Rum kayıplar propagandası

Rum kayıplar propagandası

1957 yılından beridir Rum tarafında propagandaya yönelik acımasızca, ilkesizce, insan haklarını hiçe sayarcasına ve haksızca bir uygulama yürürlükte.


Buna göz yaşlarının sel gibi aktığı, vicdanların hiç sızlamadığı ve politikacıların çıkarları göz önüne alınarak senaryolaştırılmış bir tiyatro oyunu da diyebilirsiniz.


1 Nisan 1955’de EOKA mücadelesini kutsayarak başlatan Makarios’a göre“İngilizler tarafından öldürülen veya asılan EOKA’cılar” konusu hep öne çıkarılmalı, İngilizler suçlanmalı ve dünya kamuoyu da Rumların özgürlük yolunda verdikleri mücadele ile Rumların lehine etkilenmeliydi.


1960 yılına kadar başarı ile sürdürülen bu propaganda yöntemi, 1963 yılına kadar uykuya yatmışsa da, 21 Aralık 1963’de başlayan “Rum saldırıları ve Toplumlararası çatışmalar”dan sonra şekil ve kabuk değiştirerek “Kayıplar Konusu” adını aldı.


21 Aralık 1963’de başlayan Rum saldırıları sonrasında Türk kayıplar konusu gündeme gelmeye ve sayıları da gün geçtikçe artmaya başlayınca, Kıbrıs Türk Liderliği Kayıplar konusunu BM kayıtlarına geçirmenin ve gündeme sokmanın yollarını aramaya başladı.


Bu yoldaki çalışmalarda en büyük engel gene bizzat Makarios ve Makarios Hükümeti tarafından çıkarılıyordu.


Makarios’a göre dünya basını adada yaşanan olayları abartmaktaydı ve münferit çatışmalardan öteye Kıbrıs adasından yaşanan olağan dışı bir şey yoktu.


Ne bir Türk öldürülmüştü ne de bir Rum. Bu nedenle de “kayıplar Konusu” diye bir konu da yoktu.


Rum yönetimi lideri TassosPapadopulos2004 yılında yayınlanan bir röportajında “1963-74 arasında hiç bir Kıbrıslı Türk öldürülmedi” diyebilecek kadar bu propagandanın savunucusu olmuştu.


Halbuki resmi belgelere göre 1955-1974 yılları arasında üçyüz’e yakın Türk kaybolmuştur.


Bir başka deyimle de yollardan, evlerden ve işyerlerinden toparlanarak metruk yerlerde öldürülmüşlerdir.


1974 Mutlu Barış Harekatından sonra ise “Kayıplar Konusu” Rumların vazgeçilmez propaganda aracı haline dönüştü.


Her ne kadar Barış Harekatından sonra konuştuğum Rum esirlerve sığınmacılar bana, “Cuntacılar ve EOKA’cılar, binlerce Makarios’çuyu acımasızca öldürdüler. Hayatımız boyunca böyle katliam görmedik” demişlerse de Rumlaryıllardır bu kişilerin de Türkler tarafından öldürüldüğü imajı yaratmak için yalanın her türlüsüne başvurdular.


Artık bu yalana dayalı “Kayıplar Konusu”nda da gerçekler, yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı.


Rum yönetimi aleyhine, eşinin öldüğü bilindiği halde bunun kendisinden gizlendiği ve “kayıp yakınları kategorisine mahkum edildiği” gerekçesiyle dava açan AndrulaPalmas’ınhafta başında başlayan duruşmasında bir takım gerçekler itiraf edildi.


Savaşta ölen RMMO askerlerinden bazılarının gömülmek için Lefkoşa’nın Rum tarafında getirildiklerini ve kayıt alında gömüldüklerini söyleyen bir kişinin, savaştan sonra ise konu hakkında bilgi vermek amacıyla ilgili makamlara başvurduğunda kendisine “biz çok kaybımız olsun istiyoruz” dendiğini belirterek, daireden kovulduğunu söylemesi, Kayıplar konusunun nasıl Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından istismar edildiğini çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.


Uzun yıllar kayıplar konusunda araştırmalar yapan “Kathimerini” gazetesi müdürü gazeteci AndreasParashos’un “Rum Yönetiminin asıl hedefi kayıpların akıbetlerini aydınlatmak değil, kayıplar sorununun var olmasını sağlamaktı” sözleri ise “kayıplar Konusu”nun Rum Yönetimince yıllardır istismar edildiğini teyit etmektedir.

29 Nisan 2011
Rum kayıplar propagandası için yorumlar kapalı
Okunma 37
bosluk

Annan Planı kabul edilseydi

Annan Planı kabul edilseydi

Pazartesi günü Annan Planının oylamasının yani Referandumun 7. yılı doldu.


24 Nisan 2004 referandumunda her iki taraftan da “EVET” oyları çıkmış olsaydı şimdiye kadar neler gerçekleşmiş olurdu biliyor musunuz, veya en azından hatırlayabilecek misiniz?


Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti, neredeyse tam bir Rum hegemonyasında üniter bir devlet haline gelmiş olacaktı.


Bizim için kötü günler gene geri gelmiş, 2. sınıf vatandaş olarak Rumlar tarafından aşağılanmaya ve ezgi çekmeye başlamış olacaktık.


Şehitlerimiz de herhalde mezarlarında huzursuz olacaklardı.


Plana okuyarak bulguladıklarım aşağıda.


1- Görünürde iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı bir Federal Cumhuriyet ama gerçekte Rum üniter devleti  olan“Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” ilan edilmiş ve 7 yaşını da doldurmuş olurdu.


2- 14 Haziran 2009 tarihinde “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti”ni oluşturan iki devletin Federe Milletvekilleri, Senatörleri ve AB Milletvekilleri 2. kez seçilmiş olurlardı.


3- Federal Parlamento ve dördü Rum ikisi Türk olan, altı asil ve oy hakkına sahip, ikisi Rum biri Türk olan, üç tane de oy hakkına sahip olmayan, dokuz üyeli “Başkanlık Kurulu” seçimlerden hemen sonra seçilmiş ve göreve başlamış olurdu.


4- Başkanlık Kurulu’nun görev süresi beş yıl olacağından ve Birinci beş yıllık dönemde her 10 ayda bir, bir Kıbrıslı Rum ve bir Kıbrıslı Türk dönüşümlü olarak başkanlık yapacağından, şu anda “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti”nin başında bir RumCumhurbaşkanı olacaktı ve görevini 21 Aralık 2011’de Türk Cumhurbaşkanına devredecekti.


5- Kıbrıs Türk Devleti tarafınca,Kıbrıs Rum Devletine aşamalı olarak toprak iadesi başlamış, 25 köy ile yerleşim merkezi iade edilmiş ve Annan Planı içindeki toprak iadesi konusu bitmiş olacaktı.


6- 25 bin Kıbrıslı Rum, Kıbrıs Rum Devletine iade edilmiş topraklardaki evlerine dönmüş olacaktı. Aynı zamanda Kıbrıs Türk Devleti yönetimi altında yaşamayı kabul etmiş olan 60 bin Kıbrıslı Rum’un da kademeli olarak dönüşü tamamlanmış ve Kıbrıs Türk Devleti yönetimi altında yaşıyor olacaklardı.


7- Kıbrıs Türk Devleti yönetimi altında görev yapan bazı Muhtar Azaları, Muhtarlar, Belediye Meclis Üyeleri ve Belediye Başkanları 60 bin Rum’un oyları ile kendi içlerinden seçilmiş olacaktı.


8- Planda Türkiyeli göçmenler için tespit edilen 45,000 sayısı içine adada doğan ama anne ve/veya babası 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olmayanlar da dahil edildiğindenbinlerce KKTC vatandaşı Türkiye’ye geri gönderilmiş olacaktı. Kalanlardan bazıları da, Türkiye’ye dönmek için verilecek ekonomik olanakları değerlendirip geri dönmüş olacaklardı.


9- “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yöneticileri, Türkiye’den adaya gelecek olan ziyaretçilerden, Türkiye’nin tüm ısrarlarına rağmen Shengen vizesi istemeyi uygun gördüklerinden, vize alamayan onbinlerceTürk vatandaşı yakınlarını görebilmek için dahi adaya giremeyeceklerdi.


10- Geçmiş 7 yıl içinde,20 Temmuz 1974 Barış Harekatında ve sonrasında adada konuşlanmış olan Türk Barış Kuvvetlerinin tamamı Türkiye’ye dönmüş olacaktı. Plandaki koşullara göre adada sadece 650 Türk askeri kalacaktı ve en küçük bir birim bile kışladan dışarı çıkmak için 15 gün evvelsinden izin istemek zorunda olacaktı. 


11- Gayrimenkul sahibi Kıbrıslı Rumlar iade edilen topraklardaki taşınmaz mallarını tümüyle geriye almış olacaklardı. Kıbrıs Türk Devletinde taşınmaz mülk sahibi olan Rumlar ise Nisan 2009 tarihine kadar mülklerinin üçte birini tüm olarak geri almış, geriye kalan miktar için de tazminat almışolacaklardı.


12- Karpaz bölgesindeki dört köye, Kıbrıslı Rumlar, hiçbir kısıtlama olmadan yerleşmiş ve geniş siyasi özerkliğe sahip olarak Özerk Otonom Rum Bölgesini hayata geçirmiş olacaklardı.


13- Karpaz’da oluşan Özerk Otonom Rum Bölgesi, Münhasır Ekonomik Bölge talebi ile AİHM’ye başvurmuş ve TPAO’nun kiralamış olduğu sondaj bölgeleri üzerinde hak iddia ediyor olacaktı.


14- Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında turizm sektöründe olduğu gibi bütün sahalarda işbirliği olanakları başlamış ve Kıbrıs Türk Devletinin ekonomik yapısı, güçlü Kıbrıs Rum Devletinin baskıları altında yıllar önce çökmüş ve Rum ekonomisine bağımlı hale gelmiş olacaktı.


15- Adanın askersizleştirilmesi programı uyarınca, RMMO ve GKK lav edilmiş olacaktı ama Rumlar yasal bir kılıfı uydurarak başka bir isim altında tekrar silahlanmış ve Kıbrıslı Türkleri tehdit ediyor olacaklardı.


16- 4.cü kez göçmen durumuna düşmüş olan Türkler, güneydeki mallarının istimlak edilmiş veya harabe haline gelmiş olması nedeni ile geri dönemediklerinden, kendileri için inşa edilmiş sosyal konutlara taşınmış ve işsizlik nedeni ile de Kıbrıs Türk Devleti’ne gelip yerleşen Rumlarla sorun yaşıyor olacaklardı.


17- Rumlar tarafından 1974’e geri dönük olarak Rum evleri içinde oturan tüm Türklere evleri tahliye etmeleri için davalar açılmış olduğundan iki halkın arasında iyice açılmış ve gettolar oluşlmuş olacaktı.


18- Rum yerel Mahkemelerinde Türkler aleyhine, Türk yerel mahkemelerinde de Rumlar aleyhine yüzlerce tazminat davası açılmış olduğundan, tüm ada halkı bir kaos ve sürtüşme içine girmiş olacaktı.


19- Türkiye Cumhuriyeti,BM ve AB’nin baskıları ile kamu görevlisi Kıbrıs’lı Türklerin maaşlarını göndermekten zorla vazgeçirildiği için, federal devlette iş bulamamış olan eski (KKTC) kamu görevlisi Kıbrıs’lı Türkler, işsizlik ve parasızlıktan bunalmış ve eski günleri hayal ediyor olacaklardı.


20- “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti”nin tüm stratejik mevkilerinde, müdür ve daha üst düzey görevlerinde,  AB normlarına uygun ve gerekli uyum kurslarını almış Kıbrıslı Türkler “güya” bulunamadığından, Kıbrıslı Rumlar görev yapıyor olacaktı ve bu nedenle de federal yapı, 7 yıl içinde “Üniter Rum Devleti”nedönmüş olacaktı.


21- Annan Planına göre Sivil havacılık, Hava limanları, Merkez Bankası, Eski Eserler Dairesi, Tapu Dairesi, Telekomünikasyon Dairesi, Sahil Koruma, Gümrük Dairesi, Muhaceret Dairesi, Denizcilik Müdürlüğü gibi stratejik birimler Merkezi Federal Hükümete bağlı olduğundan, “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” gerçekte ve fiiliyatta bu dairelerin başında ve bünyesinde ikiye bir oranında yer almış olan Rum çoğunluk tarafından idare ediliyor olacaktı.


Yukarıdaki 21 maddeyi okuyunca, Rumlar iyiki Referandumda “Evet” demediler diye seviniyorum.


Yoksa şimdiye kadar çoktan canımıza okuyup bizi 2.ci sınıf vatandaş konumuna indirgemiş ve çoğumuzu da adadan göç etmeye zorlamış olacaklardı, aynen 1955-1974 döneminde yaptıkları gibi.

27 Nisan 2011
Annan Planı kabul edilseydi için yorumlar kapalı
Okunma 94
bosluk

Halk isyanları nereye gidiyor?

Halk isyanları nereye gidiyor?

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı saran halk isyanları aldı başını gidiyor.


Kuzey Afrika’da Tunus, Mısır, Libya derken ateş Orta Doğu’ya sıçradı ve Bahreyn, Katar, Irak içinde ki bazı kesimler kendi yönetimlerine karşı gösteri faaliyetlerine geçerken Suriye iyice kaynamaya başladı.


Sırada Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan ve hatta İran’ın olduğu kesin.


Türkiye’nin ise eli kulağında.


Seksenli yılların başından beri Türkiye’de estirilmeye çalışılan bu ayrılıkçı rüzgarlar, yıllarca dış güçler tarafından iyice kaşındı ve ısıtılıp ısıtılıp, yıllar içinde tekrar tekrar defalarca masaya kondu.


Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı saran bu halk isyanlarının adeta birbirine bağlıymış gibi sistematik bir hal alarak oldukça geniş bir coğrafyaya yayılması ve gelişme şekillerinin birbirine çok benzemesi, arka planında da bir gücün olduğu ve sanki de önceden planlandığı ve uygulamaya konulduğu izlenimini vermekte.


Benim aklıma ilk aşamada hemen ABD, Bush, Rice, “Büyük Orta Doğu Projesi” ve yeni Orta Doğu haritası gelirken, Rusya faktörü çok pısırık kalıyor.


Fas’tan Asya içlerine kadar olan geniş bir coğrafyada yer alan ülkelerin ve rejimlerin batı dünyasına entegrasyonunu savunan  “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık İnisiyatifi” adı ile anılan “Büyük Ortadoğu Projesi”, 2003 yılı sonlarında ABD eski başkanı George W. Bush ve ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından dile getirilmeye başlanmış, 2004 yılında gerçekleştirilen G-8 zirvesi ve NATO toplantılarında da resmen tartışılmıştı.


Bu tartışmalardan sonra ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinin (Armed Forces Journal) Haziran 2006 sayısında, Büyük Orta doğu projesi ile ilgili olarak Yarbay Ralph Peters tarafından kaleme alınan bir makale ve ekinde de bir harita yayınlandı.


Yarbay Peters’in makalesine ve yayınladığı haritasına göre, Bağdat’da bir şehir devleti kurulurken, Lübnan Suriye’nin batı kıyılarının tümünü alarak Türkiye’ye komşu olmakta, Ürdün Suudi Arabistan’dan toprak alarak alanını büyütürken Mekke ve Medine bölgesinde ayrı bir Vatikan benzeri devlet kurulmakta.


İrak,  Sunni İrak, Şii İrak ve Kürdistan olarak üçe bölünürken, özellikle Şii İrak hem İran’dan hem de Suudi Arabistan’dan İran Körfezine kıyı toprakları alarak İran körfezine tamamen hakim olmakta ve Azerbaycan da İran’ın kuzeyindeki topraklarını kendine katıp Nahcivan ile birleşmekte.


Afganistan’ın güneyinde Belucistan devleti oluşurken, İsrail 1967 sınırları gerisine çekilmekte ve bölgede bir Filistin devleti kurulmakta.


Türkiye ise bu oluşumda Doğu ve Güneydoğu bölgesinin büyük bir kısmını Kürdistan devletine bırakmakta ve Karadeniz’den Bağdat’a kadar bir Kürdistan devleti hayata geçmekte.


Her ne kadar bu haritanın kapsadığı alandaki ülkelerden itiraz sesleri ve hoşnutsuzluk nidaları yükseldiyse de, yapılan resmi açıklamalar bu makalenin ve haritanın Yarbay Peters’in kendi düşüncesi olduğu ve ABD’nin ulusal politikası ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı iddia edildi.


2011 yılında bölgede yaşanan zincirleme halk hareketleri ve esen değişim rüzgarları, Orta Doğu’yu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan bu geniş bölge içinde, geçen yüzyılın başında Osmanlı Devletinin dağıtılması ile batılı ülkelerce yapay olarak hayata geçirilmiş bazı dengelerin misyonunu tamamladığı ve değişmesi için de düğmeye basıldığını gösteriyor.


Bölgede yeni dinamiklerin ve yeni yönetimlerin oluşması için masum kanların akacağı, gözyaşlarının sel olacağı ve fırtına bittikten sonra da kaybedecek ve gelecekleri esir alınacak kişilerin de her zamanki gibi bölgenin masum insanlarının olacağı kesin.


Tabii, herkesin inanışı ve değerlendirmesi kendine.


Bu yeni oluşumda Kıbrıs’ın ne olacağı pek belli değil.


Küçüklüğünden dolayı dikkate bile alınmamış.


Şimdilik!

25 Nisan 2011
Halk isyanları nereye gidiyor? için yorumlar kapalı
Okunma 49
bosluk

Hristofyas, kaçak oynamaya başladı

Hristofyas, kaçak oynamaya başladı

Evvelki gün Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek’e gönderdiği mektuplarda, Türkiye’nin Güney Kıbrıs karşısındaki ve Kıbrıs sorunundaki tutumunu şikayet eden bir mektup gönderdi.


Hristofyas’ın başı müzakerelerle iyice derde girdi ki BM ve AB yetkililerine mektup göndererek, Türkiye’nin Güney Kıbrıs karşısındaki ve Kıbrıs sorunundaki tutumunu şikayet etmeyi bir kurtuluş çaresi olarak gördü.


Belli ki KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu kendisini fena halde köşeye sıkıştırmış.


Eroğlu’nun bu denli başarılı olabileceğini ve kendisini köşeye sıkıştırabileceğini hiç beklemiyordu.


Hristofyas gerçekte de geçen sene Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığını kazanmasına çok sevinmişti.


Hristofyas’a ve akıl hocaları olan kurmaylarına göre Eroğlu müzakerelerde çok katı davranacaktı ve müzakereler de Rumların yaygaraları sonucunda çıkmaza girince suçlu da Eroğlu olacaktı.


Ama beklenen olmadı.


Eroğlu, yılların politik deneyimi ve çok iyi oluşturduğu müzakere heyeti ile müzakerelerde “Baskın” yani “Dominant” taraf olmayı başardı ve Hristofyas’a iyice yüklendi.


Türk müzakere ekibinin sürdürdüğü görüşmeler, Rumlara verilen yanıtlar ve yapılan yapıcı öneriler altında Hristofyas bayağı ezildi ve Rum stratejisi yıllar sonra kafadan duvara tosladı.


BM’nin ve AB’nin, müzakerelerin yavaş gitmesinin, Türklerin olumlu ve barışa yönelik kabul edilebilir öneriler yapmasına rağmen Rumların hiçbir yapıcı öneri sunmamasının sorumlusunun Rumlar olduğunu ima etmeye başlaması Hristofyas’ı iyice panikletti.  


Üstelik şimdi bir de Türkiye’nin soluğu da yoğun bir şekilde ensesinde.


Ensesi yanıyor ki çareyi başkalarından yardım almada gördü.


Hristofyas’a göre Türkiye’nin uluslararası arenada Kıbrıs sorununun çözümünün savunucusu olarak kendini gösteriyormuş, Kıbrıs Rum tarafını müzakereleri oyalamakla suçluyormuş ve de gerçekte çözüm perspektifini sabote etmek için elinden geleni de yapıyormuş.


Hristofyas hala daha 20. Yüzyılın ikinci yarısında BM genel Kurulunda “Bağlantısızlar Grubu”nun güçlü rüzgarlarının estiği günlerde sanıyor kendisini.


Zannediyor ki, o dönemin bağlantısızlar grubu üyeleri hala da arkalarında ve BM Genel Kurulundan Kıbrıs konusunda istedikleri kararları çıkartabilecekler.


Köprülerin altından çok sular aktı ve BM artık eski bildikleri ve Kıbrıslı Türkler aleyhine bol bol kararlar çıkarttıkları BM değil.


Gerçeklerle yüzleşmek ve Kıbrıs adasının tamamının sahibi olmadıklarını anlamak zamanları geldi.


Ya adanın yönetimini ve de egemenliğini biz Kıbrıslı Türklerle paylaşacaklar ya da adada iki ayrı devletin varlığının dünyaca kabul edilmesine baş eğecekler.


Hristofyas başına gelecekleri çok iyi anladığından şimdi müzakere süreci içinde gündem değiştirmeye çalışarak Türkiye ve Kıbrıs Türk liderlerini ada’da ikinci bir devletin tanınmasını ileri götürmek maksadıyla “B planı” uygulamakla suçlamaya başladı.


Aklınca gündemi değiştirecek ve yıllar önce fütursuzca yaptıkları gibi her koşul ve ortam da Türkiye ile Kıbrıslı Türkleri suçlayacaklar ve kendileri de sütten çıkmış ak kaşık pozuna bürünecekler.


Devrin ve güç dengelerinin değiştiğinin farkına vardıklarında çok olacak Hristofyas ve Rumlar için.

22 Nisan 2011
Hristofyas, kaçak oynamaya başladı için yorumlar kapalı
Okunma 35
bosluk

Kıbrıs konusunda yeni aşama

Kıbrıs konusunda yeni aşama

BM’nin ve AB’nin Kıbrıs konusunda sabırlarının sonuna geldikleri kesin.


Resmen 1963’den beridir Birleşmiş Milletler gündemini meşgul eden Kıbrıs konusu, ciddi olarak da 2004’den beridir AB’nin gündemini meşgul ediyor ve AB’nin içine de her tür olumsuzluğu taşıyor.


Son Libya krizi AB’ye, Türkiye’nin bölgesel, ekonomik ve siyasi önemini hatırlatırken, Güney Kıbrıs’ı da AB’nin kuruluş ilkelerine aykırı olarak üyeliğe almasının ne denli yanlış bir adım olduğunu gösterdi.


AB açıkçası, dünyanın son 3-4 yıl içinde ters yüz olan konjonktüründen dolayı Türkiye’nin üyeliğine ne denli gereksinim duyduğunu çok iyi fark etmeye başladı.


Ortodoks dünyasında önümüzdeki hafta kutlamaları başlayacak olan Paskalya dolayısıyla Ortodoks Patrikhanesi’ni ve Patrik Bartholomeos’u ziyaret için İstanbul’da bulunan Yunanistan Başbakan Yardımcısı Theodoros Pangalos’un Türkiye’nin yaşadığı çarpıcı değişim nedeni ile söyledikleri, gerçekte çok etkileyici ve ders verici.


Rumcadan çevirisinde “Biz zirziro (ağustos böceği) gibi çalıp oynadık, Türkler karınca gibi çalıştı. Şimdi bunun sonuçlarına katlanıyoruz” diyerek samimi duygularını ortaya koydu.


Aşırı sağcı olan Pangalos’tan bu kelimeleri duymak gerçekte Türkiye’nin dünyadaki yeni konumunu ve bölgedeki üstünlüğünü ortaya koymakta.


Türkiye Dış İşleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, Çek meslektaşıyla Kıbrıs konusunda yaptığı tartışma ve “Kıbrıs sorunu çözümlenmeden Güney Kıbrıs’ın NATO üyesi olamayacağına” ilişkin sözleri ve bu konudaki kesin tavrı, bulutlarda yürüdüğünü zanneden birçok hem AB hem de NATO üyesi ülkeye artık yere basmaları ve gerçekleri kabul etmeleri gerektiğini gösterdi.


BM’nin Kıbrıs Müzakereleri konusunda Mart 2012’yi “Son Tarih”, politik deyimle de “Dead Line” olarak göstermesi boşuna değil.


Bu tarihin belirlenmesinde beş ana faktör var.


Birincisi tamı tamına son 48 yıldır süren Kıbrıs sorunu ve 43 yıldır süren ve sonuçlanacağına dair hiçbir ümit ışığı gözükmeyen müzakereler.


İkincisi Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin 1 Temmuz-31 Aralık 2012 tarihinde Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı görevini yapacak olması ve Şubat 2013 tarihinde de Rum Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı.


Üçüncüsü Nisan 2014 tarihinde KKTC’de Milletvekilliği seçimlerinin yapılacağı ve büyük bir olasılıkla da Anayasanın değişikliğinin oylanacağı.


Dördüncüsü Türkiye’nin Avrupa Birliğinin yeni anayasası olarak kabul edilen Lizbon Anlaşmasının yürürlüğe girecek olan Ekim 2014 tarihine kadar Avrupa Birliği-Türkiye katılım Müzakerelerini dondurmayı programına almış olması.


Beşincisi ve en önemlisi de Türkiye’nin Bosna-Moskova-Kahire üçgeni içindeki bölgede, ekonomik, siyasi ve bölgesel güç ve lider konumundaki ülke olması.


Kıbrıs konusundaki müzakereler, Türkiye’de 12 Haziran tarihinde yapılacak Milletvekilliği seçimleri ve hükümetin Haziran sonu, Temmuz başında kurulması sonrasında Türkiye’nin istekleri doğrultusunda yeni bir aşamaya girecek.


Bu aşamada Rumların “Boğucu takvimler ve Hakem istemeyiz” talepleri pek de geçerli olmayacak. Zaten daha şimdiden “Boğucu bir takvim”in uygulamaya konacağı ve bunun da son gününün Mart 2012 olacağı işittirilmeye başlandı.


Son tarih olarak tespit edilen Mart 2012 sonrasında ise müzakerelerde ne sonuca ulaşıldığına bakılmaksızın Kıbrıs konusu “Uluslararası çok taraflı Konferans”a taşınacak.
Şimdiden söyleyebilirim ki, bu konferansta KKTC de masaya oturan taraflardan bir tanesi olacak.

20 Nisan 2011
Kıbrıs konusunda yeni aşama için yorumlar kapalı
Okunma 29
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 Şehitlerimiz-amblem kktc-bayrak kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3

Arşivler

Son Yorumlar