Sorunlarımıza 2013 Yaklaşımı

Sorunlarımıza 2013 Yaklaşımı

Bu gün 2012 yılının son günü. İyisi ile kötüsü ile bir yılı daha geride bıraktık.

 

2012 yılında bu küçücük ülkemizdeki siyasi yaşam ile ekonomik gelişmeler, inişli çıkışlı bir yol çizmiş  olsa da bana göre dünyada yaşanan ekonomik krize, Avrupa’da batan ülkelere, güney komşumuz Rumlara ve Doğu Akdeniz bölgesine kıyı  ülkelere kıyasla, göreceli olarak iyi geçti.

 

Suriye’de kan gövdeyi götürüyor. Mart 2011’den beri sadece Suriye sınırları içinde ölenlerin sayısı  45 bin. Türkiye, Ürdün, Irak ve Lübnan’a yaralı olarak gidip orada ölenlerle birlikte bu sayı 60 bine ulaşıyor. Kendi ülkemle kıyasladığımda nüfusumuzun beşte biri kadar insan yok olmuş  toplamı 20 ay gibi kısacık bir süre içinde. Göçmenlerin sayısı ise bizim nüfusumuzu çoktan geçmiş durumda. Sadece Türkiye’de nüfusumuzun yarısı kadar insan göçmen çadırlarda yaşıyor.  Ne para, ne pul, ne gelecek, ne huzur, ne de arkadan gelenlerin ziyaret edip bir Fatiha okuyabilecekleri bir mezar…  Hiç biri yok.

 

Göçmenlik ne demektir biz Kıbrıslı Türkler çok iyi biliyoruz. Çünkü bu çaresizliği ve acılarını  yıllarca çektik. Bazı ailelerimiz hala daha çekiyor 1958’lerde başlayan ve 1963, 1964, 1967 ve 1974 yılında arka arkaya yaşamış olduğumuz bu lanet göçmenliği…

 

Göçmen olmak kolay değildir. Her şeyinizi arkada bırakır,  neredeyse çırılçıplak yıllarca yaşadığınız yerden göç edersiniz bir başka bilmediğiniz topraklara…  Atalarınızın yattığı mezarlar arkada kalır ve zaman içinde yok olur gider.

 

Çocukken neşe içinde oyun oynadığınız sokaklar ve arkadaşlarınız yoktur artık. Her biri bir yere dağılmıştır çocukluk arkadaşlarınızın. Sokaklar ve o günler burnunuzda tüter ama bir daha da geri gitmek olanağınız yoktur artık. Yıllar sonra geri gittiğinizde ise düşleriniz ve hayalleriniz yerle bir olur, yıkılır gider. Bulduğunuz sokak adı benzese bile sizin hayalinizdeki değildir…

 

İçinde yıllarınızın geçtiği evinizi tanıyamazsınız bile. Ya yıkılmış yerle bir olmuştur, ya da yerinde artık dev bir apartman vardır. İlk aşkınızı ılık ılık kalbinizde hissettiğiniz, sevdiğinizin kalbini küt küt attıran bakışlarını gördüğünüz yer kaybolup gitmiştir. Adlarınızın baş harflerini üzerine kazıdığınız ağacı yana yana ararsınız ama oda yoktur artık. Sizinle birlikte o da hayata küsmüş, şekil değiştirmiş veya yok olup gitmiştir tüm geride bıraktıklarınız gibi…

 

İşte Suriye halkı maalesef bu durumda. Üstelik bir de geçmişi neredeyse insanlık tarihi ile aynı olan Suriye bölgesi yakılmış, yıkılmış… Güzelim tarihi eserler, binalar, bahçeler, şehirler, kasabalar, köyler yok olmuş, yerle bir edilmiş acımasızca. Yıkılan yakılan sadece Suriye değil, bir dünya mirası. Suriye’nin toparlanması ise en azından on beş, yirmi sene alır.

 

Lübnan’da Suriye kadar çarpışmalar olmasa da, Suriye’nin ateşi oraya da sıçramış durumda. Zaten Lübnan asırlarca hep “Büyük Suriye”nin bir parçası olarak varlığını sürdürdü. I. Dünya savaşından sonra Fransız Mandası altında Suriye’den koparılıp ayrı bir kimlik verildi kendisine. Bu nedenle Suriye’de ne olursa, ne yaşanırsa aynısı Lübnan’da da yaşanıyor.

 

Lübnan’ın güneyinden Süveyş kanalına kadar uzanan topraklarda binlerce yıl varlığını Filistin olarak sürdüren bölge şimdilerle İsrail’in işgali altında. I. Dünya savaşından sonra bölgeyi İngilizlerin işgalinden sonra bölgede gözyaşı ve kan hiç durmadı, göçmenlik ise hiç bitmedi.

 

1948 yılında Filistin toprakları üzerinde bağımsızlığını ilan eden İsrail’de ise günümüzde hiç  huzur yok. Bir taraftan topraklarını kaybeden bölge insanlarının verdiği silahlı mücadele, diğer taraftan İsrail’de süren ekonomik kriz, bölgede yaşamlarını sürdüren hem Yahudileri hem de Filistinli Arapları bunaltmış durumda. Alternatif ülke olarak Yahudiler şimdilerde gözlerini Kıbrıs adasına çevirdiler. Umarım gelecekte buraları da karıştırmazlar.

 

Mısır, Libya ve Tunus hala daha “Arap Baharı”nın açtığı yaraları sarmakla meşgul. Halk hareketi durmuş değil, buna karşın ise ekonomileri yerlerde sürünüyor.

 

Kıbrıs Rum tarafı ise geçmiş yıllarda “İşgal, istila ve göçmenlik” edebiyatı ve kandırmacası  ile etraftan topladıkları ve bol keseden harcadıkları  paraların yarattığı borç canavarının altında ezilmiş  durumda. Ekonomileri sıfırlandı. Göçler başladı ve yakında da iç huzursuzluğun tavan yapacağı kesin. Yunanistan’dan ise bahsetmeme hiç gerek yok. Özetle, iflas etmiş bir ülke. Adalarını ve tüm mal varlığını satışa çıkarmış, iki yakasını bir araya getirebilmek için.

 

Etrafımızda bir tek gıpta ile bakılan, ekonomisi düzgün, her yıl büyüme oranı artı değerlere ulaşan ve dünya üzerinde saygınlığı gün geçtikçe artan ülke olarak sadece Türkiye var.  Gerisinin hali berbat.

 

Şimdi, Kıbrıs Türk Halkı olarak durumumuzdan şikayet mi etmeliyiz, yoksa şükür mü etmeliyiz, bunu aklı selim olarak ve tarafsız düşünmemiz gerekmekte.  Kişisel ve dar çerçeveden bakarak değil, geniş pencereden bakarak, dünya vizyonu ile düşünmemiz…

 

Tüm okuyucularımın Yeni Yılını kutlar, sağlık, mutluluk ve başarılar dolu nice yeni yıllar dilerim.

 

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

31 Aralık 2012

30 Aralık 2012
Sorunlarımıza 2013 Yaklaşımı için yorumlar kapalı
Okunma 65
bosluk

İsrail’in Kuyruğu Sıkıştı

İsrail’in Kuyruğu Sıkıştı

İsrail’in 2010 yılının Mayıs ayında Mavi Marmara adlı insani yardım gemisine Akdeniz’in uluslararası sularında düzenlediği insanlık dışı saldırı yavaş yavaş başına bela olmaya başladı.

 

İsrail, Mavi Marmara adlı gemiye yaptıkları saldırıdan , gemideki suçsuz, silahsız, sadece insanı yardım için fedakarlıkta bulunmaya azmetmiş dokuz insanı acımasızca öldürmekten ve de gemidekileri soyup soğana çevirmekten dolayı hiçbir şekilde yargılanamayacağını söylüyor ama kazın ayağı pek de öyle değil.

 

Bu insanlığın yüz karası suç nedeni ile İstanbul’da ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde dava açılmış durumda. İşin ucunda suçlu bulunmak, İnterpol’ün arama listesine girmek, yakalanınca hapishaneye atılmak ve de yüklü tazminatlar ödemek var. Kurtuluş da yok.

 

Her ne kadar İsrailli yetkililer, özellikle de İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak bu konuda “Asarım, keserim, kaya gibi duracağız, bize bir şey olmaz” dese de kazın ayağı hiçte öyle değil. Yavaş yavaş kapanmaya başlayan hukuk ve adalet kapanı İsrail’In canını yakmakla kalmıyor, oltanın ucuna takılmış kurtcuk gibi de kıvrandırıyor.

 

Bu güne değin İsrail, gerek Filistin’e gerekse de Lübnan’a yönelik yasal gerekçelere dayanmayan ve yasal olmayan saldırılarından dolayı, özelikle ABD’nin koruması altında olması nedeni ile yerel veya da uluslararası mahkemelere çağrılmadı, hesap vermedi ama bu seferki çok farklı.

 

Bu olayın geçmişte yaşananlardan farkı ise “27 Eylül 2010 tarihinde, Birleşmiş Milletler tarafından, İsrail’in Mavi Marmara’ya gerçekleştirdiği saldırıya yönelik bir olay inceleme raporunun hazırlanması ve BM’nin bu raporunda da İsrail silahlı kuvvetlerinin Mavi Marmara yardım gemisine yönelik gerçekleştirdikleri saldırı sırasında/ sonrasında uluslararası hukuku ihlal ettiklerinin açık ve net olarak yer alması.

 

Mavi marmara gemisine uluslararası sularda yapılan baskın ve baskın sonrası yaşanan katliamlar ve soygun ile ile ilgili İstanbul 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan dava başvurusunun kabulu yeni bir süreç başlattı. Yargılanan kişiler İsrail ordusunun 4 önemli en üst düzey rütbelileri olan dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Rau Aluf Gabiel Ashknazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Marom, İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ve Hava Kuvvetleri Komutanı Avishay Levi. Savcının bu kişiler için istediği ceza müebbet hapisten de öteye.

 

Savcı söz konusu kişileri, “Canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme suçuna azmettirmek” suçundan 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesini talep ederken, buna ilaveten “mala zarar vermeye azmettirmek”, “yağma suçuna azmettirmek”, “eziyet suçuna azmettirmek”, “haberleşmenin engellenmesine azmettirmek”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçuna azmettirmek”, “yaralama suçuna azmettirmek” ve “silahla yaralama suçuna azmettirmek” eylemleri ile suçluyor ve toplam 18 bin 32’şer yıla kadar hapis cezası istiyor. Yani müebbet artı 18 bin 32 yıl hapis talebi var savcının.

 

Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinin uluslararası tanınmışlığı bulunması ve tüm uluslararası kurullara üye olması nedeni ile çıkan ceza ne olursa olsun Türkiye’nin bu kişilerin yakalanması ve cezalarının infaz edilmesi için Uluslararası Polis Teşkilatı (İnterpol) aracılığı ile yakalama emri de çıkaracağı kesin. İşte bu son aşama İsrail hükümeti yetkililerinin ve ilgili dört üst rütbeli subayın uykularını kaçırmaya yetti de arttı bile.

 

İsrail, bu yargılamanın ve İstanbul 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin saygınlığını lekelemek için 4 yüksek rütbeli subayın gıyaben yani duruşmalarda canlı olarak yer almadan, katılmadan ve de ifade vermeden yargılandığı için bunu şov olarak nitelemeye çalışıyor ama II. Dünya savaşı sonrası bazı üst düzey Nazi subaylarının gıyaben yargılandığı Nürnberg Mahkemesi  kararları ve de uygulaması da hukuk kitaplarında yerini halen korumakta. Hatırlayalım; Nürnberg Mahkemesinde yapılan duruşmalarda gıyaplarında yargılanan üst düzey Nazi subayları/görevlilerinden bazıları da idam cezasına çarptırılmıştı.

 

İsrail Tel Aviv Mahkemesi, 1950 ila 1961 yılları arasında “Naziler ve Nazilere Yardım ve Yataklık Edenlerin Cezalandırılması Kanunu”nun arkasına saklanarak, Almanya ve Avrupa’da Nazilerin işgal ettiği bölgelerde 1939-1945 yılları arasında Nazilere yardım etmekle suçlanan Yahudi hainleri gıyaplarında yargılayarak mahkum etti. İsrail bu konuda çok deneyimli ve onlarca kişiyi bu şekilde gıyabi yargıladıktan sonra yakalanmaları içinde uluslararası her hakkını kullandı ve bu sonuca ulaşabilmek için de her yolu denedi.

 

İsrail Devleti’nin kendisinin de bir takım suçlamalarla gıyaben sanık sandalyesine oturttuğu kişileri benzer yargılamalarla mahkum ettiğinin bilinen gerçek olmasına ilaveten, İstanbul 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin İsrail’in gıyabi yargılamalarından ve de Nürnberg duruşmalarından farkı ve yasallığı da, aleyhlerine dava açılan İsrail’li 4 üst düzey askeri personele dava ile ilgili tebligatının ulaştırılmış olması. Hiçbirinin “Haberim yoktu, gıyaben yargılandım” demek lüksü ve seçeneği yok.

 

Saldırı mağduru olan Güney Afrika vatandaşı gazeteci Gadija Davids’in,  Ocak 2011 tarihinde Güney Afrika Polis Teşkilatı ve Güney Afrika Başsavcılığı Ulusal Başkanlığı’na, saldırı sırasında uluslararası suçlar işleyen İsrailli sorumlulara yönelik cezai soruşturma başlatılması yönünde talepte bulunması nedeniyle İkinci bir yargılama da Güney Afrika Cumhuriyeti’nde başlatıldı.

 

Atalarımnızın “Düşmez Kalkmaz Bir Allah’tır” sözü çok doğru. Şimdi sıra İsrail’in kendi üst düzey yöneticilerine geldi. İllaki yargılanacaklar ve illaki de mahkum olacaklar. Bundan kurtuluşları hiç yok.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

28 Aralık 2012

 

27 Aralık 2012
İsrail’in Kuyruğu Sıkıştı için yorumlar kapalı
Okunma 110
bosluk

Mısır’ın Rumlara Desteği

Mısır’ın Rumlara Desteği

Gerek Kıbrıs konusunda, gerekse de Türkiye’nin Yunanistan veya da Rumlarla olan sorunlarında Mısır devleti maalesef hep Rumları ve Yunanlıları destekledi.

 

Bu bizim açımızdan üzücü ve anlaşılmayan bir davranış tarzı.

Hem bizlerin hem anavatan Türkiye’de yaşayanların hem de Mısır’da yaşayan insanların büyük bir çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen, Mısır hükümetinin Rumları ve Yunanlıları desteklemesi pek de anlaşılır bir yaklaşım değil.

 

1963 yılında Kıbrıslı Rumlar,  adadaşları ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin ortakları olan Kıbrıslı Türkleri sindirmek, adadan kovmak ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasındaki kurucu halk statüleri nedeni ile var olan haklarından yoksun bırakmak için başlattıkları saldırılarda Mısır’ın gönderdiği zırhlı araçları ve çeşitli silahları da kullanmışlardı.

 

Kötü günlerdi onlar ve Mısır’ın Rumlara her ortam ve platformda da arka çıkması da çok üzmekteydi bizleri. Bir Müslüman ülkeden, hele de Arap aleminin lideri konumundaki bir Müslüman ülkeden bu tür bir davranışı hiç beklemiyorduk işin doğrusu. Ne yalan söyleyeyim beni müthiş bir düş kırıklığına uğratmıştı o yıllarda Mısır Devletinin Rumlar verdiği bu sınırsız politik ve silah desteği…

 

Şimdi durum değişti mi?

Hayır, hala daha değişmedi, Türkiye’nin, Mısır halkının eski Cumhurbaşkanı Mübarek’e karşı ayaklanmasındaki tüm etkinliğine ve Mısır halkına verdiği desteğe rağmen.

 

24 Nisan 2004 tarihinde Annan Planı’na Rumların “Hayır” oyu vermesinden sonra Orta Doğu’da bir çok Arap ülkesi KKTC’nin ülkelerinde diplomatik veya da ticari büro açmasına izin verdiği halde, Mübarek yönetimindeki Mısır hükümeti bırakın izin vermeyi, bu konuyu konuşmaktan, tartışmaktan bile kaçındı.

 

Tabii bunun nedeni Kıbrıs Rum ve Mısır halkının ortak çıkarları yerine, Mübarek ailesinin Rumlardan ve Yunanlılardan elde ettikleri kişisel çıkarlara dayanmaktaydı.

 

Kıbrıs Rum Yönetiminin, Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in oğulları Cemal ve Ala’ya Rum tarafındaki bankalarda kod isimlerle gizli hesap açmalarına izin vermesi, Mısır’ın Rumlara hem politik hem de askeri yardım yapmaya devam etmesinin en büyük nedeni. Mübarek’in oğulları için Kıbrıs Rum Yönetiminin kişilere ait gizli hesaplarla ilgili bilgi vermesini yasaklaması, Rum tarafını kendi çıkarları açısından dünya üzerindeki en güvenli  “Mali Cennet” konumuna dönüştürdüğünden, bu jestin karşılığı da Kıbrıs konusunda Rumlara verilen sonsuz destek oldu.

 

Yunanistan ise bir başka yönden Mübarek ailesine yanaştı. Yunan hükümetleri, Hüsnü Mübarek’in karısı Suzan Mübarek’in, dış politika da dâhil olmak üzere Mısır’daki bütün önemli konular üzerindeki etkisini bildiklerinden kendisine büyük yakınlık göstermekten hiç çekinmediler ve bu uğurda da her olanağı kullandılar.  Yunanistan hükümetleri, yıllarca hiç aksatılmayan ve eksilmeyen tempoda Suzan Mübarek’e hediyeler, ödüller ve mali bağışlarda bulundu. Bunların en güzel ve bilinen örnekleri de son yıllarda, Suzan Mübarek’in Mısır halkına yönelik hayır faaliyetlerini desteklemek üzere, Suzan Mübarek’in başkanı olduğu kuruluş ve vakıflara 1 milyon dolarlık meblağlar halinde yardım ve bağışlarda bulunmaları oldu. Kale bir kere yıllar önce içten fethedilmişti ve bu böyle yıllarca devam etti.

 

Eski Cumhurbaşkanı’nın ailesinin, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimiyle olan çıkarlarını korumak ve bu iki devleti memnun etmek için Mısır hükümeti birçok konuda Türkiye’ye soğuk davrandığı gibi zaman zaman cephe aldı.

 

Şimdilerde ise durum değişmiş değil. Sanki Hüsnü Mübarek hala iktidardaymış ve Mısır hükümeti de hala onun ailesinin Yunanistan ve Kıbrıs Kum kesimindeki çıkarlarını koruyormuş gibi Mısır Hükümeti hâlâ kapılarını Kıbrıslı Türklere kapalı tutuyor, pasaportlarımızı tanımıyor ve bizlere uygulanan ticari, ekonomik, ulaşım ambargosu ile siyasi izolasyona destek veriyor.

 

Bu düşüncenin ve uygulamanın artık değişmesi gerek ve zamanı da geldi. Mısır hükümetinden bu konuda tam bir destek beklemektedir Kıbrıs Türk halkı.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.org

26 Aralık 2012

 

 

 

 

 

 

25 Aralık 2012
Mısır’ın Rumlara Desteği için yorumlar kapalı
Okunma 328
bosluk

Çalışılmadan Edinilen Refah

Çalışılmadan Edinilen Refah

Kıbrıs Rum tarafında çalışılmadan, üretilmeden, başkalarından alınan borç paralar ile elde edilen refahın ömrü çok kısa oldu.

 

Deniz bitti ve Kıbrıs Rum Yönetimi iflas etti. Bunu belgeleyen de Uluslararası Derecelendirme Kuruluşu Standart & Poors (S&P). Güney Kıbrıs’ın kredi notunu “B”den “CCC+”ya düşüren S&P, bataktan kurtulmaya çalışan Rumları iyice bataklığın dibine itti. Şimdi Kıbrıs Rum tarafının derecelendirme notu Yunanistan’dan da aşağıda.

 

“Düşmez Kalkmaz bir Allah” diye boşuna söylememiş atalarımız.

 

Bir zamanlar Kıbrıslı Rumlar, Yunanlıları hakir görür aşağılarlardı.  Kendi aralarında Yunanlılara “KALAMARA” diyen Kıbrıslı Rumlar şimdi beğenmedikleri ve her fırsatta aşağıladıkları Yunanlılardan bile daha kötü duruma düştüler. (Kıbrıs Rumcasında “Kalamara” kelimesi başı derde girdiği vakit haznesindeki mürekkebi fışkırtıp, ortalığı bulandırarak oradan kaçan mürekkep balığından (kalamar) geliyor ve halk dilinde de “Yanar döner” veya da “sözüne güvenilmez” manasında, “Yunanistan’da yaşayan veya da Yunanistan’dan Kıbrıs’a gelen Yunanlılar” için kullanılıyor.)

 

Ne demiştik; Düşmez kalkmaz bir Allah!

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in evvelki gün Brüksel’de yaptığı “Rusya’nın Euro bölgesinin içişlerine karışmak istemediği prensibinde olduğunu, bu nedenle de Rum tarafına ikinci krediyi veremeyeceklerini, Rumların yapacakları en doğru hareketin de Troyka ile anlaşmaya varmak olacağı” açıklaması sonrasında S&P Kıbrıslı Rumların ipini çekti.

 

Başkan Vladimir Putin açıkça Rumlara “Niyet” yani “Hayır” dedi ve Kıbrıslı Rumların borçlarının tıraşlanması yani daha anlaşılır bir tabirle “Hibe edilmesi” böylece suya düştü. Çünkü Kıbrıslı Rumların borçlarının tıraşlanabilmesi için, AB üyesi 26 ülkenin olurunu almak gerekiyor ki bu mümkün değil. Almanya’nın dışındaki tüm AB üyesi ülkeler, Fransa da dahil olmak üzere ekonomik sıkıntıda ve Kıbrıs Rum tarafına milyarlarca Euro’nun bağışlanmasına sıcak bakmıyor.

 

İşin daha da kötüsü, ekonomide düzelme olmadığı sürece S&P her iki ayda bir Kıbrıslı Rumların kredilendirme notunu bir derece aşağıya indirecek. Mart 2013’e kadar ekonomi bu şekilde giderse ve hiçbir düzelme olmazsa, S&P Kıbrıs Rum tarafının resmi “İflas”ını açıklayacak. Şimdiki program ve gidişat aynen bu şekilde.

 

Eğer Kıbrıs Rum tarafında 205 bini erkek ve 184 bin kadın olmak üzere, 389 bin çalışan varsa ve bunların 53,4 bini işsiz ise güneyde çok büyük sorun var ve bu sorun bir müddet sonra patlamaya dönüşecek demektir. Neredeyse her 7 çalışandan bir tanesi işsiz ve bu oran gittikçe yukarılara tırmanmakta. Şimdilik bu sayıya kapanan dükkan ve işyerleri dâhil değil. Birkaç ay sonra resmen işsizlerin, çalışabilen nüfusa olan oranının yüzde 14’ü geçeceği kesin. Bu ise AB’deki en yüksek işsizlik oranı.

 

Tabii ki bu gidişat Kıbrıs sorununa çözüm sürecini ve kıstaslarını da etkileyecek önümüzdeki yıllar içinde. Bu güne değin kendilerini yırtıcı bir kaplan zannedip öyle satan Rumların “kağıttan Kaplan” oldukları ortaya çıkınca, Kıbrıs sorununun çözüm parametrelerinin de değişime uğrayacağı kesin; Ki mülkiyet konusu şimdiden değişime uğramaya başladı bile. Rumların KKTC’deki mallarını satmak için sıraya girmeleri, bu konudaki parametrelerin değişime uğradığının açık bir göstergesi. Doğal olarak bunu, egemenlik, güvenlik, vatandaşlık ve yönetim konularındaki dramatik değişimler de izleyecek.

 

Tüm bu gelişmelere bakarsak, Şubat 2013’de Rum tarafında yapılacak Rum Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik yapılacak toplantı ve görüşmelere, Yunanistan ve Türkiye’nin de dahil olması, bu toplantıların Atina, Londra ve Ankara’da yapılması ve Eroğlu ile Anastasiadis’e ilaveten Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras’ın, T.C. Başbakanı Recep T. Erdoğan’ın ve -bir olasılıkla- İngiltere Başbakanı David Cameron’un da katılması hiçte sürpriz olmayacak…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.org

24 Aralık 2012

23 Aralık 2012
Çalışılmadan Edinilen Refah için yorumlar kapalı
Okunma 80
bosluk

KKTC’de ÇATOM Faaliyeti

KKTC’de ÇATOM Faaliyeti

ÇATOM bir terör veya da bir yeraltı örgütü değil.

 

Tam tersine, kırsal kesimin kalkınmasına yönelik müthiş bir program.

 

ÇATOM’un açılımı  “Çok Amaçlı Toplum Merkezleri.” Türkiye’deki kuruluş tarihi de 1995.

Ben ÇATOM’la 2008 yılındaki GAP bölgesine yaptığım ziyarette tanışmıştım. T.C. Başbakanlığına bağlı GAP projesi kapsamında, T.C. Lefkoşa Büyükelçiliği’nin KKTC Basın mensupları için düzenlediği tanıtım gezisinde, önce Diyarbakır’da, sonra da Mardin’de gördüm ÇATOM’u.

 

ÇATOM’larda Eğitim, Sağlık, İstihdam, Girişimciliği Destekleme, Meslek Kazandırma, Satış ve Elektronik Tanıtım olmak üzere yedi ana başlık altında programlar uygulanmakta.

 

ÇATOM’un bölge başkanı gencecik bir kızımız “Seylan”dı. Enerjisi, çalışkanlığı ve gayretiyle bölgenin umudu olmuştu Mardinli Seylan.

Mardin ÇATOM binası içinde gitar çalan kızlı erkekli bir grubu, bilgisayar faaliyetlerini sürdüren bir başka aynı kompozisyondaki grubu, tiyatro çalışmaları yapan gençleri görmek çok güzel ve etkileyici idi. Asıl etkileyici olan da yemek yediğimiz restorandı. Garsonları ve ahçıları orta yaş grubuna dahil kadınlardı ve yemekler de tamamen ev yapımı idi. Azıcık bir soruşturmadan sonra öğrendim ki, restoranı ev kadınları çalıştırmaktaydı ve elde ettikleri geliri ile de ailelerini ve de özellikle kendilerini ayakta tutmaktaydılar. Kadınları ekonomik hayatın içine sokan bu projeyi takdir etmemek elde değildi.

Mardin ÇATOM bana göre tam bir başarıydı. Sonra Diyarbakır ÇATOM ile tanıştım.

 

Dünde Dipkarpaz’da ÇATOM olduğunu öğrendim.

 

Takdirle andığım ve her fırsatta dile getirdiğim bu projenin KKTC’nin Dipkarpaz bölgesinde de yine aynı adla faaliyete geçmesi inanılmaz mutluluk verici bir gelişme. Bunu başlatan kişi Sayın Arzu Pürtül. Dipkarpaz Belediyesi Mali İşler memuru olan Pürtül aynı zamanda  Dipkarpaz ÇATOM projesinin fahri yürütücüsü.

 

Dipkarpaz, Kaleburnu, Kuruova ve Avtepe köyü hanımlarının katılımıyla faaliyet gösteriyor Dipkarpaz ÇATOM. Katılımcı hanımlara ücretsiz olarak imalat malzemesi (kumaş, deri, ip, boncuk, boya vs) temin ediliyor ve bu materyallerden “Kıbrıs El Sanatları” ağırlıklı olacak şekilde hediyelik eşyalar üretiliyor. Satılan bu hediyeliklerin karşılığı da hediyeliklerin üreticisi olan, el emeğini, göz nurunu esirgemeyen bu yetenekli hanımlara veriliyor.

 

Bence KKTC’mizin hangi bölgesinde olursa olsun hediyelik eşya satan, “souvenir” satan dükkan sahipleri, Çin’den ithal edilen malların yerine veya da bunların yanında Dipkarpaz ÇATOM’da kendi insanımız tarafından üretilen bu hediyelikleri satmalı, satışını da öncelik vermeli. Arzu Pürtül hanıma Dipkarpaz Belediyesi telefonundan ulaşılabilir ve sipariş verilebilir. Satılan her bir parça, Dipkarpaz bölgesinde ikamet eden, yaşayan insanlarımıza büyük bir katkı olacak.

 

Ağızbirliği etmişcesine herkes “Aman Karpaz’da -ve de özellikle Dipkarpaz’da- yapılaşma olmasın, doğayı koruyalım” der ama orada yaşayan insanlarımızın nasıl geçinebileceklerine kafa yormaz. İstedikleri kendileri fırsat bulup Karpaz burnuna keyif çatmaya gittiklerinde, havayı bol oksienli, çevreyi temiz ve yemyeşil görmek ister ama bunun nasıl korunabileceğini ve oradaki insanların nasıl yaşamlarını sürdürecekleri konusunu akıllarına getirmezler.  Sadece istemeyi bilirler, yaptıkları mitingler ve şovlar da cabası. Ben hiç bir eylemde Karpaz’da yaşayan insanların yaşamlarnı nasıl sürdürebileceklerine dair bir öneri duymadım.

 

Şimdi artık fırsat var. Karpaz’ın doğal halini saklamak isteyen “Yeşilciler” Dipkarpaz ÇATOM’u kayıtsız koşulsuz desteklemek ve bu destek olanaklarını da yaratmak zorunda. Lafla, gösteriyle, şovla hiç bir şey olmuyor.

 

Bütün halkımızı ve işadamlarımızı, otellerimizi, hatıra/hediyelik eşya satan işyerlerini Dipkarpaz ÇATOM’una destek vermeye davet ediyorum.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.org

21 Aralık 2012

 

20 Aralık 2012
KKTC’de ÇATOM Faaliyeti için yorumlar kapalı
Okunma 377
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar