Rumların ve AB’nin Çirkin Yüzü

Rumların ve AB’nin Çirkin Yüzü

Rumların bütün yüzleri çirkin. En çirkin olanı da Türklere bakan tarafı, yani Kıbrıslı Türklere bakan yüzü.

 

Kıbrıs adasında ellerinde olsa Kıbrıslı Türklerin soluk almasına bile mani olmak istemekteler. İstiyorlar ki adanın tümünün mutlak sahibi olsunlar, Kıbrıslı Türkler kendilerine tabi olsun…

 

Bu tabi olmanın koşulu var. Akıllarındaki koşul şu: Kendileri ne kadarını verirlerse veya da uygun görürlerse, Kıbrıslı Türklerin o kadarını almaya hakları olsun. Kıbrıslı Türkler en küçük bir yaramazlık yaparlarsa veya da itaatsizlik yaparlarsa hemen ellerindeki musluğu kapatsınlar ve Türkler verdiklerinden mahrum kalsınlar. Kıbrıs’ın yerel Türkçesinde buna “yat Arap, kalk Arap durumu” deniyor.

 

Bütün düşünceleri bu doğrultuda, bütün stratejileri de bunun üstüne kurulu.

 

Avrupa Parlamentosunda (AP), Türkçenin zor telaffuzundan olsa gerek bir türlü KKTC diyemedikleri için “Kıbrıs’ın Kuzey bölgelerinde yaşayan Müslüman Kıbrıs Türk Toplumu” dedikleri bizlere, Mali Yardımların devam etmesi için yapılan görüşmelerde Rumlar hep engelleyici girişimlerde bulundular.

 

Görüşmelerden çıkınca da AP Kıbrıs Rum Parlamenterlerinin kullandıkları sözler çok ilginç: “İlk Savaşı Kazandık!”

 

Bu sözlerinin gerekçesi de Avrupa Parlamentosunda Kıbrıs Türk toplumu için çok yıllı finans mekanizmasının kurulmasını önlemeleri!

 

Oysa AB’nin Kıbrıs Türk halkına yaptığı mali yardım, Türkiye Cumhuriyetinin KKTC’ye yaptığı mali yardımla kıyaslandığında devede kulak bile değil.

 

Bu mali yardımın büyük bir kısmı AB mali yardımının nerelere ve hangi faaliyetlere yapılacağı ve nasıl harcanacağı ile ilgili projelerde çalışan AB personellerinin maaşlarına, geriye kalan paranın büyük bir kısmı “İki toplumlu etkinliklere”, geriye eğer elde bir şeyler kalmışsa onlar da AB’nin söz konusu ofisinde çalışan kişilerin uygun görecekleri bina restorasyonuna veya benzeri bir etkinliğe harcanıyor.

 

Ben açıkçası bu sözde “üfürükten” mali yardımın Kıbrıs Türk halkına çok faydası veya da katkısı olduğunu pek düşünmüyorum.

AP Dışişleri Komitesi üyesi Yunanistan Yeni Demokrasi Partisi (Nea Demokrasia Gomma) üyesi Bayan Marietta Yannaku’nun (Marietta Giannakou) toplantıda hazırladığı raporunu sundu ve rapordaki “AB ödeneklerinin Kıbrıs Türk toplumuna verilmesinin, mevcut yasal çerçeve zemininde ve Konsey tüzüğü uyarınca devam etmesi” talebi aynen kabul edildi.

 

Rumlar bunu bir zafer olarak nitelediler ve kapıdan çıkınca da zaferlerini “Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, Avrupa Parlamentosunda Kıbrıs Türk toplumu için çok yıllı finans mekanizmasının kurulmasının önlenmesi yönünde ilk savaşı kazandı” sözleri ile dile getirdiler.

 

Gerekçeleri de AB tarafından kendi finans “çizgisine” sahip olabilen üçüncü ülke olarak, KKTC’nin yasadışı varlığının düzeyinin yükseltilmesi koşullarını oluşturmasıymış.

Tabii bu gerekçeye yerel tabirle “Kantara’nın keçileri bile güler”.

 

Asıl gerekçe, AB’nin Kıbrıslı Türklere (KKTC’ye) yapacağı mali yardımın çok yıllı finans mekanizmasına bağlanmasının, Kıbrıs Rum Yönetimini devre dışı bırakacağıdır. Halen mevcut sistemde, her yıl yapılacak yardımı AB, Kıbrıs Rum Yönetimine sormakta ve onun onayını aldıktan sonra mali yardımı yapabilmekte. Bu nedenle bu güne kadar yapılan AB yardımları devede kulak düzeyinde kaldı sadece.

 

Rumlar her yıl AB’nin, Kıbrıslı Türklere (KKTC’ye) yapacağı mali yardımı kendilerine sormasını ve onaylarını almasını istiyor, sanki biz Kıbrıs Rum Yönetimin tabası veya köleleriymişiz gibi…

 

Burada söylenecek tek söz var; Lanet olsun böyle AB’ye de, AB’nin adaletine de.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

30 Kasım 2012

 

29 Kasım 2012
Rumların ve AB’nin Çirkin Yüzü için yorumlar kapalı
Okunma 90
bosluk

Gazze Saldırısının Gerçek Nedeni

Gazze Saldırısının Gerçek Nedeni

İsrail’in Gazze’ye saldırısı boşuna değil.

1948 yılından beri Araplarla yaptığı ve kazandığı her savaş İsrail’e toprak ve bölgede üstünlük kazandırırken, Araplara da bir gün İsrail’i nasıl yeneceklerinin yöntemini öğretiyor. Elbet bir gün bunu başaracaklar.

 

İsrail’in, 4. Başbakan Golda Meir’in öngördüğü gibi bir kez savaş kaybetme hakkı var. Zaten savaşı kaybettiği gün de haritadan silinecek. Başka bir seçeneği yok. Kendisini bekleyen kaçınılmaz akıbet de bu.

 

Bölgede bir tek dostu yok. Tüm komşuları kendisine diş biliyor. Başbakan Netanyahu’nun iç tribünlere oynama hevesinden dolayı 1948 yılında İsrail bağımsızlığını ilan ettiği vakit kendisini ilk tanıyan ülkeler arasında yer alan Müslüman Türkiye ile neredeyse 62 sene sürmüş olan dostluğu da bozuldu. Bu müttefikini kaybetmek İsrail’e pahalıya mal oldu ve uzun vadede daha da olacak.

 

Netanyahu’nun tekrar seçilme stratejisinden dolayı şimdi İsrail hem bölgede yalnız kaldı, hem de bölgesel varlığını sıkıntıya soktu. Şu anda tek güvencesi sadece Amerika Birleşik Devletleri’ndeki derin devlet ve ABD siyasetinde belli bir ağırlığı olan Evangelistler. “İncil’de yeri olan Kutsal devlet” gözü ile baktıkları İsrail’e adeta tapıyorlar Amerikalı Evangelistler.

 

İsrail’in bu güne değin bölgedeki Arap devletleri ile yaptığı “İsrail Devletinin ilanı” nedeni ile 1948’deki Savaşı, 1967’deki Altı Gün savaşını ve 1973’de Yom Kippur savaşlarını kazanmasının arkasında ABD’nin sınırsız miktarda verdiği, o yıllara göre son derece gelişmiş ve hiçbir ülkede bulunmayan silahlar, deneyimli askerler, subaylar ve son iki büyük savaştaki uydu kaynaklı istihbarat bilgileri bulunmakta. ABD’nin bu sınırsız desteği olmasaydı İsrail’in bu savaşları kazanması olanaksızdı.

 

Günümüzde İsrail’in, düşmanları konumunda olan etrafındaki Arap ülkeleri ile arasındaki silah üstünlük farkı iyice kapanmaya başladı. Son kozu ambarlarında bulunan nükleer başlıklı füzeler. İran’ın nükleer bomba yapması ve uzun menzilli karadan karaya taşıyıcı füze geliştirmesi boşuna değil. Gerekçesi de İsrail’in silah envanteri içinde nükleer silahların da yer alması.

 

Artık yavaş yavaş İsrail için sıkıntılı günler yaklaşıyor. İsrailli yöneticilerde bunun farkında. Tek başlarına önümüzdeki yıllar içinde çok kapsamlı ve çok taraflı mücadeleden veya da savaştan sağlam ve muzaffer çıkabileceklerine inanmadıklarından yanlarında fiilen ve etkin olarak ABD’yi istiyorlar.

 

ABD’nin ordusunu bekçi olarak İsrail topraklarında konuşlandırması politik olarak olanaksız ancak dünyanın kaynayan politika kazanı içinde de çareler tükenmiyor. Her şeyin bir yolu var. ABD ordusunun bölgede konuşlanabilmesi için bulunan yol Gazze’den geçiyor.

Gazze’ye son İsrail’in yaptığı 8 günlük saldırıdan sonra ortaya çıkan sonuç beklenenin aksine Filistinli direnişçilerin lehinde. Zaten oyunun ikinci perdesi içinde sonucun böyle olması gerekiyordu.

 

Saldırının gerçekleştiği Gazze’deki Filistinlileri kontrol etmek için İsrail kuzeyde ve doğuda karadan, Batıda ise denizden korkunç bir abluka uyguluyor ama güney de yer alan Sina yarım adasında bu tecrit çok etkili değil. Sina Yarım adası İsrail ile Mısır arasında yer alıyor ve Gazze topraklarının en güneyinde yer alan Rafah kenti tam sınırın üstünde. Yarısı Filistin topraklarında, diğer yarısı da Mısır’da.

 

İsrail’in gerekçesine göre Filistin direnişinin temelini oluşturan İran yapısı füzeler ve silahlar, Libya ve Mısır üzerinden Sina yarımadasına, oradan da Gazze’ye ulaşıyor.

 

ABD, sözde ‘Ateşkes’i İsrail’e kabul ettirmek için Sina’ya ABD askeri yerleştirmeye ve İranlılar tarafından gönderilen silah akışını durdurmaya söz vermiş. Bu hem bölgede ABD askerinin yasal olarak bulunmasına yol açacak, hem de İran’ın Gazze’ye ve İsrail’e yönelik askeri çıkarlarına müdahale teşkil edecek. Asıl gerekçe ise İsrail’i çevredeki Arap ülkelerin olası toplu bir saldırısından korumak. ABD Sina’ya asker yerleştirmekle ilk kez İsrail’i doğrudan koruma altına alıyor.

 

Açıkçası durum bu denli vahim Ortadoğu’da.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.org

28 Kasım 2012

27 Kasım 2012
Gazze Saldırısının Gerçek Nedeni için yorumlar kapalı
Okunma 141
bosluk

İran’a İnsani Yardım Yapmalıyız

İran’a İnsani Yardım Yapmalıyız

ABD’nin ve Avrupa Birliğinin İran’a uyguladıkları yaptırımlar gerçekten İran halkının ve İran’ın tüm sanayisi ile dışsatımını çok olumsuz etkilemeye başladı. ABD ve AB İran’a “Ya Nükleer Santralı denetime aç ve ağır su üretimini durdur ya da biz seni çökertiriz” diyor ve acımasız bir yaptırım uyguluyor.

 

Bu yaptırımlardan dolayı İran’a dış dünyadan giren bir para yok. Bu nedenle de İran ithalat yapamıyor. Türkiye’ye sattığı belli bir miktardaki petrolün ve doğal gazın karşılığında Türkiye İran’a Türk Lirası ile ödeme yapıyor. İran’da bu para ile Türkiye’den külçe altın satın alıyor ve külçe altını da nazının geçtiği diğer ülkelerden yapacağı ithalatta kullanıyor. Başka bir çaresi de yok.

 

İran’ın para birimi Riyal, Dolar karşısında iki yıl içinde yüzde 65 değer kaybetti. Geçen ay Riyal’deki düşüş yüzde 33’ü bulunca İran hükümeti tüm döviz bürolarını kapattı ve Riyali sabitledi. 2010 yılında 1 ABD Doları serbest piyasada 10 bin Riyal iken bugün olmayan serbest piyasada 32 bin Riyal, devlette ise 26 bin Riyal. Tabii devlet satarsa.

 

İran halkı ise bu yaptırımlardan en çok etkilenen kesim. Özelikle de hastalar, daha da özelde kanser hastaları. İran’da toplam 6 milyon kanser hastası var ve maalesef piyasada da kanser ilacı yok. Döviz eksikliğinden ve de bazı İranlı yöneticilerin karaborsa aşkından dolayı ithalatı yapılamıyor. Tahran’daki Uluslararası Kızılay Komitesi Merkezi son sekiz haftadır Kanser ilacının gelmesini bekliyor. Hastalar adeta ölüme mahkûm edilmiş durumda.

 

İranlı doktorlar, hastalar ve yetkililere göre finansal işlemlere getirilen yasak o kadar etkili ve acımasız ki, insani nedenlerden ötürü yaptırımlardan muaf tutulan ilaçlar ve hayati önem taşıyan diğer malzemeler bile artık İran’a ihraç edilmiyor.

 

İhracatın yapılmamasının asıl nedeni ABD ve AB tarafından uygulanan yaptırımların ilaç, tıbbi malzemeler ve gıda maddelerini içermemesine rağmen, bu ürünleri İran’a satmak isteyen şirketlerin ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi’nden özel bir izin almalarının gerekmesi.  Batıdaki üretici firmalar ABD veya AB’nin kara listesine girmek istemiyor. Döviz yokluğu ise bu sorunla kıyaslandığında ikinci planda kalmakta.

 

Kanser hastaları ve diğer hayati önem taşıyan hastalar siyasi bir mücadelenin ortasında kaldılar ve İran devletinin nükleer politikası üzerinde hiçbir etkileri yok. Hem kurban hem de mağdur oldular Batı ile İran’ın politik çekişmesi içinde.

 

Obama İran halkının yöneticilerini suçlaması gerektiğini söylerken, İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney de batıya karşı yılmadan direnirlerse zafere ulaşacaklarını söylemekte. Laf söyleyen çok ama hastalara ilaç bulan yok, tedavi eden yok.

 

Yaptırımlar başlayana kadar İran devleti ve İran’da faaliyet gösteren özel sektör şirketleri İran nüfusunun büyük bir kısmını sağlık sigortası kapsamına alarak tedavilerin, bakımın, rehabilitasyonun ve ilaçların büyük bir kısmını karşılıyordu.

 

İran’daki sağlık sistemi ve hasta bakımı standardı ile tedavi koşulları komşu ülkelerin çoğuna kıyasla daha iyi ve yüksekti ve uzmanlık isteyen özel hastalıkları olanların çoğu da tedavi alıp iyileşebiliyordu.

 

Riyal’in devamlı değer kaybetmesi ve buna paralel olarak enflasyonun sürekli artması, eskiden verilen devlet yardımlarının kesilmesine yol açtı. Durum her gün daha da kötüye gidiyor. Kapsamı sürekli olarak genişletilen yaptırımlar yüzünden İran halkı ekonomik sıkıntılar çekmeye ve sağlık konusunda da büyük sorunlar yaşamaya başladı.

 

İran halkının İnsani yardıma gereksinimi olduğu kesin.

Keşke Tahran-Ercan direkt uçuşlar durdurulmasaydı. En azından İran’daki kanser hastaları gereksinim duyduklarım ilaçlarını KKTC’den satın alabilir, belki de tedavilerine burada devam edebilirlerdi. Tanrı yardımcıları olsun.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.org

26 Kasım 2012

25 Kasım 2012
İran’a İnsani Yardım Yapmalıyız için yorumlar kapalı
Okunma 106
bosluk

BM’nin Büyük Ayıbı

BM’nin Büyük Ayıbı

Arşivlerdeki tarihimizi belgeleyen dokümanları ve belgelerini incelediğiniz vakit Kıbrıs adasına Türklerin, Osmanlı Devletinin 1571’de adayı fethetmesinden sonra geldiğini değil, fetih tarihinden asırlar önce adada bulunduklarını ve adanın kaderi üzerinde rol oynadıklarını görürsünüz.

 

Kıbrıs adasının ise 1571 yılından 1878 yılına kadar, toplamda 317 yıl fiilen Türk idaresi altında kaldığını, hem tarih yazmakta, hem de bu dönemden günümüze kalan Osmanlı tarih mirasında bu izler görülmekte. Tabii en kalıcı ve devam edici miras da biz Kıbrıslı Türkleriz. Bazıları ısrarla reddetse de hepimizin ataları Anadolu’dan gelme.

Benim dede tarafım Çorum ve Aydın’dan 19. yüzyılda, nene tarafım ise Kayseri’den 16. yüzyılda gelmişler ve adaya yerleşmişler.

 

Bu bilinen bilgileri tekrardan yazmamın nedeni, Kıbrıs adası üzerinde her ülkeden daha çok Türkiye’nin söz sahibi olduğudur. Zaten Lozan Anlaşmasının 16. maddesi ve bu maddenin son şeklini nasıl aldığını belgeleyen tutanaklar, hala daha Türkiye Cumhuriyeti’nin adanın statü değişikliği üzerinde söz sahibi olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin onayı olmadan adadaki olası statü değişikliği uluslararası hukuka aykırı hale gelmektedir.

4 Mart 1964 tarihinde BM’nin aldığı 186 No.lu “Geçici” karara Türkiye, geçici olması ve Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan katliamları durdurması için BM Barış Gücü’nün adaya çıkarak, Rum saldırılarını önlemesi amacı ile onay vermiştir.

 

Bu kararın arkasına saklanan ve kendisini 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal temsilcisi olarak addeden eli kanlı papaz Makarios,  -bir din adamı nasıl katliam yapılması kararını alır ve uygulatır hala anlamış değilim-  adanın tümüne sahip olabilmek için 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının Türklere ortaklık veren 13 maddesini, anayasaya aykırı olarak tek taraflı Mecliste Rum Milletvekillerinin oyları ile değiştirmiş ve 16 Ağustos 1960 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın onayı ve garantörlüğü ile kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyetini Üniter bir Rum devletine dönüştürmüştü.

 

O gün bu gündür Türkiye Cumhuriyeti bu devleti tanımamış ve “Ben sadece garantörü olduğum ve kurulması için altına imza attığım 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini tanırım” diyerek, ne Kıbrıs Rum Yönetimini tanımış, ne de onun herhangi bir politikacısına ve de bürokratına akreditasyon vererek muhatap almıştır.

 

Kıbrıslı Türkleri yok ederek adanın tümüne sahip olmak için Makarios hükümetinin, 21 Aralık 1963 gecesi Akritas Planı uyarınca Kıbrıslı Türklere karşı başlattığı saldırılar sonrasında adadaki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği varlığını ve görevini Kıbrıslı Türklerin kontrolü altındaki bölgede sürdürmeye devam ederken, Kıbrıs’a atanan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçileri de hiçbir zaman itimatnamelerini Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanına sunmamışlardır, Türkiye Cumhuriyeti bu gasp edilmiş Kıbrıs Rum Yönetimini tanımadığı için.

 

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer da Salı akşamı ara bölgede düzenlediği resepsiyona, adadaki tüm Büyükelçileri davet ederken Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisini davet etmedi. Kendisi buna “hata oldu” dese de, bence Sayın Büyükelçimiz benim yazdığım gerekçe ile davet edilmedi.

 

Ne BM ne de herhangi bir ülkenin diplomatik misyonu böylesi bir “Unutma” hatasını yapmaz. Hele de Türkiye gibi bu ada üzerinde söz sahibi olan bir ülkenin Büyükelçisini davet etmemek tam bir diplomatik yüzkarası.

BM’nin bu çirkin davranışını ve değerlendirme mantığını protesto ediyorum.

 

KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu, BM’nin bu resepsiyona T.C. Büyükelçisini davet etmemesini protesto etmek için katılmazken,  Rum lider Hristofyas da kendisine davetlilerin bilgisinin eksik verildiği gerekçesi ile katılmadı. Basın ise hiç ilgi göstermedi.

 

Bu hafta sonu ve veya gelecek hafta içinde Ankara’ya giderek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile Kıbrıs konusunu ve 2013 yılı Şubat ayı sonrasında başlayacak görüşmeleri görüşecek olan Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer’ın, bu çirkin davranışını nasıl açıklayacağını ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkililerini söyleyeceği yalanlara nasıl inandıracağını gerçekten çok merak ediyorum.

 

Bence BM, bu çirkin davranışından dolayı Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığından ve T.C. Lefkoşa Büyükelçisinden diplomatik olarak ÖZÜR DİLEMELİ’dir. Zira diplomasi adabı bunu gerektirir.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

23 Kasım 2012

 

22 Kasım 2012
BM’nin Büyük Ayıbı için yorumlar kapalı
Okunma 96
bosluk

ABD İflasın Eşiğinde

ABD İflasın Eşiğinde

Geçen yazımda size bahsettiğim Şükrü ağabey bana birkaç gün evvel İngilizce bir yazı ve bir video adresi gönderdi.

 

Yazının sahibi Hal Mason adlı, ABD’nin ünlü IBM şirketinde uzun yıllar muhasebe bölümünde üst düzeyde çalışmış bir Amerikan vatandaşı.

 

Söz konusu video http://www.youtube-nocookie.com/embed/EW5IdwltaAc?rel=0 adresinde ve Bay Hal Mason videoda geçen olayları her sayfada açık ve net olarak anlatıyor.

 

Konu Amerika Birleşik Devletleri’nin 2013 Bütçesi ve sonrası. Sonrası konusu ise ABD’nin ne vakit batacağı ile ilgili.

 

Videoda ABD Hükümetinin 2013 bütçesini gösteren sayfa ile diğer ilgili sayfalar var. Araştırmacılık şüpheciliği de beraberinde taşıdığı için videoyu arka arkaya en az on kez seyrederek ilgili sayfaların web adreslerini zor da olsa not alabildim ve tek tek tüm sayfaların doğruluğunu kontrol ettim.

 

Hem sayfa adresleri doğru, hem de içerikleri.

ABD Hükümetinin Bütçesi “  http://www.whitehouse.gov/omb/budget” sayfasında. Bu adrese gidince “Office of Management and Budget” başlıklı sayfa açılıyor.

 

Videoda bahsedilen verilerin sayfa sayfa döküm listesi de  http://www.whitehouse.gov/sites/default/files/omb/budget/fy2013/assets/budget.pdf sayfasında. Buradan sayfa 205 (Table S-1, Budget Totals), sayfa 203 -Soaring Federal Debt- ve sayfa 210 Gelir-Gider tablosuna ulaşabiliyor.

 

Bir kıyaslama yapmak için ABD’yi Yunanistan ile karşılaştırıyor Bay Mason.  Yunanistan’ın Bütçe açığı 533 Milyar Dolar ve Kredi Değerlendirme kuruluşları Yunanistan’ı hem çöp sınıfına indirgemişler, hem de sınıf içi sıralamada da en alttaki konuma yerleştirmişler, yani “çöpün çöpü” mevkiini layık görmüşler Yunanistan’a.

 

Bay Mason’a göre ABD Hükümeti şu anda batmış durumda. Kurtarılması da olanaksız.

 

ABD bütçesinin 2013 yılı açığı 1.3 Trilyon Dolar. Anlayabilmek için basit bir dille 1300 Milyar dolar diyebiliriz. Yunanistan’ın açığı 533 Milyar dolardı. Bu rakam Yunanistan’ın açığının tamı tamına 2.6 katı.

 

Bütçedeki Gelir-Gider tablosuna bakarsanız;

Gelirlerin toplamının 2.469 Trilyon Dolar (2469 Milyar Dolar), Giderlerinin toplamının da 3.796 Trilyon Dolar (3796 Milyar Dolar) olduğunu görürsünüz. Bütçe açığı yukarıda bahsettiğim gibi 1.3 Trilyon Dolar.

 

İşin ilginç yanı ABD Hükümetinin “Devlet giderleri” yani Ordu, CIA, FBI ve Memur giderlerinin toplamı 1.319 Trilyon Dolar (1319 Milyar Dolar). Bu da ne demektir. Orduyu tümden lav edip, CIA, FBI gibi kuruluşların kapısına kilit vursanız ve de memurların tümünü de işten atsanız ABD hükümeti gene batmış durumda.

Bütçe açığı ABD Hükümetinin gideri ile aynı büyüklükte. Devlet lav edilince bütçe açığı sıfırlanıyor.

 

Evet, devlet lav edilip Ordu, CIA, FBI ve Memur giderleri iptal edildikten sonra bütçe açığı sıfırlanıyor ama geriye emeklilik maaşları, sosyal ödemeler, vatandaşın hastane ve ilaç ücretleri ile işsizlik ödeneği kalıyor. Bunların da toplamı 2.477 Trilyon Dolar (2477 Milyar Dolar)

 

2023 yılında ABD Hükümeti Bütçesinde öngörülen açık 26.4 Trilyon Dolar (26400 Milyar Dolar). Dünya mal üretimi değerinin yüzde 25’i.

 

Bu açığın kapatılması olanaksız. Üstelik ABD’nin yaz başında Kredi Değerlendirme kuruluşları tarafından kredi güvenilirliği AAA’dan bir aşağı indirildi.

 

Bay Mason durumu bu şekilde özetlerken sonuç olarak da, “ABD harcadığı her doları ülke dışından borç olarak alıyor. Geri ödemesi olanaksız. ABD Devleti ise resmen batmış durumda ve uzatmaları oynuyor” diyor 2013 bütçesi üzerinde yaptığı çalışmada.

 

Durum bu kadar vahim ABD için.

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.ataatun.com

21 Kasım 2012

20 Kasım 2012
ABD İflasın Eşiğinde için yorumlar kapalı
Okunma 113
bosluk
  • Sayfa 1 ile 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • >
Prof. Dr. Ata ATUN Makaleleri, Özgeçmişi, Yazıları Son Yazılar FriendFeed
Samtay Vakfı
kıbrıs haberleri
kibris 1974
atun ltd

Gallery

Şehitlerimiz-1 kktc-tc-bayrak- kktc-tc-bayrak kktc-tc-bayrak-2 kktc-tc-bayrak-3 kktc-tc-bayrak-4

Arşivler

Son Yorumlar