere düzenlenen ‘Yarının Taksisi’ (Taxi of Tomorrow – ToT) projesi kapsamında açılan ihale sürecinde üç finalist belirlenmişti.

Bunlardan biri Türkiye Karsan, diğeri Türkiye Ford ve Üçüncüsü de Japon Nissan’dı. Kazanacak model bu üç şirketin teklifi arasından seçilecekti.

Tüm eleştirmenlerin çok beğendiği ve tamamı Karsan’a ait olan KARSAN USA LLC Şirketi, New York Şehri’nin simgesi haline gelen taksileri tasarlamak ve üretmek üzere Taksi ve Limuzin Komisyonu (Taxi and Limousine Commission – TLC) tarafından ABD’nin New York Şehri’nde açılan ihaleye, Hexagon Studio’nun tasarım desteğini alarak katılmıştı.

Önerilen taksinin damının tamamen şeffaf olması, yolcuların ve de özellikle şehre yeni gelenlerin koltuklarında oturarak gökdelenleri ve etrafı seyretmesine olanak veriyordu.

Yürüme özürlülerin kolayca giriş çıkış yapabilmeleri için tasarlanan elektrikli platform ise rakip tasarımlarda bulunmayan bir başka yenilik ve kullanıcı kolaylığı idi.

Motorun gücü ve ekonomik yapısı ise bir başka avantajıydı Karsan Taksi’nin.

Brooklyn Belediyesi önünde bu ilçenin Belediye Başkanı Marty Markowitz, eyalet senatörü Eric Adams, vekil Micha Kellner, Türkiye’nin New York Başkonsolusu Mehmet Samsar, Birleşik Otomobil Çalışanları sendikasının direktörü Julie Kushner ile Özürlüler Derneği temsilcileri ve yine Brooklyn de faaliyet gösteren bazı sivil toplum kuruluşların üst düzey yöneticileri ortak basın toplantısı düzenleyerek, Karsan’ın ihaleyi alması gerektiğine işaret ettiler.

İhalenin son saati ve son gününe kadar Karsan Taksi favoriydi. Bahisçiler bile Karsan’a, kazanacakları belli olanlara uyguladıkları en düşük prim katsayısından bahis kabul ettiler.

3 Mayıs Salı günü New York Belediyesi bir açıklama yaptı ve ihaleyi Nissan’ın kazandığını duyurdu.

New York kentinin Belediyesi Başkanı Bay Michael R. Bloomberg’in yaptığı açıklama çok basit ve yalındı. Bloomberg, Karsan’ın ABD pazarında tecrübesiz olduğuna ve hiçbir ticari geçmişi olmadığına dikkat çekiyordu.

Bloomberg, kaliteli ama henüz ABD’de ticari ve kalite geçmişi olmayan Karsan Taksi’ye, Fransız Renault şirketinin hisselerinin %43.4’üne sahip olan Japon Nissan’ı tercih etmesinin en önemli etkenlerinden bir tanesi Nissan’ın 78 yıllık, Renault’un da 112 yıllık geçmişi, deneyimi ve her yeni modelde gerçekleştirdikleri hata düzeltmeleriydi.

Aynı konuya paralel olarak en azından benim yakından bildiğim Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC devletlerinin açtıkları ihalelerde daha evvel benzeri bir iş yapmış olmayı da tüm teknik ve yasal koşullara ilaveten istemeleridir.

Her ihaleye parası olan herkes girememektedir. Yeterli sermayenin yanında yeterli deneyim de aranmaktadır.

Yol yapılacaksa, ihalenin tüm teknik ve yasal koşullarına ilaveten, belli uzunlukta yol inşa etmiş olmayı, Devlet binaları yapılacaksa belli bir metrekare de çok katlı bina yapmış olmayı şart koşmaktadır resmi ihaleler.

Eğitim alanında ise, konu beyin üretimi ve insan mühendisliği olduğu için bu koşullar biraz daha ağır, geniş kapsamlı ve detaylıdır.

Deneyimsiz kuruluşların açtıkları veya işlettikleri eğitim kurumlarının, istenilen düzeye gelene veya kendilerini ispatlayana kadar geçen zaman süreci içinde yapılan hatalar ve uygulama eksiklikleri, birçok genç beyinin ve yeteneğin heba olmasına yol açmaktadır.

Deneyimsizliğin beraberinde getireceği beyin ve eğitim kayıplarını hoş görecek ve sineye çekebilecek kadar ne büyük bir nüfusumuz, ne de genç beyinleri harcamak gibi bir lüksümüz vardır.

Herkes, çalışarak, emek vererek ve zamanında bedel ödeyerek öğrendiği ve şimdi çok iyi bildiği kendi işini yapmalıdır. Çocuklarımız kobay değildir ve asla da kobay olmalarına izin verilmemelidir.

20 Haziran 2011
İhaleler ve Deneyim için yorumlar kapalı
Okunma 45
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar