30 Ağustos’da Yenilseydik

30 Ağustos’da Yenilseydik

Bugün Başkomutanlık Meydan Muharebesinin zafere dönüştüğü günün 91. yıldönümü.

30 Ağustos 1922’de biten Meydan Muharebesi genç Türkiye’nin tapusunun alınmasının ilk adımını oluşturmuştu. Bu adımı kağıt üstünde kalıcılaştıran da 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması olmuştu.

 

Aksi olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti kurulamayacaktı, Trakya Yunanistan’a bağlanacaktı ve de Anadolu’da 5 ayrı devlet kurulacaktı. İzmir ve yöresinde Yunanistan’a, Antalya ve yöresinde İtalya’ya, Güney Doğu Anadolu’da Fransa’ya,  Doğu Anadolu’da Ermenistan’a bağlı devletler kurulurken, Marmara ve Boğazlar çevresinde de İngiltere, İtalya, Fransa ve Yunanistan’ın ortaklaşa yönettikleri bir yönetim oluşacaktı. Osmanlı Devletinden geri kalanlar da Karadeniz kıyılarından İç Anadolu’ya kadar uzanan bir toprak parçası üzerinde devlet kuracaklardı.

 

Bu devletler, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai ve Suudi Arabistan’da yaşandığı gibi İkinci Dünya Savaşına kadar göbeklerinden bağlı oldukları Avrupa’nın büyük devletlerinin yönetiminde güya özerk olarak varlıklarını sürdüreceklerdi, savaşın bitiminden sonra da bağımsızlıklarını kazanacaklardı.

 

Büyük bir olasılıkla da, İzmir ve çevresinde kurulmuş olan devletin adı “Dutiki Anatolia Demokratias” yani “Batı Anadolu Cumhuriyeti” olacaktı. Aynen Oniki adalarda olduğu gibi…       Paris’te 27 Haziran 1946’da yapılan Dışişleri Bakanları Konferansı’nda Oniki Ada’ların Yunanistan’ın hakimiyeti altına girmesine ilaveten Batı Anadolu Cumhuriyeti’nin de Yunanistan’ın hakimiyeti altına girmesine kabul edilecekti.

 

İtalya 10 Şubat 1947 tarihinde Paris Anlaşmasını onaylayıp Oniki adaları resmen Yunanistan’a devrederken,  büyük bir olasılıkla Antalya ve yöresinde kurulmuş olan ve adı da Ortaçağdaki Kilikya Devletine ithafen “Kilikya Cumhuriyeti” konmuş olan devlete de Yunanistan talip olacaktı ve masa üstündeki başarılı diplomasisi ile de bu devleti de topraklarına katacaktı.

 

Yunanistan’ın en büyük özelliği, 1821’de Mora’da Arnavutlar tarafından başlatılmış olan özgürlük mücadelesine sahip çıkmak ve 1829 tarihinde Osmanlı Devleti ile yaptıkları savaşı kaybederken İngiltere, Fransa ve Rusya’yı yardıma çağırıp, bu devletlerin müdahalesi ve askeri yardımları ile savaşın sonucunu lehlerine döndürmekti.

 

Arkasından Osmanlı Devletinin 1829 yılında Ruslarla imzalamak zorunda kaldığı “Edirne Anlaşması”na Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak maddesini de koydurtmayı başarmışlar ve 1830 yılında da Londra’da imzalanan Anlaşma ile de Avrupalı devletler ile Osmanlı devletinin Yunanistan’ı resmen tanımasını sağlamışlardı.

 

Yunanistan bağımsızlığını ilan ettikten sonraki aşamalarda da bir tek kurşun atmadan ve de hiç bir savaşı da kazanmadan Avrupalı devletlerin desteği ve koruması ile toprak kazanmaya devam etti ve sınırlarını da bir asır içinde Mora yarım adasından Meriç nehrine kadar uzatmayı başardı.

 

Masa üstünde bu denli başarılı olan Yunanistan’ın, İkinci Dünya Savaşından sonra İtalyan idaresindeki Kilikya Cumhuriyetini ele geçirmesi daha da kolay olacaktı.

 

Fransa yönetimi altında Güney Doğu Anadolu bölgesinde kurulacak olan devletin adı büyük bir olasılıkla “Kürt Cumhuriyeti” olacaktı ve kurulduğu günden itibaren de Ermenilerin toprak talepleri ve Ortaçağ’da kurulmuş olan “Küçük Ermenistan İmparatorluğu”nu hayata geçirmek istekleri nedeni ile “Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti”  ile sorunlar yaşayacaktı.

 

Doğu Anadolu Bölgesinde ise bu günkü Ermenistan Cumhuriyeti topraklarını da içine almış olan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti kurulacaktı, bu Cumhuriyet de 1920 Aralığında,  Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını alarak Rus idaresi altına girecekti.

 

Osmanlı Devletinden kalanların kuracağı “Osmanlı Cumhuriyeti” ise Karadeniz kıyılarından İç Anadolu’ya kadar uzanan bir toprak parçası üzerinde yer alacaktı.

 

Bu oluşumun ve paylaşımın en büyük özelliklerinden bir tanesi de, Anadolu’nun Osmanlı Cumhuriyeti sınırları dışında kalan toprakları üzerinde hiç bir Müslüman’ın yaşamasına izin verilmeyeceği idi.

 

Dolayısıyla 30 Ağustos 1922 günü zaferle sona eren Meydan Muharebesini kaybetseydik, bugün Anadolu’nun yüzde yetmiş gibi büyük alanı içinde hiç bir Müslüman yaşıyor olmayacaktı.

 

30 Ağustos zaferini kutlar, şehitlerini ve gazi olup vefat edenleri rahmetle anar, varsa halen yaşamını sürdüren gazilerine de uzun ömürler dilerim. Gerçekten de tarihimizin akışını değiştiren ve kaderimizi belirleyen büyük bir adım atıldı ve büyük bir sonuç alındı 30 Ağustos’ta…

 

Geleceğimizi yönlendirmek, oluşturmak ve kurmak için, geçmişimizi çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aynısı biz Kıbrıslı Türkler için de geçerli…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

30 Ağustos 2013

29 Ağustos 2013
30 Ağustos’da Yenilseydik için yorumlar kapalı
Okunma 86
bosluk

Maraş ve Ercan Havaalanı

Maraş ve Ercan Havaalanı

Gerek İngiltere’nin Stanstead Havaalanında, gerekse de Gatwick Havaalanında bulunan reklam tabelalarında KKTC’ye uçuşların yapıldığının yer alması Rumları çılgına çevirmeye yetti.

 

Kıbrıs Rum Ulaştırma Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı ortak yaptıkları çalışmada İngiltere’nin Manchester Havaalanından da Ercan Havaalanına uçuşların yapıldığı ortaya çıkınca bu uçuşları durdurmak ve reklamları kaldırtmak için kolları sıvadılar.

 

Kıbrıs Rum tarafında Baf ve Larnaka havaalanlarını çalıştıran yarı Yunanlı, yarı Kıbrıslı Rum şirket Hermes, Rum tarafından İngiltere’ye gitmek isteyen Kıbrıslı Rumların ve diğer yabancıların, daha ucuz, daha güvenli ve daha kaliteli uçuşların yapıldığı Ercan Havalanından kalkan uçakları tercih etmelerinin kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşündüğü için hem Rum Ulaştırma Bakanlığını, hem de Dışişleri Bakanlığını harekete geçirdi.

 

Kıbrıs Rum halkının Ercan Havaalanından kalkan uçakları tercih etmesinin nedeni fiyatların düşük olmasının yanında Hermes’in yönetimindeki havaalanlarından uçuşlar yapan Helios şirketine ait bir uçağın 2005 yılında düşmesinin yarattığı güvensizlik.

 

Helios 1999 yılında kurulan Kıbrıs Rum tarafının ilk özel uçak şirketi. Larnaka’dan Dublin’e, Sofya’ya, Varşova’ya, Prag’a ve İngiltere’nin birkaç havaalanına seferler yapmakta. Kazadan bir yıl evvel de İngiltere’nin başta gelen tur operatör şirketlerinden birisi olan Libra Holiday Group tarafından satın alınmıştı. Larnaka’dan Prag’a gitmek üzere kalkan uçak Atina’nın kuzey doğusunda düşmüştü. Ölenlerin yakınları her sene bu acı olayı anmakta ve törenler düzenlemekte.

 

Gerek Kıbrıs Rum tarafındaki mali krizden dolayı gerekse de bu kazadan dolayı Hermes şirketinin yönetimindeki havaalanlarında işler iyi gitmiyor. Bunun üstüne bir de Türk şirketlerinin Ercan havaalanından dünyanın dört bir köşesine İstanbul bağlantılı uçuşlar yapması ve uçak bilet fiyatlarının da Rum tarafındaki fiyatların çok altında olması, “iflas eden tüccarın veresiye defterlerini karıştırması”nı hatırlatır şekilde Rumları harekete geçirmiş.

 

Zaten Kıbrıslı Rumlar 1974 Aralığından beri, Kıbrıs Türk tarafındaki Ercan Havaalanından yapılan uçuşları durdurmak için elden geleni yaptılar ve halen de yapmaya devam ediyorlar. Amaçları Kıbrıslı Türkleri kendilerine muhtaç etmek.

 

Bunu sadece uçuşlarda değil, Kıbrıslı Türklerin dünya ile bağlantısını sağlayan her faaliyette yapıyorlar. Spor ambargosu, ticaret ambargosu, ulaşım ambargosu, eğitim ambargosu, telefon, posta, internet ambargosu, kültür ve eğitim ambargosu hep bu nedenle. Kıbrıslı Türkler bize muhtaç olsun ve soludukları havayı bile biz kontrol edelim mantığını güdüyor Rumlar yıllardır.

 

Dün Kıbrıs Rum tarafında faaliyet gösteren ve batmanın eşiğinde bulunan ulusal havayolu Kıbrıs Havayollarının basın sözcüsü Adamos Aspris’in 10 Ağustos tarihinde İngiltere’nin Glasgow havaalanı yöneticilerine gönderdiği mektubun metni yayınlandı Rum basınında.

 

Bakın bizlerle sürdürülebilir bir barış anlaşması yapmak amacı ile müzakere masasına oturmaya hazırlanan Rumlar Glasgow’daki yetkililere bir mektup gönderdiler. Mektubun içeriği kısaca şu: “KKTC diye bir devlet yoktur, Kıbrıs’ın kuzeyi işgal altındadır, Kıbrıs adası tümüyle AB’ye dahildir, Kıbrıs’ta sadece Larnaka ve Baf havaalanları bulunmaktadır ve derhal Ercan Havaalanına yapılan uçuşları durdurun.”

 

Rumlar bu çalışmayı yaparken ve biz Kıbrıslı Türkleri her yönden dünyadan soyutlamaya çalışırken, bizim içimizde de birkaç kişi çıkmakta, “Jest olsun, iyi niyet gösterisi olsun diye Maraş’ı karşılıksız Rumlara verin” diyebilmekte, Rumlara çağrı yapıp  “Jest olsun, iyi niyet gösterisi olsun diye Ercan Havaalanından uluslararası direkt uçuşların yapılmasına onay verin” diyecekleri ve bu yönde çalışacakları yerde…

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

28 Ağustos 2013

27 Ağustos 2013
Maraş ve Ercan Havaalanı için yorumlar kapalı
Okunma 149
bosluk

Gazimağusa Halkını Kandırmaya Çalışıyorlar

Gazimağusa Halkını Kandırmaya Çalışıyorlar

Bu kritik günlerde Maraş konusunda ütopik bir düşünceyle hem Gazimağusa sakinlerini, hem Gazimağusa esnafını ve hem de KKTC halkını kandırmaya çalışıyorlar.

 

Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama ülküleri doğrultusunda 1955 yılında Kıbrıs’ta başlamış olan toplumlar arası çatışmalar nedeni ile o günden beridir sürmekte olan “Kıbrıs adasına barışı getirmek amaçlı çabalar ve müzakereler” halen daha devam etmekte, Rumların çözüm isteksizliği nedeni ile…

 

Zaten istedşkleri barış değil. Türk askeri ve Türkiye’den gelen kardeşlerimiz adadan gitsin, Rum göçmenler yerlerine dönsün, kendileri de adanın 1974 öncesinde olduğu gibi adanın mutlak hakimi olsunlar. Bütün istedikleri bu. Türklere de azınlık hakları verir, gül gibi yaşarız düşüncesindeler. Tabii bunun propagandasını da yıllardır yapıyorlar.

 

İlk müzakere 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios ile rahmetli Dr. Küçük arasında, yollara konan barikatların kaldırılması içerikli olmuştu. 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıslı Rumların Akritas planı uyarınca adadan Kıbrıslı Türkleri temizlemek amacı ile başlattıkları saldırılar katliama dönüşünce, Türkiye BM’yi göreve çağırmıştı “siz müdahale etmezseniz ben edeceğim” diyerek. BM’nin adaya BM Barış Gücü göndermek için 4 Mart 1964 günü aldığı 186 No.lu geçici kararı Rumlar zaman içinde kalıcıya dönüştürdüler ve bu kararın arkasına saklanarak adanın tek hükümeti olma yetkisini de ellerine geçirdiler.

 

Şimdi bu yetkiyi kaybetmek istemiyorlar ve “ya gene bu adanın tek hakimi oluruz, ya da ipe un serer, Türkiye zayıf düşene, biz de adayı tamamen ele geçirene kadar müzakereleri sürdürürüz” ülküleri doğrultusunda müzakereleri, bin bir çeşit bahane ile uzatıyorlar.

 

Cumhurbaşkanımız Derviş Eroğlu’nun Rum Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra yaptığı “Müzakereler hemen başlasın” çağrısına hala daha olumlu yanıt verilmiş değil. Yeni başkan Anastasiades, gündemi saptırmak için de “Maraş Türklerin iyi niyet jesti olarak iade edilsin” fikrini ortaya attı. Bu konuda hem AB üyesi devletlerin başkan ve dışişleri bakanlarına yazılar gönderdi hem de BM’de Eylül ayında yapılacak Genel Kurul’da bu isteklerini konuşması içine aldı. Rum basını da bu konuda müthiş bir propaganda yapıyor, asılsız haberler yayıyor.

 

Bizde ise maalesef,  gerçekleri göremeyen veya da görmek istemeyen, sayıları çok az olan bir grup insan, sanki de Anastasiades ile anlaşmış gibi, senkronize bir şekilde aynı günlerde bir anket açıklaması yaptı. Açıklanan bu ankete göre Gazimağusa halkının yüzde 73’ü Gazimağusa limanının açılması karşılığı Maraş’ın Rumlara iadesini istiyormuş güya!

Anketlerini de telefonla yapmışlar ama benim yollara düşüp konuşabildiğim ve sayıları 100’ü geçen Gazimağusa sakinlerinin bu anketten haberleri yok.  Herhalde kendi tanıdıklarına ve kendileri ile hemfikir olabilecek kişileri aradılar.

 

Basında çıkan habere göre anket yapılırken Maraş’ın iadesine karşılık Mağusa limanının açılmasını isteyip istemedikleri sorulmuş. Telefonda sorulan soruların yönlendirici olduğunu düşünmekteyim zira “Maraş’ın açılmasının ekonomiye katkısı olacağını düşünüyor musunuz” sorusunun yanıtı herkese göre “evet” tir. Burada fazla detaya girilmeden bu soru sorulmuşsa alacakları yanıtın yüzde 100 çıkması da olasıdır. Burada yapılması gereken Maraş’ın ne karşılığı ve nasıl verileceğinin anlatılmasıydı, yapılmadı. Ki Maraş’a karşı Gazimağusa limanının açılması talebi/dileği ise ayrı bir komedi. Gazimağusa Limanı zaten uluslararası trafiğe açık bir liman. Bu konuda dönemin AB Komiseri Olli Rehn’in 18 Ocak 2008 tarihli, tarihi açıklaması var, Gazimağusa Limanı’nın uluslararası trafiğe açık olduğuna dair.

 

BM Genel Sekreterinin Raporlarına göre Maraş “Bütünlüklü Çözümün” bir parçası, yani tek başına ele alınması mümkün değil. Yıllardır süren İsrail-Filistin görüşmeleri içinde de Kudüs şehri aynı Maraş gibi bütünlüklü çözümün bir parçası durumunda. Maraş’ın müzakerelerin dışında ele alınması, Kudüs’ün de aynı şekilde ele alınmasına yol açacağı nedeni ile ne bu günlerde, ne de gelecekte ne Maraş, ne de Kudüs’ün tek başlarına ele alınması olası değil.

 

Şimdi de aynı kişiler, Mağusa esnafını dolaşmaya ve Maraş Rumlara iade edilip açılırsa, işleriniz düzelecek, Gazimağusa sokakları Turist dolacak diye umut dağıtmaya başladılar.

 

Ama esnafımız akıllı ve uyanık. Verdikleri yanıt çok güzel. Lefkoşa’nın Rum kesimi açık,  turist de var ama niye alış verişin kalbi sayılan Ledra sokağı (Uzun yol), Leonido ve Grigori Axfentou caddelerindeki dükkanların yarısı “boş” ve üzerlerinde “kiralık” yazıyor diye de soruyor.  Sonra da devam ederek, Maraş açılırsa, aynen Lefkoşa’nın Rum kesimine geçildiği gibi arada sınır ve sınır kapıları da olmayacak mı diye de açıklama istiyor.  Yani oyuna gelmiyorlar.

 

Maraş’ın açılması için çalışan arkadaşlar bence Rum tarafına geçip, “Müzakerelerin başlamasından evvel Ercan havaalanının Uluslararası uçuşlara açılması konusunda Rumların karşılıksız bir jest yapmaları çok iyi olacak” propagandası ve çalışması yapsalar çok daha iyi olacak. Hiç olmazsa Kıbrıslı Türklerin işine yarayacak bir çalışma yapmış olurlar.

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

26 Ağustos 2013

25 Ağustos 2013
Gazimağusa Halkını Kandırmaya Çalışıyorlar için yorumlar kapalı
Okunma 72
bosluk

Baf Camisini Yıkma Oyunu

Baf Camisini Yıkma Oyunu

Kıbrıs adasının en batısında yer alan, Türkçe adı “Kasaba” olan Baf şehrinde, bugüne değin Rumların hışmından ve yok etmek hırsından kurtulmuş ender camilerden bir tanesi de “Aşağı Baf Camisi”dir, İngilizce adı ile “Lower Paphos Masjid.”

 

Deniz Feneri’nin yer aldığı Arkeolojik Parkın doğu kenarının ortalarında yer alan Türkçe çeviri adı ile “Kırk Sütun”, Rumca adı ile “Saranda Kolones” olan kalıntılarının tam karşısındaki Bar Sokağı içinde bulunan park yerinin kenar ucunda, “Aşağı Baf Camisi” yer almaktadır.

 

Bina gerçekte Cami olarak inşa edilmemiş ve Osmanlı mimarisine göre inşa edilmiş tipik bir Türk evinden dönüştürülmüştür. İngiliz Sömürge Yönetimi döneminde, dini bütün hayırsever Baflı bir Türk ölmeden önce 1936 yılında binayı, bölgede yaşayan Türklerin ve Müslümanların kullanımı için Mescide çevrilmesi kaydıyla bağışlamış ve bina, Tapu Dairesine Mescit olarak kaydedilmiştir. Tapu dairesinin çıkardığı koçanda da (Tapu) binada mevcut 3 odadan bir tanesi de “İbadet Yeri” olarak belirtilmiştir. Halk arasında “Aşağı Baf Camisi” olarak bilinen bina İngiliz Sömürge Döneminde “Mescit “adı ile tescil edilmiş yasal bir ibadethanedir.

 

Burası yan yana üç odadan ibarettir. Binanın giriş kapısı ortadaki odaya açılmaktadır. Ortadaki odaya bitişik olarak sağında ve solunda da birer oda bulunmaktadır. Mutfak ve tuvalet binanın dışında, arka taraftadır. Damı mertekler üzerine inşa edilmiş iki tarafa eğimli çatının üzerine dizilmiş tipik yarı dairesel kiremitlerle kaplıdır. Ön ve arka kapısı demir kitabeli tahta kapı olup, pencereleri, tahta panjurlu ve kahverengi boyalıdır.

 

Caminin müdavimi olan Müslümanlar, caminin bahçesine ve içine hayvanlar girmesin diye binanın etrafını yaklaşık 90 cm yüksekliğinde taş duvarla çevirmişler ve ön ile sol tarafına da Kıbrıs’ın yakıcı güneşinden kurtulmak için tahta çardak inşa etmişlerdir. Bu ilavelere gerekli iznin verilmesi amacı ile de Baf Belediyesi ile Eski Eserler Dairesine yasal başvurularını da yapmışlardır.

 

Baf Belediyesi, Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından arkeolojik maksatlarla istimlâk edilen Helenistik döneme ait tiyatronun otopark alanı içinde yer alan “Aşağı Baf Camisi”ni bir şekilde önce devre dışı bırakmanın sonra da yıkmanın hesaplarını yapmakta olduğundan, başvuruya ret yanıtını vermiştir. Belediyenin gerçek niyeti, camiyi yıkıp, mevcut oto parkı büyütmek olduğu için Haziran ayında toplanan Baf Belediye Meclisi yıkma kararı alırken, yapılan itirazları hiç dikkate almadı.

 

Aslında bu davranış Rumların ilki değil. 1963-74 döneminde Kıbrıslı Türklere soykırım uygularken, 95 tane de Türk camisini yerle bir etmişlerdi, kendilerinden hesap soran olmadığı için…

 

Kıbrıslı Türklerin Baf’ta, 1825 yılında Köprülü İbrahim Ağa tarafından yaptırılan günümüz Türkçesi ile “Yeni Cami” diyebileceğimiz “Cami-i Cedit”leri vardı ve 9 Mart 1964 gününe kadar Baflı Türkler ibadetlerini Cami-i Cedit, Cami-i Kebir ve Aşağı Baf Camisinde yerine getirmekteydiler.

 

21 Aralık 1963 günü, Kıbrıslı Türkleri adadan yok etmek için Makarios hükümetinin planlı ve organize bir şekilde Türklere başlattığı saldırı programı çerçevesinde Baf bölgesinde Rumlar, Türk bölgesine 9 Mart 1964 sabahı Albay rütbesinde bir Yunan subayının komutasında 2 bin kişilik bir kuvvet, zırhlanmış 8 adet paletli dozer, makineli tüfekler ve havanlarla saldırıya geçtiler. Yaptıkları plan en fazla iki saat içinde tüm Türk bölgesini tamamen ele geçirmekti.

 

Ama işler düşündükleri gibi gitmedi. Baf’ın Türk bölgesini kahraman 120 mücahit savundu ve Rumları “Ateşkes” görüşmelerinin başladığı 10 Mart gecesine kadar bölgelerine sokmadılar. Beklemedikleri bu şanlı direnişin karşısında büyük bir düş kırıklığına uğrayan Rumlar hırslarını, Türklerin geri çekildikleri bir mevzilerinin yanında kalan “Cami-i Cedid”ten aldılar.

 

Önce camimizi yaktılar, sonra da Türk bölgesine girmeyi başaramayan zırhlı ve paletli dozerleri ile dümdüz hale gelecek şekilde camimizi yıktılar. Caminin yerini otopark yaptılar ve adını da 9 Mart Meydanı koydular…

 

İşte bizi zorla birlikte yaşamaya mahkum etmek istedikleri Rum komşularımızın icraatlarından bazıları bunlar. Tüm bu olayları yapan kendileri değilmiş gibi, utanmadan üyesi oldukları Avrupa Birliği’ne giderler ve Türkler kiliselerimizi tahrip ediyor diye de yaygarayı basarlar. Kendilerinin yıktığını unutup, “Kiliselerimizi tahrip ediyorlar” diye ortalığı ayağa kaldırırlar.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

23 Ağustos 2013

 

 

22 Ağustos 2013
Baf Camisini Yıkma Oyunu için yorumlar kapalı
Okunma 262
bosluk

Doğalgazda Norveç Yöntemini Uygulamalıyız

Doğalgazda Norveç Yöntemini Uygulamalıyız

Dünyamızdaki genel uygulamaya bakılırsa, doğal kaynaklar birçok gelişmekte olan ülkede bilinenin ve olması gerekenin aksine tek başına hiç bir fayda getirmemekte, ekonomik durgunluk veya kriz dönemlerinde de ekonomiyi daha kötü durumlara sokabilmektedir.

 

Petrol zengini ülkelerin büyük çoğunluğu, varlık yönetimi ve gelir değerlendirmesi konusunda adil davranmadıkları ve kamu yönetimi oluşturup, kamunun haklarını korumadıkları için sorunlar yaşamaktadırlar veya yaşayacaklardır. İran, Sovyetler Birliği, Suudi Arabistan, Libya, Irak ve benzeri petrol üreten ülkeler bu adaletsizliğin getirdiği huzursuzluğu ve yarattığı sancıları, bugüne değin üstlerini örtmeyi başarmalarına rağmen yaşamışlardır.

 

Libya gibi, Irak gibi bazı ülkelerde yılların adaletsiz gelir dağılımından kökenlenen halk ayaklanmasıyla düzen değişikliğine gidilmiş ve ülkeyi yıllarca demir yumrukla yönetip petrol gelirlerinin önemli bir kısmına el koymuş olan yöneticiler, aileleri ve yakın mesai arkadaşları ile birlikte bu açıkgözlü davranışlarının bedelini hayatları ile ödemişlerdir.

 

Şimdilik halkın hareketlenmediği geri kalan ülkelerde de bir gün bu kıpırdanma olacak ve adil gelir dağılımı oluşuncaya kadar da başkaldırı süreci devam edecektir.

 

Bugün yıllık 46 bin dolarla dünyanın en yüksek kişi başı gelire sahip olan Norveç, ekonomik büyüklüğü ile dünya ekonomisi içinde önemli ve saygın bir yere sahiptir.  Norveç’in Rusya ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyadaki en büyük 3. petrol ihracatçısı olmasına rağmen refah düzeyinin kökeninde petrolün kendisinin yerine, uygulamaya koyduğu “Petrol Yönetimi Fonu” ve Araştırma-Geliştirmeye (Ar-Ge) dayalı oluşturduğu alternatif ekonomik faaliyetler yer almaktadır.

 

1959 yılında Hollanda’nın Groningen bölgesinde bulunan petrol gözleri Kuzey denizine çevirdi ve Einar Gerhardsen hükümeti 1963 yılının Mayıs ayında Norveç Kıta Sahanlığını (NKS) ilan etti. Norveç Meclisi, NKS’de bulunacak her tür doğal kaynağın devlete ait olduğuna ve araştırma ile üretim izninin ise sadece Kral, yani Hükümet tarafından verilebileceğine dair bir yasa geçirdi.

 

Norveç Hükümeti karada ve denizdeki komşuları ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarını belirledi ve karşılıklı imzalaşmalardan sonra da ilk sınır çizgisi 1965 yılında haritalara işlendi. 1966 yılında açılan ilk kuyunun kuru çıkmasına rağmen çalışmalar devam etti ve ilk petrol 15 Haziran 1971 tarihinde vanadan akmaya başladı.

 

20. yüzyılın başında neredeyse Avrupa’nın en fakir ülkesi konumunda olan Norveç, yıllar hatta asırlar sonra yakaladığı bu nimeti çok akıllı bir şekilde kitlesel refaha döndürmeyi başardı. Petrole dayalı “yangelip yatmak” ekonomisi yerine, petrol gelirlerini bir fonda topladı ve bu paranın bir kısmını kalifiye iş gücü ve teknolojik alt yapıya dönüştürdü.  Donanımlı insan gücü birikimi, ekonomik dönüşümü tetikledi ve eğitilmiş insan gücü farklı sektörlerde hizmet vermeye ve satmaya başladı.

 

Diğer petrol ülkelerinden farklı olarak, petrolün verdiği rahatlığa ve parasal güvene kanmayıp, petrolün zorla yaratmaya çalıştığı tek tip ekonomi tuzağına düşmedi. Vanadan akan ilk damladan hemen sonra Ekonomi Bakanlığı adına bir “Petrol Fonu” kuruldu ve tüm doğalgaz ve petrol rezervleri kamu malına dönüştürülerek, petrol ve doğalgaz gelirleri bu fonda biriktirilmeye başlandı. Bu fonu idare eden Merkez Bankası 2001 yılında özerk bir yapıya dönüştürülerek, politikacılar ile fonun bağı tamamen koparıldı.

 

Norveç’teki siyasi partilerin tümü, ekonominin petrolden gelen sıcak paradan uzak tutulması konusunda ortak bir politika izlediklerinden, Norveç hiç bir zaman petrol ihraç eden diğer ülkelerin yaşadıkları finansal problem ve krizleri yaşamamıştır.

 

Norveç örneğini vermemin nedeni, kısa bir dönem sonra önümüze çıkacak olan “Doğalgaz ve petrol” sorununu, Rumlarla ortak bir devlet kursak da kurmasak da, Norveç gibi akılcı bir yöntem ve uygulama ile uzun vadeli ve sürekli olacak bir refaha döndürmemizin en akılcı yol olacağı düşüncemdir.

 

Bölgenin uzağında değiliz ve nasıl olsa bu doğalgaz veya petrol bir şekilde bize de bulaşacak.

 

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

21 Ağustos 2013

20 Ağustos 2013
Doğalgazda Norveç Yöntemini Uygulamalıyız için yorumlar kapalı
Okunma 72
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar